Anneler Günü’nde anneliği kutlamak kadar, annelik üzerinden kadınlara biçilen toplumsal rolleri sorgulamak da önemli. Çünkü Türkiye’de annelik yalnızca bireysel bir deneyim ya da tercih değil, çoğu zaman kadınlığın ölçüsü olarak sunuluyor.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce söylediği “Anneliği reddeden bir kadın iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun eksiktir, yarımdır” sözleri ve Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın “Annelik tartışmaya açılacak bir kavram değildir” açıklaması, bu resmi bakışın en görünür örnekleri arasında.
Peki anne olmayan, olamayan ya da olmayı tercih etmeyen kadınlar bu devlet bakışının neresinde duruyor? Toplum onları nasıl görüyor; devlet politikaları kadın bedeni ve kadın kimliği üzerinde nasıl bir baskı kuruyor?
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Çiğdem Dalay, gönüllü çocuksuzluk üzerinden tam da bu soruların peşinden gidiyor.
Dalay’a göre mesele yalnızca çocuk sahibi olma tercihi değil, kadınların özne olarak kabul edilip edilmemesi meselesi: “Muhafazakâr devlet politikaları aracılığıyla kadın bedeni, üreme kapasitesi toplumsal, ekonomik ve siyasi hedefler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor” diyor. Ekliyor: “Çocuk doğurmamayı seçen kadın düzene karşı duran kadın olarak konumlandırılıyor.”
“Makbul kadın” kimdir? Anne olmak kadınlığın doğal ve zorunlu bir parçası mı, yoksa toplumsal olarak dayatılmış bir rol mü? Çiğdem Dalay ile, gönüllü çocuksuzluktan “kutsal annelik” mitine, kadın bedeninin denetlenmesinden kadınların kendi hikâyelerini anlatma hakkına uzanan bu tartışmayı konuştuk.
Çiğdem Dalay’ı dinliyoruz
“Annelik bir tecih olarak algılanmıyor"
Gönüllü çocuksuzluk kadınlar açısından özellikle Türkiye’de nasıl karşılık buluyor?
Türkiye’de gönüllü çocuksuzluk olgusunun nasıl bir karşılığı olduğundan bahsedebilmek için önce bu topraklarda annelik nasıl algılanıyor ona bakmamız gerek aslında. Konuştuğumuz dilden başlayalım; “Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar”, “Ana başta taç imiş, her derde ilaç imiş” gibi pek çok deyim ve atasözü var dilimizde. Anneliğin biricikliğini ve kutsallığını vurguluyor bu sözlerin hepsi.
Anne olmayan kadınları anlatmak için de kullanılan pek çok deyim ve atasözü var. Çocuğu olmayan kadınları anlatmak için “çorak toprak” denir mesela, “Çocuksuz kadın meyvesi olmayan ağaca benzer”, “Oğlanı kızı olmayan avrattan, eski hasır yeğdir.” gibi atasözlerimiz, deyimlerimiz var. Anne olmayan kadın eksik, yarım ve verimsiz bir birey olarak tanımlanıyor.
Her ataerkil toplumda olduğu gibi kadınlık ve annelik özdeş toplumumuzda çünkü. 1980’lerden itibaren feministlerin tüm karşı çıkışlarına rağmen toplumda bu algının pekiştiğini görüyoruz. Annelik kadınlığın doğal ve olmazsa olmaz bir parçası olarak düşünülüyor. Bir tercih olarak algılanmıyor.
Dolayısıyla makbul kadın anne olan kadın. Anne olmayan kadın makbul olmayan kadın. Herhangi bir biyolojik ya da psikolojik nedeni olmadığı halde çocuk doğurmamayı seçmiş bir kadın yani gönüllü çocuksuz bir kadın ise iki kere makbul değil diyebiliriz.
"Çocuk doğurmamayı tercih eden kadın düzene karşı çıkıyor gibi algılanıyor"
Neden anne olmuş kadınlara soru sorulmazken, anne olmayan kadınlar sürekli sorgulanıyor?”
