“Sessiz dünya”yla 2003 karşılaştırması, krizler, savaşlar, Galata Köprüsü ve Taksim meydanı, bugüne düşen dersler..
Irak işgaliyle başlayan süreçten bugüne bakınca Ortadoğu’daki ve dünyadaki mevcut tabloyu anlamak artık devletlerin gizli ajandalarını deşifre etmeyi gerektirmiyor.
Çünkü bugün siyaset, örtük stratejilerle değil; açık, aleni ve içinde cebir ile tehdidi barındıran gaspçı politik akılla yürütülüyor.

1 MART TEZKERESİ
Tezkereden bugüne: Çöken düzen, sessiz dünya

1 MART TEZKERESİ
Tezkereden bugüne: Neo- liberalizm çöküşü - 2
Diplomasinin yerini giderek kaba kuvvet dili aldı. Donald Trump tarzı üslup, yalnızca kişisel bir siyaset biçimi değil; otoriter rejimlerin ortak dili ve yönetim kültürü hâline geldi.
Uluslararası düzen aşınırken, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında kurulan kurumlar, özellikle Birleşmiş Milletler, uzun süredir etkisizleşmiş durumda.
2003 Irak işgalinde tanık olduğumuz “önce yalan propaganda, sonra işgal” pratiği artık istisna değil, sistematik bir yönteme dönüştü.
Filistin’deki katliamı dünya halklarına adeta canlı yayınlar eşliğinde izleten bu küresel düzen; Küba’yı tehdit ederek, İran’a müdahale çağrıları yaparak, Latin Amerika ülkelerine baskı uygulayarak ve ticaret savaşlarını derinleştirerek insanlığa ağır bedeller ödetiyor.
Devletlerin şirketleşmesi ve siyasal gücün oligarkların elinde yoğunlaşması, dünyada yeni bir faşizm dalgasının yükselmesine zemin hazırlıyor.
Otoriter rejimler çoğalıyor; savaş, yalnızca dış politika aracı değil, iktidarın iç meşruiyet üretme mekanizmasına dönüşüyor.
Trump’ın Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu “yakalaması” yönündeki çıkışları ve Danimarka’dan Grönland’ı gasp etme arzusu da bu emperyal-haydut siyaset anlayışının güncel örnekleridir.
Bu müdahaleler, dünya halklarına açık bir mesaj veriyor. Venezuela üzerinden tüm halklara “teslim olun” çağrısı yapılıyor.
Günün krizine dair
Günümüz kapitalist sistemi, yalnızca konjonktürel dalgalanmalarla açıklanamayacak ölçüde yapısal bir kriz sürecinden geçmekte. Bu kriz ekonomik, siyasal ve ahlaki boyutlarıyla bütünlüklü bir çözülmeye işaret ediyor.
Gelir dağılımındaki derin eşitsizlikler ve servetin dar bir azınlıkta yoğunlaşması, küresel ölçekte belgelenmiş bir olgudur (Thomas Piketty, 2014).
Finansallaşmanın üretim alanı üzerindeki hegemonik konumu ve borç ekonomisinin yaygınlaşması, kapitalizmin üretken temellerini zayıflatıyor (David Harvey, 2005).
Neo-liberal model, 1980 sonrası dönemde sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve kamusal alanın daraltılması üzerinden şekillendi; ancak bu süreç orta sınıfın erimesi ve emek güvencesinin zayıflamasıyla sonuçlandı (Guy Standing, 2011).
Bu çerçevede neo-liberalizm eşitsizlik ve güvencesizlik üretiyor.
Ekonomik çözülme siyasal alanı da dönüştürüyor. Temsili demokrasinin aşınması ve yürütmenin merkezileşmesi, çağdaş demokrasilerin “post-demokratik” bir evreye geçtiği yönündeki tezleri güçlendirmektedir (Colin Crouch, 2004).
Devletin piyasa lehine yeniden yapılandırılması, kamusal egemenliğin zayıflamasına yol açtı; parlamenter denetim mekanizmaları etkisizleşti.
