“Ev Yapımı Eylem” olur mu? Eğer işin içinde kadınlar varsa elbette olur. Hem de bir tiyatroya dönüşür, üstelik ev konforunda.
Geçen hafta sonu, (3 Mayıs Pazar) İstinye’de bir evde sahnelenen bir okuma tiyatrosuna davet edildiğimde aklımdan geçen tam da buydu.
Kayıplarını arayan ve faillerin yargılanması için her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri’ni izleyen üç kadın, onlardan esinlenerek kendi eylemlerini yapmaya karar veriyor. Evde!
Şunu baştan söylemek gerekiyor: Bu üç kadının ne ekonomik konumları ne de hayata bakışları Cumartesi Anneleri’yle pek örtüşüyor. Ancak tam da bu “alakası olmayan” halleriyle, zengin ya da yoksul fark etmeksizin kadın olmanın vicdanı nasıl harekete geçirdiğini görünür kılıyorlar.
Oyunun en dikkat çeken anlarından biri ise kadınların politik bilinç ile konfor arasındaki sıkışmışlığını açığa çıkaran repliklerde ortaya çıkıyor. “Velev ki politiğiz kimse bilmiyor ki” diyor kadınlardan biri, bir diğeri ise “Bir günde heval olsun demediniz, nankörler” sözleriyle hem sınıfsal mesafeyi hem de dayanışma dilini hicvediyor. “Ev tipi cezaevine hayır” ve “Beraber sıkılıyoruz biz bu evlerde” replikleri ise oyunun absürt mizahının altında büyüyen politik sıkışmışlık hissini izleyene hissettiriyor.
“Ev Yapımı Eylem” adlı absürt, feminist oyun okumasını Şenay Tanrıvermiş yaptı yönetmenliğini ise Pervin Bağdat yaptı. Oyuncular, Özlem Saraç, Bensu Orhunöz, Ayfer Dönmez.
Tanrıvermiş, “Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu” diyor, ekliyor: “Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım.”
Önce, Şenay Tanrıvermiş anlatıyor.
“Planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz”
Oyunda yüksek gelirli, konforlu hayatlar yaşayan üç kadının Cumartesi Anneleri’ne bakışını izliyoruz. Bu sınıfsal mesafeyi mizah üzerinden kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
Bu kadınların vicdan azaplarından dram çıkarsaydım, onları aklamış olacaktım ve buna hakkım yok tabii ki. Mizah, özellikle çuvaldızı kendine batırarak yapıldığında, hem daha dürüst hem de basit ve direkt olmana izin veriyor.
Bir de benim kalemim hep mizaha kayar zaten çünkü kendimi ‘uzman’ gibi kurulmuş yazarken yakaladığımda utanırım biraz.
Türkiye’de zorla kaybetmeler ve Cumartesi Anneleri gibi ağır bir hakikat söz konusuyken seyirciyi güldürmek sizin için ne kadar riskliydi? Yazarken “fazla hafifletme” korkusu yaşadınız mı?
Direkt ‘Cumartesi Anneleri’ hakikatini yazma cüreti gösterseydim, elbette çok büyük risk ve daha da önemlisi hadsizlik, haksızlık, hatta insanlık dışı olurdu.
Ben karşı kaldırımdan geçenlerin kaybettiği vicdanı yazmaya çalıştım. Tarifi imkânsız bir acı üzerine yapılan pek çok çalışmanın samimiyetine bile inanmıyorum. Bu trajedi üzerinden kendimizi sağaltma hakkımız da asla yok! Ama “ama nasıl bilerek yalnız bırakıyoruz, inkâr ediyoruz ve planlı bir sessizlikle geçiştiriyoruz” kısmında bir yüzleşme istedim.
“Kendilerinden kaçıyorlar”

Oyunda karakterlerin kimi cümlelerine gülerken aslında onların gerçekliğine de tanık oluyoruz. Sizce seyirci en çok neye gülüyor: karakterlerin ikiyüzlülüğüne mi, çaresizliğine mi, yoksa kendi sınıfsal benzerliklerine mi?
Seyirci bir yere kadar gülse de, sonunda kendine yakalanıyor. İzleyenlerin genellikle keyfi kaçıyor ve ‘sert bir tokat’, ‘iyi bir dayak’ ya da ‘ya aslında ben de böyleyim ama ne yapabilirim ki’ gibi açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor.
“Onlar yıllarca oturuyor, tutuklanmadılar; bizi tutuklular gibi...” gibi cümleler oyundaki sınıfsal körlüğü çok görünür kılıyor. Bu replikleri yazarken gerçek hayattan ne kadar beslendiniz?
Bu replikleri sosyo-kültürel bilinci yüksek ancak sindirilmiş, atıllığı kabullenmiş, özellikle ‘eğitimli’ kesimden gözlemlerle yazdım. Ben sessizliğin ipliğini pazara çıkarmak için durumu abarttım ama bence akıllı, mantıklı özürler icat edenler çok daha kötüsünü söylemiş oluyorlar.
Oyunda kadın karakterlerin politikayla kurduğu ilişki bir tür “vicdan konforu” gibi görünüyor. Sizce orta-üst sınıfın eylemsellik biçimleri gerçekten değişti mi, yoksa sadece dili mi değişti?
Bence tamamen değişti. Hem eylemsellik hem de dil değişti. Yenilenen dili olağanüstü yaratıcı, umutlu ve dürüst buluyorum ama katılımı çok zayıf, ne yazık ki.
Oyundaki kadınların birbirleriyle konuşurken sık sık kendi ayrıcalıklarını ifşa etmeleri dikkat çekiyor. Siz bu karakterleri yargılayarak mı yazdınız, anlayarak mı?
