Sanatçı Rewşan, önümüzdeki günlerde İstanbul, Hamburg, Paris ve Antalya’da dinleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.
13 Haziran'da Avcılar Dreampark Açıkhava’da, 11 Nisan’da Hamburg Kampnagel’de, 18 Nisan’da Paris La Merberie’de ve 22 Nisan’da Antalya Atatürk Kültür Merkezi’nde ve 6 Mayıs'ta İzmir'de sahne alacak olan Rewşan ve müzisyen Hakan Gürbüz ile Kadıköy’de bir araya geldik.
Hem yaklaşan konserlerini hem son albümünü hem de müzikal yolculuğunu konuştuk.
Son albümünle birlikte bir kırılma yaşandığınızı hissediyor musunuz? “Hınar” sizin için nasıl bir yerde duruyor?
Evet, çok net bir kırılma var. Çünkü bu albüm baştan sona bir beste albümü. Dokuz şarkıdan oluşuyor ve sözlerin tamamı bana ait. Bestelerin de büyük bölümü benim. Bu, benim için çok başka bir alan açtı.
Daha önce derleme eserlerle, geleneksel formlarla, başka müzikal hafızalardan beslenerek yaptığım işler vardı ama burada ilk kez bu kadar doğrudan kendi iç sesimi, kendi dünyamı, kendi şiirimi ortaya koyabildim.
İlk albümle bu albüm arasında çok büyük farklar var. İlk albüm biraz daha yolun başındaki bir insanın, daha sınırlı imkânlarla, kendi kararıyla ve kendi idrakiyle oluşturduğu bir dünyaydı. Ev kayıtlarından oluşan, daha yalnız bir üretim sürecinin sonucuydu. Bu albüm ise çok daha kolektif, çok daha cesur, çok daha açık bir deneme alanı sundu bana. Burada hem müzikal anlamda hem de söz dünyası anlamında daha özgür hissettim kendimi.
Bir de şu var: Geleneksel eserlerle çalışırken ister istemez daha dikkatli, daha nazik olmak istiyorsun. Çünkü ortada ortak bir hafıza var. Ama beste yaptığında başka bir özgürlük alanı açılıyor. Kimseye hesap vermek zorunda hissetmiyorsun kendini. Tam da bu yüzden burada hem sound olarak hem de ifade biçimi olarak bambaşka şeyleri deneme imkânımız oldu.
“Kadın kimliğimden besleniyorum”

Albümde sözler çok güçlü. Şarkı sözü yazarlığını nasıl tarif ediyorsunuz?
Benim için şarkı sözü yazarlığı şiir ve edebiyatla çok iç içe bir şey. Yani sadece bir duyguyu cümleye dökmekten ibaret değil. Kendi dünyanı, yaşam pratiklerini, bakış açını, yaralarını, neşeni, öfkeni, yalnızlığını daha yoğun, daha damıtılmış, daha konsantre bir dille anlatmak zorundasın.
Şarkı sözünde gündelik dili de kullanabilirsin, çok lirik bir dili de kullanabilirsin, daha sert ya da daha yalın bir yerden de konuşabilirsin. Ama en nihayetinde dinleyicinin gönlünü titretmen gerekir. O sözün bir yere değmesi gerekir.
Ben bunu daha yeni yeni daha derinden deneyimliyorum aslında. Çünkü dönüp baktığımda bir söz gerçekten tamamlandı mı, o şiir gerçekten bitti mi, hâlâ bir yerini değiştirmek istiyor muyum diye uzun uzun düşünüyorum.
Eğer değiştirilecek bir yer varsa benim için o metin henüz tamamlanmamıştır. O yüzden bazı şarkı sözleri yıllar aldı. Hatta bazıları hayatımın çok başka dönemlerinde yazıldı. Sonra dönüp başka bir zamanda tekrar baktım, yeniden işledim, yeniden düşündüm.
Peki nerelerden besleniyorsunuz?
Elbette kadın kimliğimden, Kürt kimliğimden, kentte yaşayan bir kadın olmanın getirdiği sıkışmalardan, yalnızlıklardan, göç hikâyemden, aile hikâyemden, müzikal yolculuğumdan, içimde taşıdığım çaresizliklerden, özlemlerden besleniyorum. Ama bence en önemli mesele şu: Bütün bunları Kürtçe ifade edebilmek. Çünkü benim ana dilim Türkçe değil. Benim ikinci dilim Türkçe. Dolayısıyla dünyayı ilk duyduğum, ilk hissettiğim yer Kürtçe. Kendi ana dilimde şiir yazabilmek, şarkı sözü yazabilmek benim için çok kıymetli.
