Meğerse sahipsizmiş memleket!
Farkındayım, başlık bir miktar provokatif oldu. Ama bu ifade maalesef herkesin dilinde pelesenk. En çok da bu ara kimin ağzını açsan, dinlemeye kalksan; dert anlatarak, “Ne olacak bu hâl! Memleket sahipsiz kardeşim.” diyor…
Dokuz günlük Kurban Bayramı tatili süresi tek değil! Bir hafta öncesini de artı olarak üzerine eklersek, 15 günü bulmuş oldu şehrin kadim mekânlarının insan eliyle taammüden cinayete kurban gidiş hâl ü ahvali…
Geçtiğimiz hafta başı Güneydoğu Ekspres gazetesine yukarıdaki paragraf eksenli bir yazı yazdım. Yazı yayımlandıktan sonra çokça geri dönüş oldu. Ezici çoğunluk olumluydu ve tez vakitte yetki ve sorumluluk sahibi olan şahsiyet ve kurumların olaya el koyarak müdahil olmaları gerektiği konusunda âdeta hemfikir olduklarını ifade ettiler.
Kentin birçok yerinde kamunun ortak kullanımına ait alanların; cadde, sokak, meydan, park, kaldırım gibi yerlerin artık alenen ve kendilerine aitmiş gibi işgallerinden; ben tarihî ve kültürel mirasa ait olması nedeniyle odağa sadece Suriçi’ni almıştım.
Doğrusu, işin görünür ve yansıyan yüzüne projektörü tutmuşken; yukarıda andığım yazıyı okuyan ve sahada iş yeri olan kimi şahsiyetler, kamuoyunun bilmediği kimi durumları da sözlü olarak itiraf ettiler.
Evet, meselenin bir yanı artık neredeyse her birinin yeri her akşamüzeri sabitleşen seyyar satıcılarsa, öbür yönü de iş yeri sahipleri elbette.
Gün boyu iş yerinin önündeki kaldırımın en az üçte birini, kimileri yarısını, işgal ederken; akşam saatlerinde de iş yerini kapadıktan sonra seyyar satıcılara uzatma kablosu ile elektrik veren, hatta gece boyunca iş yerinin önündeki kaldırımı kiraya verenlerin olduğunu anlattılar.
Yani mesele bu denli vahim. Öylesine yerleşik, artık sabitleşen bir seyyarlık var ki! Kimi iş yerleri de “seyyar gelmesin” diye kendi işgalini mazur görüp göstermeyi hak gören bir pozisyonda.
Ve işin tuhaf tarafı, bütün bu kent adına kötü ve olumsuz görüntü, kenti yönetme sorumluluğunu üstlenen atanmış ve seçilmiş şahsiyet ve kurumların gözleri önünde vuku buluyor.
Arada bir kadim Suriçi’nin ana caddesinde görünen yetkili ve sorumlu şahsiyetler, ne hikmetse ellerinde kahve cezvesi ve tek kullanımlık karton bardaklardaki kahve ikramı yaparak kaldırım üzerinde yol kesen çığırtkan satıcının ikramına da sempatiyle yaklaşabiliyor. Ya da kaldırım üzerinde halka tatlı veya Lübnan künefesi, hatta şırdan yapıp satana şöyle bir bakıp selamı da ihmal etmeden geçerek yoluna devam ediyor.
Maalesef ve de üzülerek; 2015, 3 Temmuz’undan bu yana on bir yıldır UNESCO’nun tarihî ve kültürel miras kalıcı listesine dâhil edilen Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri ile ünlenen şehr-i kadim, evet, bu durumda.
Elbette Surlar ve Hevsel derken tabii ki bunu komple bir alan yapısallığı ekseninde düşünmek gerek. Hevsel Bahçeleri’ni nasıl kutsiyeti olan Dicle Nehri ve On Gözlü Köprü’den ayrı düşünemezsek, kadim surları da Suriçi’ndeki caddesi, sokağı ve tarihî mekânlarından ayrı düşünmemek gerekiyor.
Israrla ve altını çizerek ifade etmek gerekir ki şehri yöneten kurumlar arasında bir yönetim krizi ve boşluğu olduğunun artık herkes farkında. O denli farkında ki bu durum artık basına, sosyal medyaya da görsel videolarıyla yansıdı. Turizm Bakanlığınca kiraya verilen kimi sur burçlarında yapılan usulsüzlüklerin ve ruhsatsız işletmelerin durumu bizzat belediye başkanı tarafından itiraf edilerek kurumsal iş birliklerinin altı çizildi.
“Kent bahçesi” olarak dizayn edilen Surların doğu yakası, güneyden kuzeye doğru Mardinkapı’dan Dağkapı’ya kadar sur dış duvarları yönündeki yürüyüş güzergâhı üzeri, her elli, yüz metrede bir seyyar ama artık sabit çay-kahve satıcılarınca işgal altında. Kimi yerlerdeki sur duvarlarının dibi de mekâna dönüşmüş. Şimdi birileri çıkıp sormaz mı: “E, madem bu işgalcilere göz yumacaktınız ise biz oralarda iki göz odada barınıyorduk, niye elimizden alıp yıktınız?” diye!
Kentin merkezi ve çeperleriyle bir bütün olarak insanlığın geleceğe kalacak tarihî-kültürel miras olduğu gerçekliğinin farkında olunarak, bütünsel planlamayı yapmak gerektiği noktasında hemfikir olunmasının altını galiba kalın kalemle çizmeli.
Bu konuda iş yerleri üyeleri olduğu için TSO ve DESOB, yani ticaret ve esnaf odaları başta olmak üzere 113 katılımcısı olan Diyarbakır Kent Platformu’na da sorumluluk ve görev düşüyor. Her fırsatta basın açıklaması yapan, şehrin neredeyse bütün sivil bileşenlerinin üyesi olduğu “Kent Platformu” bu konuda neden suskun kalıyor, anlamış değilim. Yoksa sorunu müdahil olacak kadar yeterince önemli görmüyor mu?
Doğrusu, valiliği ve belediyeleri sorumlu ve yetki sahibi kurumlar olarak birlikte davranıp kentin bu can alıcı sorununu çözmeye davet ederken, günümüzde artık hayli yaptırım gücü olduğuna inanılan ve öyle de olan sivil toplum kuruluşlarının oluşturdukları yapıların da bu gibi can alıcı durumlarda kararlı desteği şart ve olmazsa olmaz…
Bu yapılmazsa vallahi şehir zaten pejmürde rantiyenin elinde PÂYMAL olmuş durumda. El atılmazsa geri dönülmez bir rotaya girer ve mafyatik bir kaosa teslim olunur. Ki bunun ipuçları da kendini hissettiriyor zaten…
Bizler galiba kadim zamanlardan bize miras kalan ve göz ışığımız, ana rahmimiz misali korumamız gereken şehrin zarafetini yitirmeyi moderniteye peşkeş çektik. Geleneği yok sayan modernitenin hiçbir gelecek vaat edeceği yok maalesef.
Bu sebeple zarafet güzeldir ey ahali! Hele hele toplu yaşam alanını seçmiş ve orada yaşayıp yaşlanmaya karar vermiş, bir de “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusunu her daim kendinize rehber edinmiş iseniz eğer…
(ŞD/NÖ)