Karakterlerime bir ölçüde hak veriyorum ama onların hapsoldukları ve ayrıcalık zannettikleri zaafları ve kalıp yargıları da ifşa etmeyi tercih ediyorum. Kapitalizm ve patriyarkal düzenin içinde kadının en estetik şekilde yok oluşu bir varoluşa dönüştü. Bu yüzden kendilerinden de kaçıyorlar ve elde sadece ayrıcalıklar kalıyor.
Oyunun adı olan “Ev Yapımı Eylem” sizce bugün muhalefetin steril, kontrollü ve güvenli alanlara sıkışmasına dair de bir gönderme mi?
Tabii ki! Bizim için oyunun içeriği mekan olarak ‘ev’ ile örtüştü ve form-içerik birbirini destekledi. Ancak genel olarak en özel alanların, mahremiyetin hatta rüyalarımızın dahi kontrollü olduğu bir dünyadayız. Kendi telefonumuzun bizi dinlediğini düşündüğümüz bir çağda sıkıştığımızı da ifade edemiyoruz.
Oyunu nerelerde izleyebileceğiz?
Önümüzdeki sezon evlere misafir olmayı ve misafir etmeyi düşünüyoruz.
“İnce bir çizgi üzerinde yürüdük”
Şimdi oyunun yönetmeni Pervin Bağdat anlatıyor.
“Ev Yapımı Eylem” gibi mizah ile politik acıyı aynı anda taşıyan bir metni sahnelemek yönetmen olarak sizi en çok hangi açıdan zorladı?
Ben kendimi hep neşeli mutsuz olarak tanımlarım;Hopalıyım ve kültürel olarak da ironi ve mizahla büyüdüm diyebilirim. metin böyle olmasa da acıyı mizahla hafifletmenin yollarını arardım çünkü acı gerçeğin bu yolla, izleyenin defansa geçmesine fırsat vermeden içine sızdığını düşünüyorum.
Ama en çok dikkat ettiğim şey, mizah unsurlarının karikatüre dönüştürmemek , politik olarak çok hassas olduğum bu konuyla alakalı sistem, insan eleştirisini yaparken alay edip dalga geçiyormuşuz hissi uyandırmamaktı. Çok ince bir çizgi üzerinde yürüdük; dönüp sürekli sağlamasını yapmak durumunda kaldım.
Oyunda görünürde çok “konforlu” bir dünya var ama alttan alta büyük bir vicdani gerilim akıyor. Sahneleme dilinde bu çatışmayı nasıl kurdunuz?
Şık bir sofra, iyi dekore edilmiş bir ev, gündelik sohbetler, çaylar, kısırlar... Her şey güvenli ve steril görünüyor. Ama o konforun altında sürekli bastırılan bir huzursuzluk var; suçluluk duygusu var .Hatta metinde gün için toplaşan bu kadınların oturduğu masanın altında beyaz bir çarşafa sarılmış bir beden var; oyun boyunca kemikleri sesler çıkarıyor; dışardan kayıpların sesleri duyuluyor..
Hiçbir şey bilmeyen insanla değil bilip de Susan, eyleme geçemeyen, tavır alamayan insanlar benim kavgam, onlara kızgınım, kırgınım.
Bilip de susmak kötülüğe ortak olmaktır. Yazar bu vicdan sorgulamasını çok güzel yazmış zaten ama ben sahnelerken kadınların aslında o neşeli hallerinin altındaki korkunun ,bencilliğin, empati yoksunluğunun altını çizerek eleştirimi yaptım.
Bunu da en acı cümleleri çok farkında olarak söyletirken birden kendi dünyalarının güzelliğine, kendilerine odaklanmalarını sağlayıp kontarst yaratmaya çalıştım.

Okuma tiyatrosu biçimini tercih etmeniz, seyircinin hayal gücüne daha fazla alan açıyor. Sizce bu format oyunun politik tarafını daha mı görünür kılıyor?
Bizim yaptığımız sahnelenmiş okuma tiyatrosu formundaki bu oyun biçimi gereği sahnedeki süsü azaltıyor. Dekorun, büyük efektlerin ya da ışığın gücüne sırtınızı yaslayamıyorsunuz. Geriye söz, beden ve seyircinin hayal gücü kalıyor. Bu da politik metinlerde çok güçlü bir alan açıyor bence. Seyirci eksik bırakılan boşlukları kendi hafızasıyla dolduruyor.
Özellikle bugün sürekli görüntü bombardımanı altında yaşarken, bazen sadece bir cümleyi duymanın etkisi çok daha sarsıcı olabiliyor. Ayrıca oyunu bir evin içinde oynamak da bu hissi büyütüyor. Seyirci artık güvenli bir mesafeden izlemiyor; o konuşmaların tam ortasında oturuyor. Oyunda Cumartesi Anneleri doğrudan merkezde görünmese de onların acısı sürekli hissediliyor.
Oyun başlamadan önce seyirciye masanın altında bir beden olduğunu söylüyoruz; kayıpları temsil eden masanın altındaki o bedenden gelen sesleri ve dışardan gelen kayıp evlatların seslerini ,kenarda oturan yazar okuyor; seyircinin göz bebeğini görürken bu çarpışmalar çok etkileyici bir paylaşım anı yaratıyor. O zaman işte bir cümle önce kahkahayla gülen o insanların o anda göğüslerine oturan vicdan sorgulamasını göz göze, sessizce konuşmuş oluyoruz.
Oyun bitince iyi hissetmiyoruz ama biraz iyi hissetmesek de birbirimizi anlamaya ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm için bu oyun ve seçtiğimiz bu yol benim için çok önemliydi.
(EMK/NÖ)