Bu durum, Wolfgang Streeck’in (2014) ifade ettiği biçimiyle, “demokratik kapitalizm” ile piyasa mantığı arasındaki gerilimin yapısal bir krize dönüşmesine işaret ediyor.
Sistem yalnızca ekonomik ve siyasal değil, aynı zamanda etik bir meşruiyet krizi de yaşıyor. İnsan haklarının seçici biçimde uygulanması ve savaşın normalleşmesi küresel düzenin normatif temellerini aşındırıyor.
Zygmunt Bauman (2000), modernliğin “akışkan” evresinde güvencesizliğin ve dışlanmanın sistematik hale geldiğini belirtir.
Göçmenlerin ve yoksulların değersizleştirilmesi, bu akışkan güvencesizlik rejiminin toplumsal tezahürüdür. Böylece kriz, sistemin etik meşruiyetini de zayıflatıyor.
Ancak bu çözülme, henüz alternatif bir küresel düzenin kurumsallaşması anlamına gelmiyor. Antonio Gramsci’nin ifadesiyle, “eski dünya ölürken yenisi doğmakta zorlanmakta; bu ara dönemde çeşitli canavarlar ortaya çıkmaktadır.”
Bu bağlamda kriz küreseldir; fakat alternatif henüz örgütlü değildir.
Dünya kapitalist sisteminin geleceğinde Çin–ABD rekabeti belirleyici olacaktır.
Çin’in yükselişi, NATO’nun geleceği, Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’nin İran’a savaş hamlesi, nükleer silahların yayılması, yapay zekânın ve kripto paraların sistem içindeki rolleri önümüzdeki dönemin kritik başlıklarıdır.
Gelecek pedofilli hissiyatlı erkek burjuvaziye bırakılamaz
Teknoloji sermaye adına belirleyici güç olacaktır.
Yapay zekâ, biyoteknoloji ve savunma teknolojileri ticaret savaşlarının merkezine yerleşecektir.
Küresel kapitalist sistemin geleceği belirsizdir. Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin nasıl bir “uzlaşı” ile sonuçlanacağı ve rekabetin hangi düzeyde sertleşeceği henüz net değildir.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk, açlık ve savaş politikalarının yanı sıra biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi ve ekosistemin çöküşü hızla devam ediyor.
İşçi sınıfı yeni bir emek enternasyonalizmi yaratabilecek mi?
Neo-liberalizm çözülürken yerine ne gelecektir?
Daha otoriter ve güvenlik merkezli bir kapitalizm mi?
Bu sorulara yanıt oluşturabilmek o kadar kolay değil. Beklentimiz işçi sınıfının, işsizlerin, gençlerin, bilim insanlarının, kent yoksullarının, ekoloji mücadelesi yürütenlerin, kadın, LGBT+ ve çocuk hakları mücadelelerinin bu sorulara yanıt üretecek siyasal zemin yaratması için harekete geçmesidir. Bu nedenle geleceğimizi Epstein dosyasının baş aktörleri olan Pedofili hissiyatlı erkek politikacılara ve erkek burjuvaların insafına bırakamayız.

'Sessiz Dünya' ile 2003’ün karşılaştırması
Bugün tablo farklıdır: Ortak mücadele zeminleri zayıfladı. İttifaklar daha çok seçim merkezlidir. Sokak siyaseti yerel ve parçalıdır. 2003’teki geniş çaplı kolektif irade ile bugünkü dağınıklık arasındaki fark, sadece örgütsel değil; politik, psikolojik ve kültüreldir.
1 Mart süreci, toplumun kendisini siyasal özne olarak hissettiği bir momentti.
Bugün ise siyaset çoğu zaman seyirlik bir alana dönüştü.
Yeni rejim üzerinde politik olarak etkili olabildiği kitlerin demokratik muhalefetle buluşmasının önünü kesen önlemler almayı bugün için ihmal etmiyor.
