"Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var
Gazeteci-yazar Serdar Korucu, 17’nci kitabı “Biz Bu Topraklara Aitiz” ile bu kez Türkiye’nin en kadim halklarından biri olan Süryani toplumunun hafızasına, acılarına ve direncine odaklanıyor.
Yıllardır azınlıklar, toplumsal hafıza ve yüzleşme meseleleri üzerine çalışan Korucu, bu kitabında tanıklıkları kayıt altına alıyor.
Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da yaptığı görüşmelerle şekillenen çalışma, faili meçhul cinayetlerden zorunlu göçlere, kayıp yakınlarının bitmeyen bekleyişinden aidiyet duygusuna kadar geniş bir hafıza atlası sunuyor.
Korucu’ya göre bugün hâlâ sorulması gereken temel soru şu: “Sahi Süryanilere ne oldu?” Çünkü ona göre mesele geçmişte yaşananlarla sınırlı değil, travmalar, ayrımcılık ve yalnız bırakılmışlık hissi hâlâ devam ediyor.
“Diril Ailesi’nin derdi hepimizin derdi olmalı”
“Biz Bu Topraklara Aitiz” oldukça dikkat çekici bir isim. Kitabın adı nasıl ortaya çıktı, sizin için neyi temsil ediyor?
Bu söz Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’ye ait. Ama bu ifade yalnız kendisinin değil, kitapta yer alan Süryani toplumunun neredeyse tüm bireylerinin ortak görüşü.
Diğer söyleşilerin içinde de farklı kelimelerle aynı mesajın tekrar tekrar verildiğini görmek mümkün. Aidiyet duygusunun geçmişe dair bir nostalji olarak kalmadığını, yaşanan her şeye rağmen, köklere, toprağa dönme ve orada yaşama iradesinin de göstergesi. Süryani toplumunun binlerce yıldır yaşadıkları bu topraklarda şiddet dalgalarına rağmen kalmaya çalışmasını, direncini yansıtıyor.
Süryani toplumunun yaşadıklarını araştırırken sizi en çok sarsan tanıklık hangisiydi?
Kitapta elbette tüm anlatılar çok önemli ve değerli ama beş ismin tanıklığı beni hem çok sarstı hem de kitabın ana hattını oluşturdu. Onlardan biri, çocuk yaşında okulda duyduğu bir mayın patlaması sesi ardından babası Hanna Aydın’ı kaybettiğini öğrenen Yusuf Aydın. Bugün kendisi İsveç Parlamentosunda milletvekili…
Bir başka isim Robert Tutuş. O da babasını kaybetmişti. Şükrü Tutuş. “Artık buralar çok kötü oldu, yarın çıkacağım. Durum düzelene kadar İstanbul’da kalacağım” demiş oğluyla son konuşmalarında. Ve bugün Robert Tutuş, “Ben babamın katillerinin nerede olduğunu, kim olduğunu bilmek istiyorum ama nafile!” diyor. Kitapta iki kardeş, Süleyman Akgüç ve Dikran Ego da en zor anlatılarını paylaştı.
Köyüne döndükten sonra kurşunların hedefi olan babaları, 92 yaşındaki Gevriye Akgüç’ü anlattılar. “Haberi aldığım günü hatırlamak bile istemiyorum” diye başladı sözlerine Süleyman Akgüç. “Bu yaştaki bir adamın, babamın suçu ne, günahı ne? Nasıl böyle bir insan kendi evinde bu şekilde katledilebilir?” diye sordu. Gevriye Akgüç için hukuk süreci devam ediyor. Ve bir başka dava: Diril ailesi… Biliyorsunuz Şimuni Diril’in cansız bedeni oğlu Kemal tarafından bulunmuştu.
Gülcan Diril, “Abim diyor ki ‘Ben o anda nasıl ölmedim, bilmiyorum. Yerimde bir başkası olsa dağa çıkar kendini atardı.” Bu anlatı o kadar zor ki… “Köye neşe içinde, sağlıklı dönen annemin cenazesini bir siyah torbada, bir tabutta mı teslim alacaktım?” diye soruyor Gülcan Diril ve şöyle devam ediyor: “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var… Peki ya babam nerede? Bu soru bizleri çok yıpratıyor.” Diril ailesini yıpratan bu sorunun, hepimizin derdi olması, hepimizi yıpratması gerek.
Kitapta çok güçlü bir hafıza ve tanıklık duygusu var. Bu konuyu çalışmaya sizi ilk iten şey ne oldu?
