Türkiye siyasi tarihinde işçi direnişleri önemli kırılma anlarına damga vurdu. 1990-91 döneminde gerçekleşen Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü, 12 Eylül sonrasının en büyük ve en politik işçi sınıfı çıkışlarından biridir. On binlerce maden işçisinin Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyüşü, özelleştirme politikalarına karşı güçlü bir sınıf itirazıdır.
Ardından SEKA ve TEKEL direnişleri, kamu emekçilerinin mücadeleleri ve günümüzdeki maden işçisi eylemleri bu hattın devamıdır.

Yeraltından yükselen ses, 1 Mayıs’a umut olsun (1)
Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi: Tarihsel süreklilik, emek hareketi ve güncel dinamikler
Türkiye tarihi, sınıf ve toplumsal mücadele deneyimleriyle şekillenmiş bir tarihsel birikime sahiptir. Bu birikim, farklı dönemlerde geri çekilme ve yükseliş evreleri yaşasa da belirli tarihsel kırılma anlarında yeniden görünür hale gelir. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 7 (12 Şubat 1967) içinde yer alan kayıtlar da bu tarihsel sürekliliğe işaret ediyor.
Ansiklopedide yer alan değerlendirmelerde 1960’lı yılların sonuna ilişkin şu tespit dikkat çekiyor:
“1968 boykot ve işgalleri işçi sınıfını, Fransa’daki kadar olmasa da etkiledi. 1968 işçi eylemleri, sınıfın 15-16 Haziran günlerine taşınacak işaretlerini veriyordu.”
Bu dönemde Derby Lastik Fabrikası işgali, yalnızca bir işyeri eylemi değil, sendikal tercih ve sınıf örgütlenmesi üzerinden gelişen bir mücadele biçimi olarak ortaya çıktı. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (TÜRK-İŞ) bağlı Kauçuk-İş ile Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Lastik-İş arasındaki yetki tartışması, işçilerin fabrika işgali ile sonuçlanması Türkiye’de fabrika işgallerinin erken örneklerinden biri oldu.
Aynı döneme ilişkin olarak Ansiklopedi’de şu değerlendirme yer alıyor:
“Bu yeni mücadele biçimi yaygınlaştı, ‘hak arama’ taleplerinin de ötesine geçerek sınıfın örgütlü bir güç haline gelme sürecini hızlandırdı.”
1963-1971 döneminde işçi sayısı 2 milyon 745 binden 4 milyon 55 bine yükselmiş, sendikalaşma oranı ise yüzde 10,8’den yüzde 29,6’ya çıkmıştır. Bu veriler, yalnızca ekonomik büyümeyi değil, aynı zamanda sınıf hareketinin toplumsal etkisini de gösteriyor.
DİSK Araştırma Merkezi’nin Ocak 2026 verilerine göre Türkiye’de:
- Sigortalı işçi sayısı: 16 milyon 699 bin 84
- Sendikalı işçi sayısı: 2 milyon 413 bin 790
- Resmî sendikalaşma oranı: yüzde 14,5
- Fiili sendikalaşma oranı: yüzde 12,3
- Sendikasız çalışan oranı: yüzde 87,7
Aynı raporda şu değerlendirme yer alıyor: “Toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerin oranı yalnızca yüzde 9,6 düzeyindedir.”
Kadın emekçiler açısından tablo daha da çarpıcı: “Her 10 kadından yalnızca 1’i sendika üyesidir.”
Özel sektöre ilişkin tespit de şöyle: “Her 100 özel sektör işçisinden yalnızca 5-6’sı sendikalıdır.”
Türkiye’de sendikal örgütlenme üç büyük konfederasyon etrafında şekilleniyor.
- TÜRK-İŞ: 1 milyon 257 bin 316
- HAK-İŞ: 827 bin 281
- DİSK: 256 bin 829
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Ocak 2026 verilerine göre, toplam sendikalı işçi sayısı 2 milyon 413 bin 790’dır. Dolayısıyla toplam işgücünün büyük çoğunluğu sendikasızdır.
Grev hakkına müdahale rejimi
Türkiye’de grev hakkı uygulamaları da sınırlayıcı bir çerçevede seyrediyor. Son 20 yılda yaklaşık 22–23 grev erteleme kararından 200 binden fazla işçi etkilendi. Erteleme kararları çoğunlukla “milli güvenlik” gerekçesine dayanıyor.
Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında, Türkiye’de grev ertelemeleri daha yoğundur. Özellikle Fransa ve Finlandiya gibi ülkelerde grev hakkına devlet müdahalesi hayli sınırlıdır.
Tarihsel ve güncel veriler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin hem süreklilik hem de kırılmalar üzerinden ilerliyor. 1960’lı yıllardan bugüne eylemlerin işçi sınıfının örgütlenme kapasitesini artıran önemli dönemeçler yarattığı görülür.
Bugün ise maden işçilerinin Ankara yürüyüşü gibi deneyimler, emek mücadelesinin yeniden aşağıdan yukarıya kurulduğunu gösteriyor. Bu durum, sendikal bürokrasiye karşı taban inisiyatifinin önemini yeniden gündeme taşıyor.
Ancak bu süreçlerde sendikal konfederasyonlar çoğu zaman işçi sınıfının yanında güçlü ve birleşik bir tutum almadılar. İşçiler büyük ölçüde kendi öz güçleriyle hareket etmek zorunda kaldılar, dolayısıyla ciddi hak kayıplarına uğradılar.
"Ankara’da TÜRK-İŞ var!”
Türkiye sendikal hareketi, cumhuriyet tarihi boyunca yalnızca emek-sermaye çelişkisi içinde değil, aynı zamanda siyasal iktidarlarla kurduğu ilişkiler üzerinden de şekillendi. TÜRK-İŞ’in 1952’de kurulması, yalnızca bir sendika konfederasyonunun ortaya çıkışı değildir. 1950’de Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti iktidara geldi. Türkiye, NATO üyeliği (1952) ile kapitalist sistemde yerini pekiştirdi.
Aynı dönemde çarpık dışa bağımlı üretim ile sanayileşme artıyor, kent işçiliği çoğalıyor, işçilerin örgütlenme talebi yükseliyordu.
Sermaye ve devlet açısından temel soru şuydu: Büyüyen işçi sınıfı nasıl kontrol edilecek?
Cevap: TÜRK-İŞ
Bu nedenle daha milliyetçi, uzlaşmacı ve denetlenebilir bir konfederasyon modeli teşvik edildi. “Sınıf” değil “Türk”, emek değil ulusal birlik, mücadele değil devlet-sermaye çizgisi… Bunun adı literatürde sarı sendikadır.
Genel merkezinin Ankara’da olması nedeniyle TÜRK-İŞ genel başkanları, işçi eylemlerinin yükseldiği dönemlerde işçilerin gazını almak ve güven vermek amacıyla “Ankara’da TÜRK-İŞ var” sloganını boşuna üretmediler..
HAK-İŞ: Siyasal iktidarla büyüyen konfederasyon
Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (HAK-İŞ), tarihsel olarak siyasal İslamcı çevrelerin etkisiyle 1976’da kuruldu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) öncesi dönemde sendikal alanda sınırlı etkisi bulunan Hak-İş, iktidar değişimiyle birlikte hızla büyüdü; kamusal alan ve örgütlenme zemini açısından önemli avantajlar elde etti.
Büyümesini sendikal mücadeleden değil, siyasal iktidarla kurduğu yakın ilişkiyle açıklamak en doğru yaklaşım olur. Bugün Hak-İş, Türkiye’de yeni rejimin toplumsal dayanaklarından biri olarak değerlendirilmelidir. Ankara’daki varlığı, sadece sendikal değil, siyasal bir ağırlık da taşımaktadır.
TÜRK-İŞ’in ürettiği slogan, bugün neredeyse “Ankara’da HAK-İŞ var” söylemine dönüşme gücüne ulaşmıştır.
DİSK: Mücadele geleneğinden tükenişe
TÜRK-İŞ’in Ankara merkezli kuruluşu ve uzlaşmacı çizgisine tepki duyan mücadeleci sendikalar, DİSK’i işçi sınıfının yaşam kenti İstanbul’da kurdular.
DİSK, masa başında değil; fabrikadaki öfkenin örgütlenmiş biçimi olarak doğdu. DİSK’i kapatmaya veya etkisizleştirmeye yönelik yasa değişikliklerine karşı gelişen 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi, Türkiye tarihinin en büyük işçi sınıfı çıkışlarından biriydi.
