Bu yazı yayına hazırlanırken, 1 Mart tezkeresinin yıl dönümünün arifesinde (28 Şubat 2026), 23 yıl sonra dünya yine benzer bir eşiğe geldi. Bu kez bütün dünya adeta sessiz sedasız beklerken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı haberleri gündeme düştü. Emperyalist saldırganlığın karakteri değişmedi; değişen, ona karşı yükselen sesin gücü oldu. 2003’te milyonlar “savaşa hayır” diyebilirken, bugün aynı netlikte ve yaygınlıkta bir itirazın ortaya çıkmaması, dönemin en çarpıcı farkı olarak karşımızda duruyor.
“İran’da Savaşa hayır’’ haykırışı ile içeriği aynı olan yazımıza devam ediyorum…
Irak’ın işgali ve Türkiye… Savaş karşıtları öncülüğünde Sokak Meclisi nasıl durdurdu, öncesinde ve sonrasında neler oldu? Kim nasıl tavır aldı? Meclis tutanakları neden hala gizli?
Üç günlük bu dizi 2003’te 1 Mart tezkeresine karşı Savaş Karşıtı Hareketin deneyimini yalnızca geçmişe ait bir olay olarak değil; bugünkü “Sessiz Dünya”nın anlaşılmasında tarihsel referans olarak yeniden değerlendiriyor.
Çünkü tarihsel hafıza, siyasal mücadelelerin sürekliliğini sağlayan en önemli direnç alanlarından biridir. Soğuk Savaş sonrası dönemde “Pax Americana” olarak tanımlanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli küresel kapitalist sistem, bugün hem jeopolitik rekabet hem de içsel meşruiyet krizleri nedeniyle çözülme sürecine girmiş görünüyor.
Devlet ile şirket çıkarlarının iç içe geçtiği, güvenlik söyleminin ekonomi-politik stratejilerle bütünleştiği ve savaşın yeniden olağan bir yönetim aracına dönüştüğü bir döneme tanıklık ediyoruz.
2003 Irak işgali bu dönüşümün kırılma anlarından biri. 1 Mart 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde reddedilen tezkere, yalnızca bir dış politika tercihi değil; küresel hegemonya stratejileri ile ulusal demokratik irade arasındaki gerilimin somutlaştığı tarihsel bir momenttir.
ABD’nin “önleyici savaş doktrini” ile ilan ettiği yeni güvenlik paradigması, sonraki yıllarda “büyük güç rekabeti” ve “Amerika öncelikli güvenlik” yaklaşımlarıyla farklı biçimler alsa da özünde küresel güç projeksiyonunun sürekliliğini koruyor.
Çalışma üç bölümden oluşuyor.
Birinci bölüm: Tezkereden Bugüne: Çöken Düzen, Sessiz Dünya ve savaş karşıtı hareket
İkinci bölüm: Neo- liberalizm çöküşü
Üçüncü bölüm: Otoriter Rejimlerin İktidar Güvencesi: Savaş ve Saldırganlık
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarınca 25 Şubat 2003'te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) gönderilen ve reddedilen 1 Mart 2003 tezkeresinin ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” idi.
TBMM’nden başlığa uygun geçen tezkerenin içeriği ise, Anayasanın 117. maddesine atıfta bulunarak ABD askerlerinin ve koalisyon güçlerinin Türkiye'de konuşlanması sağlanarak, Irak'a kuzeyden yapılacak müdahalede devreye girmesi hedefliyordu.
Ayrıca Türkiye askerlerinin Irak'a veya diğer ülkelere gönderilmesine olanak sağlayarak, Türkiye'nin koalisyon güçlerine askeri destek vermesinin önü açılacaktı.
Tezkere için TBMM’de 1 Mart 2003’te yapılan gizli oturumda 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy kullanıldı. Savaş isteyenler çoğunluk olduğu halde tezkerenin kabulü için gerekli teknik sayıya ulaşılamadı.
Bu karar, yalnızca bir dış politika tercihi değildi. O gün, savaş politikalarının bir parçası olma baskısına karşı, toplumsal iradenin gücü somut olarak yaşandı.
Küresel güç dengelerinin en sert biçimde dayatıldığı bir dönemde, Türkiye’nin savaşa doğrudan katılımı savaş karşıtı hareketin direnişi öncülüğünde engellendi.