Gilles Deleuze “Yazmak için daha iyi bir neden yoktur” ve ekler: “Utanç bana yazdırıyor, beni düşündürüyor.” Bu kitabı yazmaya yönelten duygunun utanç olduğunun altını çizmek isterim. Açık konuşmamız gerekirse bugün “Süryaniler” dediğinizde çoğunluğun aklına sadece yiyecek, içecek kültürü, mücevherat geliyor çünkü ne yazık ki bu kimlik Fanon üstünden okumamız gerekirse “egzotiklik arayışı” ile turizmin parçası yapıldı.
Evet, Süryani çöreği güzel, zanaatı dünyaca ünlü ama Süryanileri konuşacaksak önce başka sorular sormamız gerekmez mi?
Mesela Hürmüz Diril nerede? Cansız bedeni oğlu tarafından bulunan Şimuni Diril’i kim öldürdü? 92 yaşındaki bir aile büyüğüne, bir babaya, bir dedeye, Gevriye Akgüç’e kim kurşun sıktı ve fail nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya geziyor? Hepimizin bu soruları, kendi aile yakınlarımızın, kendi akrabalarımızın başına gelmiş gibi sorması gerekiyor.
Bu nedenlerle böyle bir çalışmayı uzun zamandır yapmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Cesaretsizliğimin nedeni şu, tek başıma yola çıkıp böyle bir kitabı tamamlamam imkansızdı.
Kitaba başlama fikri bir başka kitabın, geçtiğimiz 6-7 Eylül’ün yıl dönümünde yine istos’tan çıkarttığımız “Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu”nun tanıtım gününde doğdu. Kitabın danışmanı Laki Vingas ve editörüm Seçkin Erdi ile birlikte o toplantıda konuşurken, dinleyiciler arasında Süryani Vakıflarından iki temsilci Sait Susin ve Münir Üçkardeş de vardı.
Her ikisi farklı ifadelerle de olsa aynı sorunu işaret etti. Süryani toplumuna dair çalışmaların azlığı ve bu tür kitapların toplumları için de yapılması isteği.
Tam bu noktada hem Susin ve Üçkardeş’in hem de daha önce Süryani toplumuna dair yaptığım her çalışmada sınırsız desteğini sunmuş olan Kenan Gürdal’ın sayesinde bu kitap çalışmasına başladım. Bu kitabın oluşmasını önce kendilerine sonra anılarını paylaşmayı kabul eden tüm isimlere borçluyum.
Görüşmeleri Türkiye, İsveç, Belçika ve İspanya’da, farklı şehirlerde ve farklı dillerde gerçekleştirmişsiniz. Bu süreçte sizi en çok zorlayan şey neydi?
Kitabı hazırlarken şu sözü duydum: “Bunları kayda almakla ne değişecek? Neye yarayacak?” Halbuki Hrant Dink, Ermeni Soykırımı tartışmalarına şu cümleyle yanıt verirdi: “Her Ermeni bir belgedir.” Bu sözü Süryani toplumu için de söylemek mümkün.
Dink’in izinden giderek şunu söyleyebiliriz: “Her Süryani de bir belgedir.” Yakup Mirza, “Seyfo’yla biz bitirilmek istendik. O korku içimizde kaldı. Hâlâ tüm Süryanilerin içinde o korku var” diyor kitapta. Bu korkunun izleri tüm kitaba yansıyor.
Bu nedenle yaşananları sadece 1915 ile sınırlamamak gerek. Hem Sayfo anlayışı sürüyor, yok olduğunu söylemek zor hem de bıraktığı travma tüm nesilleri etkilemeye devam ediyor, bugüne taşınıyor.
Görüştüğünüz insanların ortak duygusu sizce neydi: Özlem mi, kırgınlık mı, aidiyet mi?
Dink suikastı sonrasında nasıl ki “1,5 milyon artı bir” hissi oluşmuşsa Süryani toplumu bunun benzerini defalarca yaşadı, yaşıyor. Diril ve Akgüç davaları en son örnekler… Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Seyfo’nun devamı...” sözü bunun bir yansıması.
Dikran Ego, bu sözünü de Sayfo’nun devamı demesini de şöyle açıklıyor: “Bunu yapmalarının amacı sadece babamı öldürmek değil. Bunu adamlar açıktan söylediler. ‘Sizi burada yaşatmayız. Bir tane kurşun sıkarız. Hepiniz kaçarsınız’ dediler. Onların amaçları çok net. Birisini öldürerek binlercesini kaçırtmak.” İşte bu cinayete rağmen, Süryaniler kitabın da adında yer aldığı gibi “Biz bu topraklara aitiz” hissiyle topraklarından kopmamaya çalışıyor.
Dikran Ego, babasının mahkemesinin yapılacağı günün bir öncesinin, kilisenin avlusundaki bir şölene denk geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İptal edelim mi, etmeyelim mi diye konuşurlarken onları özellikle destekledim.