“Dil zihinsel haritalarımızı da belirliyor”

Kürtçe yazmak sizin için yalnızca dilsel değil, aynı zamanda politik ve kültürel bir tercih mi?
Kesinlikle öyle. Çünkü asimilasyon politikalarının bu kadar yoğun olduğu bir coğrafyada büyümüş biri için kendi dilinde üretmek başlı başına çok önemli. Kürtçe konuşuyor olmak başka bir şey, Kürtçe düşünmek başka bir şey, Kürtçe edebi bir eser vermek bambaşka bir şey. Bu, çok ciddi bir zihinsel ve kültürel alan açıyor. Bir duyguyu Kürtçe ifade edebilmek, onu Kürtçenin imkânlarıyla derinleştirebilmek, Kürtçe bir şiir kurabilmek benim için çok temel.
Dil sadece iletişim aracı değil çünkü. Zihinsel haritalarımızı belirleyen şeylerden biri. Türkçenin bu kadar gelişmiş bir edebiyat ve çeviri dünyası var. Romanlar, şiirler, dünya edebiyatı, düşünce metinleri yıllarca Türkçeye çevrilmiş. Bu da o dili sürekli beslemiş. Kürtçe için aynı olanaklar tarihsel olarak daha sınırlı oldu. Dolayısıyla kendi dilinde düşünmek, kendi dilinde edebiyat kurmak, o dili üretimle büyütmek ayrıca önemli hale geliyor. Benim için de bu albüm biraz böyle bir yerden çıktı.
Albümde kadınlık hâline özel bir alan olduğu çok hissediliyor…
Çünkü bu albüm bir kadın tarafından yazıldı. Bir kadın müzisyenin kaleme aldığı bir edebiyattan oluşuyor. O yüzden bir kadının dünyası, acıları, hayalleri, kırgınlıkları, ihaneti, yalnızlığı, uğradığı tahakküm, sistemin ona yönelttiği dil ve bütün bunlara karşı geliştirdiği iç ses çok doğal biçimde bu sözlerin içine sızıyor.
Ben kendimi bir erkeğin beni tarif etmesi üzerinden kurmadım. Kendi duyduğumu, kendi yaşadığımı, kendi bakışımı bir kadın olarak nasıl ifade edebilirim diye düşündüm. Dolayısıyla bir kadın diliyle kurulmuş bir dünya var orada. Bunu bazen doğrudan hissediyorsun, bazen bir metaforun içinde, bazen bir imgenin içinde, bazen de çok içten gelen bir itirazın içinde hissediyorsun.
“İçimizde çok katman var”

“Hınar” adını neden seçtiniz? Nar imgesi sizin için ne ifade ediyor?
Nar benim dünyamda çok güçlü bir imge. Çok bereketli bir şey çağrıştırıyor bana. Dışarıdan baktığında tek bir meyve gibi görünüyor ama içini açtığında bambaşka parçalarla karşılaşıyorsun. Her biri ayrı, her biri kendi içinde başka bir renk, başka bir tat, ama bir araya geldiklerinde tam bir bütün oluyorlar. Ben bu albümü de biraz böyle hissediyorum.
Dokuz şarkı var ve her biri başka bir duyguyu taşıyor. Birinde kadınlık hikâyesi var, birinde çaresizlik, birinde yalnızlık, birinde direnme, birinde aşk, birinde keder. Yani insan dediğimiz şey zaten tek bir duygu değil ki. Hepimiz çok sayıda duygunun toplamıyız. Dışarıdan bakıldığında bir gibi görünürüz ama içimizde çok sayıda katman vardır. Nar da biraz bunu çağrıştırıyor bana. O yüzden ismi çok içime sindi.
Bir de ilk birlikte yaptığımız albümün adı “Tov”du, yani tohum. Bu albüm biraz o tohumun büyümesi, meyve vermesi, bereketlenmesi gibi. O yüzden “Henar” ismi bize çok doğru geldi.
“Albüm bir dünya kuruyor”

Plak basmanız da önemliydi. Bunun özel bir anlamı var mıydı?
Vardı tabii. Çünkü bu albümü biraz taçlandırmak, kalıcılaştırmak istedik. Fiziksel olarak elde tutulabilen, sonraki kuşaklara bırakılabilen bir şey olsun istedik. Plak bu anlamda çok özel bir nesne. İyi bakıldığında çok uzun yıllar yaşayabiliyor. Yani yalnızca bir müzik taşıyıcısı değil, aynı zamanda kültürel hafıza nesnesi.
