Bir insan ömrünü neye vermeli: Hasret Gültekin
Her 2 Temmuz’da bir kez daha ölürüm.
O ilk ölümüm, o sabah televizyon ekranının karşısında başladı. Kaç saat sürdüğünü bugün de bilmiyorum. Belki de hiç bitmedi.
O günden beri her 2 Temmuz’da içimde yeniden tutuşan bir şeyler var.
Yirmi bir yaşındaydım, akranıydım Hasret’in. Ankara’daydım. Gözlerim ekrana kilitlenmişti. Kalbim ateşin içindeydi. Aklım durmuştu. Sadece yanan bir kalple nefes alıyordum: Bu devleti asla affetmeyeceğim!
Çünkü Madımak’ta yanan yalnızca insanlar değildi. Türkülerdi. Stranlardı. Şiirlerdi. Halaydı. Semahtı...
Birlikte yaşama umuduydu. Bu ülkenin en güzel seslerinden biri olan Hasret Gültekin’in bağlamasıydı.
Behçet Aysan dizelerindeki;
“Bahar mührünü vurmuş leylaklar
açmış, uzansam bir kiraz dalı
içimde koşup duruyor bir maral
gelincik tarlaları çığlık çığlığa
oralardan geldim baş eğmeden,” diyen insanlığın ortak vicdanıydı.
Hasret’in sesi bu sabah yine aynı soruyu bırakıyor önüme; Bir insan ömrünü neye vermeli? Cevabı Metin Altınok’un dizelerinde saklı olan:
“Bu yaşıma geldim içimde bir çocuk hala
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor azar azar zamanla.”
Hakikati ve insanca yaşayabilme inadını alevlere attılar o gün.
1 Mayıs’ta hayata merhaba diyen Hasret, yaşamını türkülere ve yasaklı dilindeki stranlara verdi:
Ama o türküler, stranlar yalnızca ezgi değildi; Koçgiri’nin hafızasıydı, Kürt olmanın, Alevi olmanın, öteki sayılmanın acısını ve direncini taşıyan bir dildi. Ezilenlerin, emekçilerin, dışlananların sesiydi. Bu yüzden onu susturabileceklerini sandılar.
Oysa bazı sesler bedenlerinden daha uzun yaşar, Hasret hep 22 yaşında.
Ben daha on dört yaşındayken onun ezgileri hayatıma dokunmuştu. Karşı yakaya geçmeye çağıran sesi, akşamın hüznünü umuda dönüştüren melodileri, sevdayı da mücadeleyi de aynı yürekte buluşturuyordu. Sonra öğrendim ki gerçekten büyük sanat, insanı yalnızca duygulandıran değil; onu değiştiren sanattır.
Madımak’ta ateşe verilen şey tam da buydu.
Çünkü türküler, şiirler, stranlar korkunun karşısında hafızayı büyütür.
Şiirler küle dönüşmez.
Bağlamanın telleri yanmaz.
Ve hakikat, ne kadar örtülmek istenirse istensin, bir gün mutlaka yeniden dile gelir.
Hasret’in dizelerinde geçen o çetin soru bugün de önümde duruyor sürgün zamanlarında: Bir insan ömrünü neye vermeli? Köklerine inmeye mi, yoksa rüzgârın önünde savrulan yaprak olmaya mı? Kolay olana mı, doğru olana mı? Susmaya mı, konuşmaya mı?
Ben cevabımı o gün verdim.
Yirmi bir yaşında, bir televizyon ekranının karşısında, çaresizce yükselen alevleri izlerken...
Ve her 2 Temmuz’da aynı cevabı yeniden veriyorum.
İnsan ömrünü Hasret’e, Altınok’a, Aysan’a, Akarsu’ya vermeli.
Barışa vermeli.
Hakikate vermeli.
Bir daha hiçbir sözün, sesin, avazın ateşte susmaması için vermeli.
Hasret...
Her 2 Temmuz’da içimizde yeniden yanıyorsun.
Hasan Hüseyin Kormazgil’den sana, senden bize kalan hakikatle devam ediyoruz:
“...
hor baktık mı karıncaya?
kırdık mı kanadını serçenin?
vurduk mu karacanın yavrusunu?
ya nasıl kıyarız insana?
...
kanadık toprak olduk
çekildik, bayrak olduk
döküldük, yaprak olduk
geldik bugüne
ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne
ekilir ekin geliriz
ezilir, un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu?”
Bu sabah aile iletişim portalına; “Bir Hasret gittik, bin Hasret geldik” diye bir satır düşen Hivda Hasret’im gibi binlerce yeni filizler, sizin de doğum gününüz kutlu olsun.
(EJA/VC)