Annelik bir tercih olarak algılanmadığı için zaten anne olmamayı seçmiş bir kadının herhangi bir biyolojik ya da psikolojik nedeni olmadığına da inanılmıyor. Araştırmam için görüştüğüm gönüllü çocuksuz kadınların hepsi bunu özellikle belirtmişti. “İstemedim” bir cevap olarak kabul edilmiyor. Mutlaka bir engeli nedeniyle çocuk sahibi olmadığı düşünülüyor kadınların. Bu nedenler de psikolojik rahatsızlıklar, bencillikleri, mesleki hırsları, doğalarına karşı gelen isyankâr yapıları, insani duygulardan, merhametten yoksun olmaları, sorumluluktan kaçmaları gibi düşünülüyor.
Anne olmuş bir kadına kimse “neden anne oldun” diye sormaz, ama anne olmayan bir kadına hep neden çocuğu olmadığı sorulur ve uzun uzun izah etmesi beklenir. Bu aslına bakarsanız sadece bizim ülkemizde değil, tüm ataerkil toplumlarda ya da toplumsal cinsiyet eşitliğinin yasalar ile güvence altına alındığı ama ataerkil örüntülere sahip toplumlarda da aynı.
Yani kadını özne olarak görmeyen, kadını aile dışında düşünemeyen ve ona annelikten başka hiçbir özellik atfetmeyen geleneksel toplumlarda. Kadının doğurganlığı tarih boyunca ataerkil toplumlarda denetlendi, günümüzde de denetliyor.
Muhafazakâr devlet politikaları aracılığıyla kadın bedeni, üreme kapasitesi toplumsal, ekonomik ve siyasi hedefler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor. Böyle bir durumda da çocuk doğurmamayı seçen kadın düzene karşı duran kadın olarak konumlandırılıyor. Norm dışı olan, istisna olan olarak.
"Dışlanıyorlar"
Toplum neden kadınların çocuk sahibi olmama kararını kişisel bir tercih olarak kabul etmekte zorlanıyor?
Bir kere her şeyden önce sürekli sınırları çiğneniyor. Son derece mahrem sayılabilecek konular, özel hayatları hakkında açıklamalar yapmak zorunda bırakılıyorlar. Kendilerini sürekli anlatmak, tercihlerini, nedenlerini anlatmak zorunda kalıyorlar. Bu büyük bir baskı.
Sürekli varoluşlarını açıklamak zorundalar. Görüştüğüm gönüllü çocuksuz kadınlardan biri, şehirlerarası bir yolculukta yanında oturan kendinden yaşça büyük bir kadının kendisine çocuğu olup olmadığını sorduğunda, “Allah vermedi” dediğini anlatmıştı. Kendisini dindar olarak tanımlamıyordu. “Sadece sussun istedim, kalbini de kırmak istemedim. Çocuk doğurmak istemedim diye anlatacak mecalim yoktu. Bana acıdı ve sustu.” demişti.
Aslında marjinalize ediliyorlar diyebiliriz. Olmadıkları biri olarak tanımlanıyorlar. Ya bencil ve hırslılar ya da merhamet yoksunular, sorumsuzlar. Kadını kadın yapan tüm meziyetlerden yoksun biri olarak algılanıyorlar.
Bunun neticesinde de elbette dışlanıyor ve eleştiriliyorlar. Görüştüğüm kadınların çoğu ayrımcılığa uğradığını ve ayrımcı tavırların da daha çok “anne olsaydın anlardın” diyen hemcinslerinden geldiğini söylemişti.
Bir de felaket senaryoları ile karşılanıyorlar. “Tek başına öleceksin”, “Evinde düşüp ölsen, kimsenin haberi olmayacak” gibi senaryoları dinlemek zorunda kalıyorlar. Geleceklerinden kaygı duymalarına sebep olacak türden senaryolar bunlar.
