Adı Kürt siyasetinin başaktörü olan bir şehirde, siyasetten azade diğer tüm işler zamanın dişli çarkları arasında sahiden çok zorlanıyor. Bu durum sanırım siyaset dışı bütün alanlar için maalesef artık sürpriz deği.
O denli güçlü bir pozisyon ki; alanınızda istediğiniz kadar başarılı olun fark etmiyor. Hayat sizi ya siyasetin tam göbeğine taşıyıp siyasetin içinde kurumsal veya bireysel bir aktör olarak sıradanlaştırıyor. Ya da, siyasetin hegemonik alanı dışında kalmaya niyetliyseniz, ulusal ya da yerel muktedir siyaset sizi görmemeyi tercih edip mecbur kalmadıkça yok sayabiliyor.
Şehirde yani Diyarbakır’da 15 yıldır (2011’den bu yana) iftihar vesilesi bir orkestra var. Bir süredir sadece konu başlıklı performanslar üzerinden kendilerini ifade ediyorlar.
Adı “Tigris Senfoni Orkestrası”. Adını kentin yanıbaşındaki nehir ve “içinden nehir geçen şehirlere” en nadide örnek olan kadim ve kutsal Dicle nehrinden alıyor…
Tigris Orkestrası, Diyarbakır’ın kültürel hafızasından beslenmeyi hedefleyerek, köklerini bu kadim Mezopotamya topraklarının çok sesli ruhundan alarak bir müzikal yolculuğa çıkma düşüyle 2011 yılında Diyarbakırlı profesyonel müzik eğitimi almış ve büyük çoğunluğu müzik öğretmeni olan bir grup sanatçı tarafından, Dr. Serhat Atalay öncülüğünde kuruluyor.
Tabii ki sanatsal-kültürel musiki eksenli boşluğu ya da eksiklik çerçeveli yetersizliği hissederek yola çıkıyorlar. Elbette şehrin geçmişinde 1800’lerin sonu ile 1900’lerin başında Ermeni Hınçak ve Taşnak örgütlerinin iki büyük orkestrasının da olduğunu bilerek (mi). Ve yine şehrin çok kimlikli / kültürlü yapısının bir nişanesi olarak bir çok evde piyanonun olduğu ve kadınların haylisinin de ut çaldığı kayıtlarda mevcut olduğunu da bilerek (mi).
İşte şehirde yaylı çalgılar orkestrasının eksikliğini hisseden bu ekip, önce bir “oda orkestrası” olarak çok sesli müziği Diyarbakır halkıyla buluşturma hayaliyle bir araya gelir. Sonra da bu hayali kararlılıkla gerçeğe dönüştürmenin adımını atarlar.
Zaman içinde Tigris Orkestrası, sadece sahnede değil, önüne koyduğu hedefler anlamında da büyür; oda müziği formundan senfoni orkestrasına evrilerek önemli bir dönüşüm yaşar. Bu dönüşüm ve gelişim sürecinde birçok değerli sanatçıyla aynı sahneyi paylaşır, farklı müzikal anlayışları kendi potalarında harmanlayarak özgün bir kimlik oluşturur.
Orkestra, kendi düzenlemelerini de artık üretebilen, müziği yeniden yorumlayan ve bulunduğu coğrafyanın ses renklerini evrensel bir dile dönüştüren bir üretim alanına dönüşür.
2019 yılı, Tigris Orkestrası için kurumsal yapılanma adına önemli bir eşik olur. Bu dönemde kendisi de resim sanatçısı olan ve şehre bir de profesyonel sanat galerisi kazandıran Rıdvan Kuday’ın da yapıya dahil olmasıyla birlikte, orkestra daha sistemli ve sürdürülebilir bir işleyiş modeline yönelir. Artık proje geliştirme, organizasyon ve iletişim süreçlerinde daha bütüncül bir yaklaşım süreci başlar yolculuklarında.