Bir de bu albümün son on yılda basılmış ilk Kürtçe plak olması bizim için ayrıca kıymetliydi. Kürtçe müziğin bu kadar güçlü bir tarihi varken plaktaki boşluğu düşününce bu da ayrı bir anlam kazandı. O yüzden hiç tereddüt etmedik. Zaten beste albümüydü, o yüzden plak olarak da basılması gerektiğini düşündük.
Bugün pek çok sanatçı tekli yayımlıyor. Siz hâlâ albüm yapmayı önemsiyorsun. Neden?
Çünkü albüm bir dünya kuruyor. Tek bir şarkı değil, baştan sona bir düşünce, bir his, bir yolculuk yaratıyor. Dinleyiciyle daha derin bir ilişki kuruyor. Eskiden bir albüm alınırdı, baştan sona dinlenirdi, hangi şarkıdan sonra hangisinin geldiği ezberlenirdi, kitapçığı incelenirdi, sözleri okunurdu, kim çalmış, kim yazmış, hangi hikâyeden çıkmış konuşulurdu. Albümün kendisi başlı başına bir edebiyat alanıydı.
Bugün elbette koşullar değişti. Ekonomik nedenler var, tüketim alışkanlıkları değişti, her şey çok hızlandı. Birçok insan tekli yayımlamayı tercih ediyor ve bunun anlaşılır yanları da var. Ama ben hâlâ albümün çok başka bir derinlik sunduğunu düşünüyorum. Çünkü orada hem müzikal hem duygusal hem düşünsel olarak daha büyük bir dünya inşa ediyorsun.
Tabii burada tekli yayımlayanları küçümseyen bir yerden konuşmuyorum. Çünkü bazen ilk adımlar da öyle atılıyor, bazen bir işbirliği için tek şarkı daha doğru oluyor. Ama benim kendi yaratım dünyamda albüm hâlâ çok merkezi bir yerde duruyor.
Bu kadar emek isteyen bir üretim sürecinde sizi ayakta tutan şey ne oluyor?
Sanırım samimiyet ve dürüstlük. Yani ürettiğim şeye gerçekten inanıyorsam, o sözün içinde gerçekten yaşıyorsam, o müziğin içinde gerçekten nefes alıyorsam devam edebiliyorum. Çünkü bu iş dışarıdan göründüğü gibi değil. İnsanlar bazen sahnede gördükleri kısmı hayatın tamamı sanıyor. Işıklar, alkışlar, konserler… Oysa bu buzdağının görünen kısmı. Bunun arkasında çok büyük bir emek, çok büyük bir belirsizlik, çok büyük bir yorgunluk var.
Müzik yapan insanlar uzun yıllar çok zor koşullarda yaşıyor. Gerçekten aç kalınan dönemler oluyor. Uzun süre ne olacağını bilmeden yürüyorsun. Maaşlı, garantili bir hayata girmiyorsun. Sonucunda neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Buna rağmen bu yolu seçiyorsun. Çünkü başka türlü yapamıyorsun. Bu biraz aşk gibi, biraz da olma yolculuğu gibi. Sonucundan çok, yürüyüşün kendisiyle ilgili.
Albüme ve genel olarak albümlerinize dair ne söylemek istersiniz?
Umarım merak ederler. Albümü dinlerler, sözlerine bakarlar, edebiyatına yaklaşırlar. Bir gönle değer mi, değmez mi, buna kendi içlerinden karar verirler. Benim en büyük isteğim bu. Ama onun yanında şunu da çok önemsiyorum: İnsanlar birbirini zannetmesin. Birbirimiz hakkında çok kolay hüküm kuruyoruz. Çok kolay “sen şöylesin”, “sen böylesin” diyebiliyoruz. Oysa bir insanı gerçekten bilmek çok zor.
Benim için saygılı ve ölçülü olmak çok kıymetli. Merak ederek yaklaşmak çok kıymetli. Birine “sen böylesin” demek yerine “seni merak ediyorum” diyebilmek çok kıymetli. Bence hem sanatla hem insanlarla kurduğumuz ilişkiyi değiştirecek olan şey bu. Daha sabırlı, daha merhametli, daha şefkatli bir dil kurabilirsek belki hem birbirimizi hem de yapılan işi daha iyi anlayabiliriz.
(EMK/AB)