"Cinsiyetçi dayatma"
Devlet politikaları ve kamusal söylem kadınların bedeni ve annelik algısı üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
Geçen sene bir futbol takımının erkek oyuncuları sahaya “Doğal olan normal doğum” pankartıyla çıkmıştı hatırlarsınız. Sağlık Bakanlığı’nın ülke genelinde yürüttüğü sezaryen oranlarını düşürmek ve vajinal doğumu teşvik etmek için düzenlediği bir kampanyanın parçası olduğu açıklanmıştı.
Sağlık otoritesi olmayan on bir yetişkin erkek bir kadının nasıl doğum yapması gerektiği konusunda kamusal alanda fikir beyan etti, bu hakkı kendinde gördü.
Futbol izleyicisinin ağırlıklı olarak erkek olduğu düşünüldüğünde, bu on bir erkek tribünlerdeki erkeklere verdi bu mesajı. Onlara çok da doğal ve hatta faydalı geldi yaptıkları büyük olasılıkla. Çünkü kadının neyi nasıl yapacağına erkekler karar verir ön kabulüne sahipler. Bunu salt bir sağlık kampanyası olarak okumak mümkün değil elbette. Cinsiyetçi bir dayatmaydı yapılan.
Mahinur Özdemir Göktaş’ın annelik ve aileye ilişkin söylemleri sizce Türkiye’de kadınlık algısını nasıl etkiliyor?
Geçen günlerde bir küçük ev aletleri reklamında bir kadın bir köpeğe annelik ettiğini söylediği için reklam toplumun bir kesimi ve otoritelerce ağır bir şekilde eleştirildi, sonunda da ülkenin radyo ve televizyon yayınlarını düzenleyip denetleyen kurumu tarafından yayından kaldırıldı. 2011 yılında Aile ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı kapatıldı biliyorsunuz.
Günümüzdeki adıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da reklamı kınadı. Bakan Mahinur Özdemir Göktaş aile ve annelik tartışmaya açılacak, başka sevgilerle ikame edilecek kavramlar değildir diye açıklama yaptı.
Tek tip bir annelik ve aile olduğunu ifade etti. Lakin kendisine katılmak mümkün değil. Zira annelik üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin ifade ettiği üzere, annelik sosyal ve tarihsel bir yapılanmadır. Dolayısıyla mutlak ve tek bir tanımı olması da mümkün değil.
Mesela bugün anladığımız anlamıyla annelik, Jean Jacques Roussea’nun 1792 yılında yayımlanan "Emile" adlı eserinde ortaya attığı ve şekillendirdiği bir annelik fikri üzerine inşa edilmiştir. Dünya döndüğünden beri aynı değildir anneliğin tanımı, defalarca değişmiştir.
Sorunuza dönersem, ülkedeki iklim bu. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kanunlar düzeyinde bile sağlanamadığı bir sistem içinde yaşıyoruz. Her şeyden önce topluma, toplumsal cinsiyeti, toplumsal cinsiyet eşitliğini anlatmamız gerek.
Daha doğrusu topluma toplumsal cinsiyete dair öğrendiklerini unutturmamız gerek. Ki bunu büyük oranda da başarmıştık aslına bakarsanız.
"Kadınlar olarak vazgeçmemeliyiz"
Peki sizin araştırmanızı yaptığınız dönemle, şimdile arasında ne gibi benzerlikler var?
Araştırmamı yaptığım yıllarda, on sene öncesinde, en azından anneliğin bir tercih olup olmadığı tartışılıyordu.
Feministler günümüzün annelik ideolojilerini eleştiriyordu, hâlâ da eleştirmeye devam ediyorlar. Ama artık devlet otoritesi düzeyinde, kadınlık, annelik gibi kavramların tartışmaya açık olmadığı beyan ediliyor. Feministler toplumsal yapıyı tehdit eden unsurlar olarak değerlendiriliyor. Tüm devlet politikaları bu eksende şekilleniyor.
Bu elbette değişmez değil, kadınlar, feministler toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmeye ilk günkü kararlılıkla devam ediyor dediğim gibi. Değişmesi için gereken en önemli şey toplumsal cinsiyet farkındalığı eğitimi elbette.