Gezi direnişinde demokratik muhalefet hangi dersleri çıkartması gerektiğini henüz ortak bir akılla değerlendirmekten yoksunken, Yeni rejimin 1 Mart savaş karşıtı hareket ve gezi direnişindeki tökezlemesinin önlemlerini aldığını düşünüyorum.
İsrail’in gerçekleştirdiği ve devam eden Filistin katliamında ABD emperyalizmine karşı Ortadoğu’da devletlerin tutumu ile halkların vicdanı ve tarafı tam zıt politik tercihlerde olduğunu söylemeye dahi gerek yoktur.
Türkiye’nin dış politikasında ABD ile ortaklık stratejisi ortada dururken buna karşı etkili bir muhalefetin çıkmamasının nedenini doğru tespit etmek demokratik muhalefet açısından önemlidir.
İsrail’in soykırımı niteliğindeki katliamına tüm dünyadan halklar karşı çıkmaya çalıştı. Üniversiteler önemli tepkiler verdiler. Türkiye ve Ortadoğu’da maalesef etkisiz tepkiler ve açıklamaların dışında büyük bir sessizlik olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Emekçilerin meydanı Taksim’e karşı rejimin meydanı Galata Köprüsü
İki yıldır Galata Köprüsü üzerinde gerçekleştirilen kitlesel gösteri ne anlam taşıyor?
Yeni rejim, bu kitlesel eylemi devlet olanaklarıyla örgütlerken, Filistin meselesinde duyarlı kitleleri denetim altında tutmayı ve onların muhalefet hareketlerine katılmasının önüne geçmeyi amaçlıyor.
Her yıl tekrar edilen bu organizasyonla rejim, sivil destekçi kitleleri kendi politik zemininde saflaştırıyor. Böylelikle hem ABD ile stratejik ilişkilerine gölge düşürülmüyor, hem de Filistin halkına sahip çıkma görüntüsünü veriliyor.
Dahası emekçilerin ve demokratik muhalefetin yıllardır mücadele alanı olan Taksim Meydanı’na karşı iktidar kendi meydanını da ilan etti.
Bugüne düşen ders
Yeniden aynı Savaş Karşıtı Koordinasyonu kurmak bugün mümkün olmayabilir.
Ancak 1 Mart’ın gösterdiği üç temel ders hâlâ geçerlidir:
- Meşru toplumsal baskı rejimi etkiler.
- Tarihin olumsuz akışı kırılabilir.
- Bugünün “sessizliği” kalıcı olamaz.
1 Mart’ta her yerde, 1 Mayıs 2010’da Taksim’de, 2013 Haziran’ında Gezi’de ve 2025 19 Mart’ta Saraçhane’de ortaya çıkan toplumsal enerji kendiliğinden kaybolmaz; şu an yalnızca örgütsüzdür. İnanç ve özgüvenle umudu örgütleme inadını taşıyanlarla su yeniden yolunu bulacaktır.
Sonuç
Siyasi iktidarın demokratik muhalefeti tasfiye etmek amacıyla sürdürdüğü hukuksuzluklar devam ederken, demokratik Kürt hareketini “sen dur, görüşüyoruz” politikasıyla oyalayarak zaman kazanmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz.
Adının ne kadar “barış” olduğu muamma olan, dönülmesi zor bir virajda ilerliyoruz; bu süreç, siyasi tarihimizin belki de en belirsiz yolculuğudur.
Yapılması gereken, siyasi iktidarın ayrıştırma politikalarını boşa çıkaracak en geniş demokratik koalisyonu kurmaktır.
1 Mart 2003’te savaş tezkeresinin TBMM’den geçmesini engellemek Türkiye’de demokratik mücadelenin siyasi iktidara karşı kazandığı nadir anlardan biridir.
O gün savaş engellenemedi, Irak işgali durdurulamadı. Ancak Türkiye’nin savaşa fiilen katılması engellendi.
Geçmiş deneyimleri hatırlamak, bugünkü dağınıklığa karşı hafızayı diri tutmaktır. Hafıza, siyasal mücadelede en güçlü direnç alanıdır, geleceği kurma cesaretidir.
(Mİ)