Geçtiğimiz hafta sonu Büyükşehir Belediyesinin ÇandAmed / Sezai Karakoç kültür merkezinin 1700 kişilik salonu merdiven boşlukları dahil hepsi de biletli seyircilerle doluydu. Suavi ve üç konuk sanatçının da katılımıyla 55 kişilik Tigris Senfoni Orkestrası sadece “Ahmet Kaya Şarkıları” için sahnedeydi. Zaman zaman seyircilerin de orkestranın birer parçasıymış gibi performanslarını izledim. O kemanların ve viyolonsellerin ortak yaylı ahengi salona egemen olduğu kısa anlarda gözlerimi kapayıp sadece dinledim.
Program sonrası orkestranın Genel koordinatörü Rıdvan Kuday ve Şefi Dr. Serhat Atalay’la sohbet ettim.
Tigris Orkestrası’nın en temel amacının; kentin ve bölgenin sicilinde yer almış farklı dil, kültür ve gelenekleri müzik aracılığıyla bir araya getirmenin ve bu çeşitliliği çok sesli müzik anlayışıyla yeniden inşa etmenin heyecanı ile yüklü olduklarını anlattılar.
Bölgenin zengin dil ve kültürel yapısını, yine kültürel mirasını sahneye taşırken; Türkçe, Kürtçe ve bölgede konuşulan diğer dillerde eserleri çok sesli düzenlemelerle icra ederek hem geçmişe saygı duruşunda bulunmak, hem de geleceğe kalıcı bir miras bırakmanın sanatçı sorumlulukları olduğunu da dilleri döndükçe anlattılar.
Gündelik hayatta kimi tanıdık ezgilerin Batı müziği teknikleriyle harmanlanarak dinleyiciye ulaştırılması yaklaşımları yerel ile evrensel arasında güçlü bir köprü kurma meramlarının altını da ısrarla çizdiler.
İtiraf edeyim ki Diyarbakır’ın Tigris Senfoni Orkestrasını o devasa sahnede izlerken gurur duymadım desem kendime haksızlık etmiş olurum. Sonuçta Orkestrasyon çerçeveli musiki dediğimiz mevzuu sadece notaların bir araya gelişi değil, bir kentin bir coğrafyanın hikâyesini de anlatma biçimi değil mi?
Belki de amaç şehirde orkestra müziğini elit bir alan olmaktan çıkarıp halkla buluşturmak, herkesin kendinden bir parça bulabileceği bir sanat dili yaratmak olmalı sanki!
Bunu Tigris Orkestrası başarır / becerir mi? Valla ne diyeyim ki; bence bir başına ve kurumsal kimlikleri hatta prova mekanları bile olmadan yersiz/yurtsuzluklarıyla başarmışlar, kutlamak gerek. Diyarbakır sahnesindeki görünürlükleri sanırım bunun somut tezahürüydü.
Peki bu yazıyı bağlarken biraz da zülfü-ü yare dokunmak gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Kentin üç önemli kurumu Valilik, Büyükşehir Belediyesi ve Dicle Üniversitesinin devasa salonları var. Hiç bir şey beklemeden Tigris Senfoni Orkestrası’na kapılarını ardına kadar açmalılar. Bu orkestra ile protokol yapıp dünyanın her bir yerine taşımalılar. Taşımada aracı olmalılar.
Ve bu orkestranın; Borusan Flarmoni Orkestrası, Berlin- Köln flarmoni orkestraları, Londra-Chicago Senfoni orkestraları gibi şehrin kadim “Tigris” adıyla müsemma orkestrasının adına, kendine ve şehrine yakışır bir yerinin / mekânının da olması gerekmiyor mu?
Son iki paragraf bu yazının muhatabı adlarını yazdığım kentin üç kurumudur. Vali, Belediye Eş Başkanları ve Rektör ortak bir kararla pekala şehre yakışan bu sahiplenmeyi yapabilirler/yapmalılar da.
(ŞD/NÖ)