Bu belki devlet politikaları aracılığı ile olmayacaktır ama sivil toplum kuruluşları, feministler, akademisyenler, tıp otoriteleri, medya çalışanları ve yöneticileri aracılığıyla pekâlâ olabilir. Bir de tabii kadınların kendi hikâyelerini anlatmaları ile değişecektir kadın yalnız ve sadece annedir algısı. Kadınların hikâyelerini birbirlerine ve dünyaya anlatmaları ile.
Kadınlar olarak hayatlarımız, tercihlerimiz hakkında konuşmaktan hiç vazgeçmemeliyiz, sesimiz kısılmaya çalışılsa da birbirimizi hikâyelerimizi anlatmak için cesaretlendirmeliyiz. Bu anlamda her şeye rağmen şanslı bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Kadın hareketinin güçlü ve kararlı olduğu bir yer burası.
Kadınlar hikâyelerini anlattıkça anneliğin kadının bedensel yazgısı, kadının doğal arzusu ve kadın için en ideal varoluş biçimi olmadığı, anneliğin sanıldığı gibi içgüdüsel bir yetenek olmadığı ya da kadının tek arzusu olmadığı topluma anlatılabilir. Bunların neticesinde zaman içinde devlet politikaları da değişebilir, değişecektir.
Kadınların annelik dışında da tam bir özne olarak görülmesi mümkün mü? Devletin bu bakış açısını güçlendiren politikalar üretmesini istemek neden elzem?
Elbette mümkün. Çünkü kadın anneden ötesi, anne ya da değil bir özne. En yalın anlamıyla bilinci, sezgisi, düş gücü olan bir özne. Kadına yüklenen toplumsal cinsiyet rolleri bunu değiştiremez, sadece perdeler. Yok sayar.
Devletin bu bakış açısını güçlendiren politikalar üretmesini istemek toplum olarak yaşamaya devam edebilmek için elzem her şeyden önce.
Toplumun yarısı özne olarak görülmediğinde, temel haklardan, adaletten, refahtan, bilimsel, sanatsal üretimden, genel olarak üretimden bahsetmek mümkün olamaz. Bu tüm tahakküm ilişkileri gibi sürdürülebilir değil. Şiddeti, refah eksikliğini, cins kırımı beraberinde getirir. Getirdiğine de her gün tanık oluyoruz ne yazık ki.
Devletin “doğum oranı” kaygısı bireylerin yaşam planlarını etkiliyor mu?
Bireysel düzeyde tercih anlamında bir gerilim yarattığını, kadınların yaşamlarını devletin ya da toplumun kaygıları doğrultusunda planladığını gösteren bir veri yok elimizde. Ama elbette toplumsal hayatta anne olmamayı seçmiş kadınların hayatlarını zorlaştıran bir etkisi var.
Marjinalize ediliyorlar, ayrımcılığa uğruyor, verimsiz bireyler olarak görülüyorlar. Lakin anne olmamayı seçen kadınlar, kendi bedenlerine dair söz söylemeye muktedir kadınlar.
Beraberinde getireceği tüm olumsuzlukların farkında olarak ve bu olumsuzluklara rağmen bir tercihte bulunuyor gönüllü çocuksuz kadınlar. Toplumun da devletin de ne dediğiyle pek ilgilenmiyor, hayatlarını öyle yaşamıyorlar. Ama elbette ön yargılarla, olumsuz algıyla mücadele etmek, edebilmek için birtakım stratejiler geliştirmek zorunda kalıyorlar.
Çocuk sahibi olmama kararı ne kadar ekonomik gerçeklerle bağlantılı?
Gönüllü çocuksuz kadınların hepsinin çocuk doğurmamayı seçme nedenleri birbirinden farklı. Elbette ortaklaştıkları noktalar var ama her kadının nedenleri kendine has.