‘Yapın’ dedim. Böyle bağıra çağıra o şöleni çok güzel yapalım. Yapalım ki bu katillerin, bu canilerin amacı buradan bizi kaçırmak. Fakat bizler geri dönüyoruz, hem de şölen yapıyoruz diye. Bir tepki amacıyla o şöleni yaptık.” Gülcan Diril ise bu süreçte yalnız bırakıldıklarını söylüyor, “Bizim cemaatlerimiz zaten küçük.
Herkesin bize destek olmasını bekledik” diyor. Ve yine kendisinin şu sözü çok çarpıcı: “Türkiye’de her mahallenin kendine ait acısı var. Her acının da kendi mahallesi var.” Bu bana İoanna Kuçuradi’nin “İnsanlık onuru sizin başınıza gelene değil, başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır” sözünü hatırlatıyor. Ben kendi adıma, Diril davası ya da Akgüç davasında, “insanlık onuru” için iyi bir sınav verdiğimi, ailelere destek olduğumu söyleyemiyorum.
Üstelik toplumun Süryanileri “yalnız bırakma” hali sadece davalarla da sınırlı değil. Son örneğini “Çok Güzel Hareketler Bunlar”da da gördük. Baştan sona toplum içindeki Hristiyanlığa dair yaygın tüm ayrımcı ifadelerin yan yana getirilmesinden ibaret bir skeç hazırlanmıştı. Ve ilk tepki kimden geldi? İstanbul Süryani Kadim Vakfı’ndan…
Bu bile aslında toplumun nasıl da mahallelere ayrıldığını göstermiyor mu? Listeyi uzatmak mümkün ama Kürtlerle ilgili bir hakarete Kürtlerin, Alevilere dair olana Alevilerin, kadınları hedef alanlara kadınların, LGBTİ’lere yönelik olanlara LGBTİ’lerin ses çıkarmak zorunda kalması gibi… Bu bizlerin Kuçuradi’nin altını çizdiği “insanlık onuru” için silkelenmemiz gerektiğini anlatmıyor mu?
Evet, İstanbul Süryani Kadim Vakfı’nın çağrısı duyuldu ve özür dilendi ama o mesaj bile sorunluydu. “Son bölümümüzdeki bir skecimizde, amacını aşan bir ifadeye yer verdiğimizi üzülerek fark ettik” deniliyordu.
Gerçek bu değil, skeç baştan sona ayrımcı ifadelerle örülüydü. İzleyenler başından sonuna büyük bir keyifle alkışlamış olsa da aynı metni elinize alın ve Hristiyanlara yönelik ifadeleri daha geniş bir başka toplum kesimi için yeniden yazın. Hiçbir dinin, halkın hiçbir kesiminin bu şekilde hakarete uğramaması, ayrımcı ifadelerle hedef alınmaması gerekir.
Üstüne üstlük skeç sonunda metni yazan, “Bariyerleri hep birlikte aşacağız” mesajı veriyordu. O bariyer de şu; evlenmek isteyen çiftten biri Müslüman, diğeri Hristiyan. Aileler de bu nedenle izdivaca karşı. “Mutlu son”da ne oluyor?
Hristiyan genç Müslümanlığı kabul ediyor. Bunun tersi olabilir miydi? Olamazdı değil mi? Öte yandan kitaptaki birçok isim, 1971’de Midyatlı bir Süryani erkeğin, Malatyalı Alevi bir baba ile Ermeni bir annenin kızıyla evlendiği için neler neler yaşandığını anlatmıştı. Daha yeni evli olan kadın, Midyat’ta, Müslüman nüfusun yaşadığı Estelliler tarafından alıkonuluyor ve çiftin bir araya gelmesi uzun zaman sonra gerçekleşiyor.
Ya da şöyle sormak gerek, aynı metin Türkiye’de çok daha büyük nüfuslara sahip olduğu için, daha keskin bir konu olan, Alevilik Sünnilik üstünden yazılabilir miydi? Yazılsa bile, tepki çektikten sonra böyle bir özürle geçiştirilebilir miydi? Sanmıyorum. Böyle olmaması da gerekiyor.
Kitap boyunca devlet politikalarının gündelik hayat üzerindeki etkisini görüyoruz. Sizce Türkiye kamuoyu Mardin’de, Midyat’ta, Adıyaman’da, Elazığ’da Süryani toplumunun yaşadıkları neden bilmiyor?
Ernest Renan, “Ulus nedir?” sorusuna yanıt ararken, “Ulusun özü tüm bireylerin ortak birçok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır... Tüm Fransız vatandaşları Aziz Berthelemy katliamını, XIII. yüzyılda Midi'deki katliamları unutmuş olmak zorundadır” der.