DİSK bu süreçte yalnızca ücret sendikacılığıyla sınırlı kalmadı; DGM’lere (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) karşı mücadele ve faşizme karşı ihtar eylemleriyle Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde belirleyici bir güç olarak tarihe geçti. Bu nedenle 12 Eylül 1980 askeri cuntasının doğrudan hedeflerinden biri oldu.
DİSK, darbe sonrasında kapatılmasının ardından 19 Ocak 1992’de Abdullah Baştürk başkanlığında yeniden faaliyete başladı. Açılan davalardan aklanarak çıkan bu yeniden kuruluş süreci, emek hareketinde büyük bir heyecan yarattı ve DİSK kısa sürede hızlı bir örgütlenme dönemine girdi.
Aynı yıllarda kamu emekçileri hareketi de yükselişe geçti ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) 1995’te kuruldu.
Emek Platformu sürecinde (1999-2008) DİSK ve KESK, işçi sınıfının mücadelesine öncülük eden, birleşik emek hattını güçlendiren belirleyici bir rol oynadı. Bu dönemde HAK-İŞ’in AKP iktidarı öncesindeki görece muhalif çizgisinin, iktidar sonrasında belirgin biçimde değiştiği görüldü. TÜRK-İŞ bünyesindeki ilerici sendikalar ise yönetim baskısı altında etkisizleştirilmeye çalışıldı. Buna rağmen DİSK ve KESK, Tekel Direnişi ve SEKA Direnişi mücadelelerine sahip çıkarak sınıf dayanışmasının güçlü örneklerini ortaya koydu. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) katkılarıyla emek hareketi daha geniş bir toplumsal meşruiyet ve mücadele kapasitesi kazandı.
Bu birikimin sonucu olarak, 2010 yılında Taksim Meydanı 30 yıl aradan sonra yeniden kazanıldı ve binlerce emekçi meydanda buluştu. O gün TEKEL işçileri 1 Mayıs platformunu kuşatarak TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ başkanlarının kürsüde konuşmasına izin vermedi.
Bürokratik ve uzlaşmacı sendika anlayışına karşı tabandan yükselen irade sonucunda kürsüde söz bir işçiye verildi. Bu an, emek hareketinin temsil krizine karşı sınıfın kendi sözünü doğrudan söyleme iradesi olarak tarihe geçti.
Sonrasında, 2008’de merkezi olarak dağılan Emek Platformu’nun yeniden bir araya gelmemesi için güçlü bir direnç gösterildi. Emek Platformu döneminde ortak yönetim toplantıları yapan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB arasındaki ilişkiler zamanla zayıfladı; ortak mücadele zemini daraldı.
Sonraki yıllarda geriye kalan en önemli kazanımlardan Taksim yeniden yasaklandı. Siyasal iktidarın meydanlar üzerindeki ablukası daha da arttı; sendikal hareket ise parçalı yapı, bürokratik eğilimler ve ortak mücadeleden uzaklaşan yönetim anlayışları nedeniyle yeni dönemin saldırıları karşısında daha zayıf bir konuma itildi.
Özelleştirmeler ve üretim ilişkilerindeki dönüşüm işçi sınıfının konumunu zayıflatırken, emekten yana siyasetin gerilemesi, en fazla üyeli sendika olarak Genel-İş’in DİSK üzerindeki bürokratik etkisi, konfederasyonu mücadeleci geleneğinden kopardığını söylersek yanlış olmaz. Özetle, Emek hareketinin yeniden yapılanmasında beklenen rolü üstlenemediler.
Bu süreç, bağımsız sendikaların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Ancak DİSK, giderek bu yeni örgütlenmeleri alternatif yapılar olarak gördü; onlardan gelen eleştirilere kulak vermedi, araya mesafe koydu. Böylece tarihsel referansı da giderek zayıflamaya başladı.
Nihayetinde genel merkezinin Ankara’ya taşınmasıyla birlikte, üç büyük konfederasyon da aynı siyasal merkezde buluştular. Sınıf mücadelesi açısından giderek etkisi zayıflayan bu yapılar “şeklen büyük, işlevsel olarak sınırlı” bir tablo yarattılar.