Ekonomik nedenler de bu nedenler arasında sayılabilir. Lakin benim görüştüğüm gönüllü çocuksuz kadınların hepsi eğitimli, meslek sahibi, belli bir maddi refaha sahip, kendi ayakları üzerinde durabilen, bir çocuğun yetiştirilmesi için gereken maddi kaynaklara sahip kadınlardı. Dolayısıyla hiçbiri ekonomik nedenlerle çocuk sahibi olmamayı seçtiğini söylemedi. Hatta “bir şekilde hallederdim” diyenler oldu.
Bugün aynı araştırmayı yapsam nedenleri arasında ekonomik nedenleri de sayacaklarını düşünüyorum ama. Hatta araştırmam aracılığı ile tanıştığım ve sonrasında da görüşmeye devam ettiğim bir kadın, sohbetlerimizin birinde “İyi ki çocuk yapmama kararı vermişim. Zaten maddi olarak da çok zor bu ülkede artık çocuk yetiştirmek.” dedi.
Ülke değişti, ekonomik şartlar değişti. Orta sınıf eridi, gelecek kaygısı taşıyor artık. Geleceğin belirsiz olduğu, ekonomik istikrarın olmadığı dönemlerde doğum oranlarının dünyanın her yerinde düşme eğilimi gösterdiğini zaten biliyoruz.
“Kutsal annelik” söylemi kadın kimliğini nasıl şekillendiriyor?
“Kutsal annelik miti” kadınının bireyselliğini elinden alıyor her şeyden önce, kimliğini sınırlandırıyor. Kadın bedenini ve emeğini görünmez kılıyor. Annelik sadece biyolojik bir süreç değil, toplumsal bir inşa ve kutsal annelik de özünde kadını kontrol etmek amacına hizmet eden bir araç.
İdeolojik ve psikolojik bir denetleme aracı. Kutsal annelik, annelik söz konusu olduğunda var olagelen ortak bakım pratiklerini, kolektif sorumluluğu ortadan kaldırıp kadını ev içine hapsedip yalnızlaştırıyor. Anneliği fedakârlık, şefkat, koşulsuz sevgi üzerinden tanımlayıp idealize ederken kadını itaatkâr bir konuma da yerleştiriyor.
Neticede kadının yani doğal olarak anne olan birinin nasıl olması, nasıl davranması gerektiği, nasıl annelik etmesi gerektiği de kontrol edilebilir oluyor. İdeal kadın anne olan kadındır ama anne olmak da yetmez, ideal anne olmak da gerekir ve toplumun bunun için yazdığı bir reçete de vardır. Dışına çıkan anne eleştirilir, makbul kabul edilmez ve ‘kutsallığından’ kaybeder.
Özetle ‘kutsal annelik miti’ ataerkinin kadınları tek tipleştirmek ve kontrol edebilmek için kullandığı en güçlü aygıtlarından biridir diyebiliriz.
Türkiye’de bakım emeğinin kadınlara yüklenmesi bu tercihi nasıl etkiliyor?
Bakım emeğinin kadınlara yüklenmesi kadınların anne olup olmama kararı vermeleri üzerinde son derece etkili. Yakınlarda Kadının İnsan Hakları Derneği sosyal medyada bir ileti paylaştı. TUİK’in 2014 – 2015 yıllarına ait Zaman Kullanım Araştırması’nın verilerini yayımladılar.
Bu verilere göre Türkiye’de kadınlar evi işi ve bakım için erkeklerden yaklaşık beş kat daha fazla zaman harcıyorlar. Kadınlar ev işine ve bakıma günde 4 saat 35 dakika ayırırken erkekler günde 53 dakika ayırıyor.
Çocuk bakımı sorumluğu da kadının ev içi işlerinin arasındaki kalemlerden biri ve ağırlığı yüzde 94. Bu veriler güncel değil zira on yıldır kadının ev içindeki emeği ölçülmüyor. Bakım emeği yükü tümüyle kadınların üzerinde görüldüğü üzere.