Bunu Türkiye örneğine uyarlayacak olursak bu, sadece soykırım tartışmaları için geçerli değil. Yani sadece 1915’e, Sayfo’ya değil. Sayfo’nun izlerini taşıyan şiddet sarmalı da buna dahil. “Unutuş”, 1980-1990’larda yaşanan ve “faili meçhul” denilen aslında faili belli olan cinayetleri konuşurken de geçerli. “Sahi Süryanilere ne oldu?” diye kaçımız sorduk, soruyoruz.
Yaklaşık 70 cinayet var. Yusuf Türker, tüm bu faili meçhul bırakılmış cinayetlerin bir “proje” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Burayı boşaltmak istediler. 80’lerden 90’lara kadar burada biz 600-700 aileydik. 90’lardan 98’lere kadar 70 aileye düştük.”
Ve bu saldırıların sadece o dönemde kalmadığının da altını çiziyor: “1998’de yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başladık. O dönem neler yapmadılar ki? (…) Mezarlıklarımızı kırıyorlardı. Mahvettiler. Ölülerin kemiklerini dışarı çıkarıyorlardı. Bu saldırıyı yaptıkları mezarlar da öldürülenlere aitti. Mezarda bile onlara rahat vermediler.” Bu sözleri duyduğum anda aklıma ilk gelen 6-7 Eylül oldu. 1955’te İstanbul’daki pogrom sırasında saldırganlar Şişli’deki Rum mezarlığını hedef almıştı.
O dönem Ekümenik Patrikhane’nin fotoğrafçısı olan Dimitrios Kalumenos, yakın zamanda gömülmüş olan bir cesedin mezarından çıkarılarak bıçaklandığını, başka mezarlardan kemiklerin çıkarıldığını hatta kafataslarına top muamelesi yapıldığını yazıyordu. Ve bu yaşananın sadece 1955’te kalmadığını da gördük. İşte Süryani mezarlarına yönelik saldırılardan sonra da biliyorsunuz 2017’de Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’daki cenaze töreni saldırıya uğramıştı.
Hatun Tuğluk’un bedeni gömüldüğü yerden çıkartılmış ve memleketi Dersim’de toprağa verilmişti. Aslında başlı başına sadece 1955, 1998, 2017’de verdiğim bu örnekler, bu yaşananlar bile şiddetin farklı dönemlerde farklı kesimleri nasıl hedef aldığını alabildiğini gösteriyor. Ve Ekümenik Patrik Bartholomeos’un de zikrettiği gibi, “Toplumun bir kesimi, nasıl olur da toplumun başka bir kesimini bu kadar düşman olarak algılama ve ona yapılacak her türlü zulmü hak olarak görme durumuna gelir. Dünü doğru tahlil ederek bunu anlayabilirsek, benzerlerinin gelecekte vuku bulmasını engelleyebiliriz” sözlerini haklı çıkarıyor.
Peki bir sonraki projeniz ne olacak?
Tam da bu konuya gelecektim. İstanbul, Ankara ve İzmir Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi ve Patrik Vekili Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin, Mor Efrem Süryani Ortodoks Kilisesi’nde yaptığımız ilk tanıtımda “Bu çalışmanın da devamını sabırsızlıkla bekliyoruz” demişti.
Kendisinin bu kıymetli mesajı ardından kilisede aklıma gelen ilk fikir, Süryani toplumunu hedef alan ve faili meçhul bırakılmış cinayetler oldu. Bu cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerle, her aileden bir kişiyle görüşmeyi, konuşmayı çok isterim. Bunu konuyu ilk olarak kitap etkinliği için Stockholm’den İstanbul’a gelmiş olan Dikran Ego’ya açtım. Kendisi de şimdiden desteğini esirgemedi.
Ne kadar teşekkür etsem az… Dilerim aileler de konuşmayı kabul eder. Çünkü seyidnenin, Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin’in kitap tanıtımında dediği gibi anlatılar sadece bu şekilde kalıcı oluyor, tarih oluyor, tarihe geçiyor…
(EMK)
ANKARA NOTLARI
19 Mart’ta gençler, bugün seçilmiş CHP yöneticileri aynı yolu gösterdi: Umut sokakta
BİANET, ANKARA'DAN BİLDİRİYOR
CHP Genel Merkezi’ne polis müdahalesi: Özel ve partililer binadan ayrıldı
ÖZEL'DEN İMAMOĞLU MESAJI: YANINDA DURDUĞUM İÇİN MAHÇUP OLMAYACAĞIM
Özel “uzlaşı” iddialarını reddetti, kurultay mesajı verdi
CHP’li Tanal'dan "mutlak butlan" kararını veren hakimlerin bilgisayarları incelensin talebi
Bilgi Üniversitesi öğrencileri kampüste sabahladı: Okulumuzu terk etmeyeceğiz