Radyo en büyük haber kaynağıydı o zamanlar. Gazeteler de öyle.
Babam her gün Cumhuriyet Gazetesi alırdı. Ajans saatlerini asla kaçırmazdı. Babam ajansı dinlerken evde çıt çıkmazdı.
Sorulara cevap vermezdi. Sigarayı üst üste yakar, dumanın içine saklanırdı sanki.
Örfi idare bizimkilerin peşindeydi. Deniz Gezmiş Gemerek’te yakalanmıştı. Gazeteler “şaki” diyordu. En çok da “anarşist”.
Onu ezgin, pişman, teslim olmuş göstermek için ellerinden geleni yaptılar. Ama benim gözümde o, yeşil parkasının içinde bir roman kahramanıydı. Uzun, ince ve başeğmeyen.
Bir gazete manşeti hâlâ aklımda:
“Bakan sordu: Nereye gidiyordunuz?”
“Anarşistin küstah cevabı: Devrime.”
Sonra…
Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir kaçarken Maltepe’de bir eve girdiler.
Ateş çemberinin ortasındaydılar. Direniş 52 saat sürdü. Zaman ağırlaştı o günlerde. Dakikalar uzadı, saatler gerildi.
Halkın önemli bir kısmı eli kalbinde izliyordu olanı biteni. Sonra bir keskin nişancı Cevahir’i vurdu. Mahir yaralı yakalandı.
Bizimkiler, Hapisten tünel kazıp kaçtılar. Babam uzun zaman sonra ilk kez gülümsedi. Sigara dumanını içine çekişi bile değişmişti.
Ama sevinç kısa sürdü. Her yerde “kaçaklar” aranıyordu. İhbarlar dolaşıyordu. Örfi idare delirmiş gibiydi.
Aramalar, taramalar, baskınlar…
Zaman bir kez daha yavaşladı. Nefes alışını duyuyorduk günlerin. Ve çember daralıyordu.
Ulaş Arnavutköy’de vuruldu. Gencecik bir ömür sokağın ortasına yatıyordu. Gazetede fotoğrafını gördüm.
Yüzü görünmüyordu.
Çocuk aklımla düşündüm:
“Belki o değildir…”
Sonra sustum.
Ya biri duyarsa…
Ya gerçekten Ulaş olmadığını anlarlarsa…
Kendimle oyun oynuyordum. Bu oyuna inanmak istiyordum. Çünkü babam çok üzülüyordu.
Çok.
Sürek avı devam etti. Bir gün ajanslar son dakika geçtiler. Ünye’deki NATO radar üssünden üç İngiliz teknisyen kaçırılmıştı.
Babam,
“Arkadaşlarının idamını durdurmak için yaptılar,” dedi.
İçimden,
“İşte bizimkiler,” dedim.
Herkes onların çoktan güvenli ve uzak bir yerlere gittiklerini düşünüyordu. Ya da kimsenin onları bulamayacağı adsız bir ülkeye...
Zaman yine ağırlaştı. Saatin tik takları evin içinde büyüdü. Ajans saatini bekliyorduk. Babam eskiden öğlenleri yemek yer, tam yarım saat şekerleme yapardı.
Artık uyumuyordu. Sorularıma cevap vermiyordu. Çünkü kulağı, aklı bende ve evde değildi. Koşarak ve durararak ilerleyen zaman.
30 Mart’a geldi.
Zaman durdu.
Bir kerpiç evde kıstırıldılar bizimkiler. Ertesi gün ajanslar tek bir şey söyledi:
“Hepsi ölü ele geçirildi.”
Bir veya iki gün sonra E. Kürkçünün babası
“Oğlum ölenlerin arasında değil,” dedi.
Çocuk aklım yine direndi.
“Belki… hiçbiri bizimkiler değildir…”
Babam gazeteye baktı. Kızıldere’de kan içinde yatanlara…
Gözünden misket kadar bir yaş düştü. Sigara bile içemedi. Çok üzülünce Lazca konuşurdu. Sanki acı başka dile sığmıyordu.
O günlerde ağzından hep aynı kelime dökülüyordu:
BEREPE -Çocuklar -
Onları kendi evladı, abisi, kardeşi gibi sevenlerdendi.
Cihan hemşerimizdi.
Yıllar sonra Karadeniz gezisi dönüşü Cihan Alptekinin köyüne, mezarına gittik kalabalık bir grup. Baba evine misafir olduk.
Bir tek ben Laz'dım ama Cihanın annesi ONlardan söz ederken "berepe's" dedi her seferinde.
Babamı hatırladım.
Zamanın koştuğu, durduğu, saatlerin sayıldığı, ülke sevgisi ve ölümüne yoldaşlık yıllarıydı...
Anılarına ve kavgalarına saygıyla...
(RU/Mİ)