Kendini gönüllü çocuksuz olarak tanımlayan görüştüğüm iki kadın da bunu özellikle belirtmişti. Biri “Bir çocuğun her şeyiyle tek başıma ilgilenmek zorunda olduğum bir hayatı istemiyorum.” demişti. Çocuğun sorumluluğunun salt kadınlar tarafından üstlenilmesi gerektiği fikri ve gerçeği nedeniyle çocuk doğurmamayı seçtiğini belirtmişti.
Bir diğeri de “Benim hep bakacak çocuklarım oldu. Annem, babam, anneannem hepsine ben baktım. Hâlâ da bakıyorum. Bir de bir çocuğa bakacak gücüm yok.” demişti örneğin. Kadından sadece doğurduğu çocuğa değil, tüm aileye bakmasının beklendiği bir toplum bizimkisi.
Dolayısıyla kadınlar vermekle yükümlü tutulacakları bakım hizmetini, ev içi emeğini de göz önünde bulunduruyorlar anne olup olmama kararı verirken diyebiliriz.
Önümüzdeki 10–20 yılda bu tartışmalar nasıl evrilir?
Tüm dünyada sağ iktidarlar yükselişte ve bu da muhafazakâr devlet politikaları demek. Geçen bahar Macaristan’ın eski Başbakanı Orban 1 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olacak bir düzenlemeye onay verdi.
Tek çocuk annesi otuz yaşın altındaki anneleri gelir vergisinden muaf tutmayı amaçlayan bir düzenlemeyi.
Yirmi yıllık iktidarı boyunca da hep aileyi, anneyi kutsayıp kadınları çocuk doğurmaya teşvik etti. 12 Nisan’da seçimi kaybetti ve Macaristan’ın yeni bir başbakanı var, düzenleme hâlâ yürürlükte mi bilmiyorum.
Bir on yıl kadar önce de reşit olmayan çocukların da temsiliyet hakkından faydalanmaları gerektiğini, o nedenle annelerin çocuk sayıları kadar oy hakkı olması gerektiği önerisini getirmişti.
Doğum oranlarının düşmesini eleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı bir konuşmada, doğum kontrolü uygulamalarını eleştirip bu uygulamaları vatana ihanet olarak nitelemişti örneğin. ABD Başkanı Trump da düşük doğum oranlarını bir güvenlik meselesi olarak niteliyor sıklıkla. Amerikan bebeklerinin sayısının artırılmasını bir vatanseverlik borcu olarak tanımlıyor.
Muhafazakâr politikalar güden siyasetçiler ve iktidarlar var olduğu sürece annelik yüceltilip çocuk sahibi olmamak bir eksiklik, çocuk sahibi olmamayı seçmek sorunlu bir tercih olarak görülmeye devam edecek. Bu politik söylemle, politikalarla toplumsal cinsiyet eşitliğinin yasalar düzeyinde sağlanması, içselleştirilmesi kolay değil.
Dolayısıyla biraz karamsar bir cevap olacak benimki, belki yirmi sene değil ama önümüzdeki on yılda da benzer konuları benzer bir eksende tartışacağımızı düşünüyorum. Kadın hareketi de güçlenerek mücadeleye devam edecek elbette. Bunu da unutmamalı.
Yazının görseli: Miriam Schaer'in sergisinden “Babies (Not) On Board”, annelikten çok “annelik dışı bir yaşamı” tercih eden kadınların neden bu kadar çok insanı ve kurumu öfkelendirdiği ya da rahatsız ettiği sorusunu ele alır.
Bu işler, sanatçının büyük ölçekli fotoğraflarından oluşur. Fotoğraflarda sanatçı, çocuksuz kadınlara yönelik aşağılayıcı ifadelerin işlendiği kıyafetler giymiş bebek oyuncaklarıyla çevrelenmiştir.

ÇİĞDEM DALAY ÇALIŞMASI -1
Ya Anne Olmak İstemezseniz!

ÇİĞDEM DALAY ÇALIŞMASI-2
Türkiye'de Gönüllü Çocuksuz Kadın Olmak Ne Demek?
(EMK)