Bugün TÜRK-İŞ’in ürettiği “Ankara’da TÜRK-İŞ var” sloganı yerini, “Ankara’da direnen madenciler var; TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK nerede?” sorusuna bıraktı.
İşçi sınıfının, emekçilerin, emeklilerin ve demokratik kamuoyunun beklentisi; madencilerin, Migros işçilerinin ve BİRTEK-SEN gibi örgütlenmelerin fiili-meşru mücadele hattının doğru okunmasıdır.
1 Mayıs öncesi maden işçilerinin bütün haklarını kazanarak eylemlerini sonlandırmaları, kısa sürede bir avuç işçinin yazdığı tarihin yalnızca hak kazanmayı değil, çok daha fazlasını anlattığını gösterdi. Bu mücadeleden dersler çıkarmak, sınıf için mücadele edenlerin ve kafa yoranların işi olması beklentimizdir.
Bu pratikler DİSK açısından da bir imkân ve aynı zamanda bir yüzleşme fırsatı sunuyor. Bu fırsatın değerlendirilmesi, yalnızca sendikal yapıların geleceği açısından değil, işçi sınıfı mücadelesinin bütünlüğü açısından da kritik önemdedir.
Konfederasyonlara duyulan güvensizlik, bağımsız sendikal arayışları doğurdu. Ancak mevcut yasal ve siyasal koşullar, bu yapıların yetki almasını hayli zorlaştırıyor.
Bugün maden işçilerinin Ankara yürüyüşü bir kez daha gösterdi ki, emek mücadelesi yukarıdan değil aşağıdan kurulur. Sınıfın kaderini belirleyecek olan sendikal bürokrasi değil, direnen ve üreten işçilerin ortak iradesidir.
Böylesi bir küresel atmosferde, şirketler ile devlet arasındaki sınırların giderek silikleştiği, sermaye-devlet ilişkilerinin iç içe geçtiği bir yapı, Türkiye’de işçi sınıfının yeni bir militanlaşma sürecine yönelmesi gerektiğini işaret ediyor. Doruk Maden işçilerinin zaferle sonuçlanan Ankara eylemi ve farklı yerel direnişler de bu sürecin güncel ve somut ifadeleridir.
Son sözü direnenler söyleyecek
Dün fabrika bandı işçiyi hızlandırıyordu, bugün algoritmik sistemler benzer bir işlevi yerine getiriyor. Dün ustabaşı denetliyordu, bugün veri temelli izleme mekanizmaları devrede. Ancak artı değere el koyma ilişkisi kapitalist sistem açısından değişmiyor.
Bu nedenle işçi sınıfının emek mücadelesi, dönüşen koşulları da içerecek biçimde yeniden düşünülmelidir. Dün fabrika üretim süreçlerine karşı yürüyen işçi, bugün algoritmik sömürü biçimlerine karşı da mücadele alanlarında yer almak durumundadır. Çünkü emek mücadelesinin temel nedeni, üretim araçlarından bağımsız olarak varlığını sürdürmektedir.
Türkiye kapitalizmi, yeni rejimle birlikte güçlenen alt-emperyalist yönelimler ve İran Savaşı ekseninde şekillenen jeopolitik konjonktür nedeniyle, hem uluslararası hem de iç siyasal dengeler açısından yeni bir döneme giriyor. Bu durum, sınıfa ve toplumsal muhalefete yönelik daha kapsamlı müdahaleleri de beraberinde getiriyor.
Bu koşullarda, yerel eylemler arasında organik bir bağ kurulması ve bir direniş koalisyonunun oluşturulması önemli bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Bu birlik aynı zamanda ortak bir pratik ve tartışma zemini yaratma potansiyeline sahiptir.
Buna paralel olarak, sınıfın işyeri komiteleri temelinde havza, bölge ve kent ölçeğinde merkezi örgütlenmelerinin geliştirilmesi stratejik önem taşıyor. Pratiğiyle işçi sınıfına güven veren direnişçilerin öncülüğünde kurulabilecek bu yapılar, emek hareketinin yeniden yapılanmasının önünü açacaktır.
2026 1 Mayısı’nın, bu yeniden kuruluşun tarihsel ifadesi olması dileğiyle.
(SE/VC)