Elçilikten KESK’e Gelen Telefon
KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) savaş karşıtı hareketin en önemli bileşeni konumundaydı. Hareketin koordinasyonunda en ön safta yer aldı. Demokratik kitle örgütleri ve sivil inisiyatiflerin Irak işgaline karşı yürüttüğü kitlesel direnişi birlikte örgütlüyorduk.
Elçiliklerin KESK’ten zaman zaman çalışma yaşamına ilişkin bilgilenme babında görüşme talepleri olur. Ancak ABD Büyükelçiliği’nden randevu talepli gelen telefonunun zamanlaması ‘manidar’ diyeceğimiz günlere tekabül ediyordu.
ABD’nin Irak işgali için her şey hazırdı, sadece TBMM’nin savaş tezkeresinin onaylanmasını engelleme ihtimali olan savaş karşıtı hareketin etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu.
Yetkiliyle toplantı
KESK Merkez Yürütme Kurulu randevu talebini kabul etti ve görüşmeye Genel Sekreterimiz Mustafa Avcı ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyemiz Mustafa Ecevit ile katıldık.
Toplantı Eğitim Sen Genel Merkezi’nde gerçekleşti. ABD Büyükelçiliği’nin görüşme amacı toplumun tüm kesimlerine yayılan bu güçlü savaş karşıtı dalgayı kırmak ve KESK’i etkilemek olduğu kısa sürede anlaşıldı.
Görüşme diplomasi sınırlarını zorlayan ‘sert’ tartışmalara neden oldu. Örgütümüz adına ABD’nin emperyalist yayılmacı politikalarını net olarak ortaya koyduk ve Irak işgalinden vaz geçmelerini yüzbinlerce insanın öldürülmesinin insanlık suçu olduğunu ifade ettik.
Irak’a demokrasi getirecekleri söyleminin doğru olmadığını bu nedenle Savaş Karşıtı Hareketin mücadelesine davam edeceğini bir kez daha sözlü olarak tebliğ ettik.
Elçilik yetkilisi ABD hakkında ön yargılı olduğumuzu görüş ve düşüncelerimize katılmadığını ifade etti ve KESK Genel Başkanı olarak beni ABD’ye davet etti. Düşüncelerimin bu ziyaretten sonra değişeceğini ifade etti.
Bu daveti tek şartla kabul edeceğimi belirttim. ‘’Davetinizi kabul ederim, Washington’da, Beyaz Saray önündeki savaş karşıtı harekete katılırım” deyince toplantı sona erdi.
Bu tavır; o dönemde KESK’in ve tüm demokratik kitle örgütlerinin sergilediği anti-emperyalist duruşun ne kadar sarsılmaz, örgütlü ve ilkeli olduğunun en somut örneğiydi.
1 Mart sabahı on binlerce KESK üyesi ve yüz bini aşkın savaş karşıtı gösterici Ankara’da Kızılay–Sıhhiye Meydanı’nda âdete savaş cephesini kuşattı.
Savaş karşıtı hareket
1 Mart 2003 tezkeresi yalnızca bir parlamento oylaması değildir. O gün, Türkiye’de toplumsal muhalefetin devlet politikası üzerinde somut ve ölçülebilir bir etki yarattığı nadir tarihsel anlardan biridir. Toplumsal basıncın siyasal alana yansımasıdır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında asıl dikkat çekici olan, tezkerenin reddedilmesinden çok, o sonucu mümkün kılan toplumsal eylemin niteliğidir.
Eylemi anlamlı kılan savaşa hayır diyen Bir vicdan koalisyonunun ortaya çıkmasıdır. Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu yalnızca sol-sosyalist çevrelerin değil; İslamcıların, liberallerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, insan hakları savunucularının ve bağımsızların ortaklaştığı geniş bir vicdan zeminiydi.
Bu durum Türkiye siyasal tarihinde nadir görülen bir olgudur:
İdeolojik sınırlar geçici olarak askıya alındı. “Savaşa hayır” asgari müşterek haline geldi.
Devlet politikası ilk kez bu ölçekte toplumsal denetime tabi tutulmuştur.
Bu geniş birliktelik, hareketin meşruiyetini artırdı, iktidar milletvekilleri üzerinde doğrudan bir baskı oluşturdu.
Sokaktan Meclis’e
1 Mart sürecinde sokak ile Meclis arasında doğrudan bir bağ kuruldu.
Fakslar, SMS’ler, telefonlar, e-postalar; meydanlardan cami avlularına uzanan çağrılar tek tek milletvekillerine de ulaştı.
Bu, klasik protesto biçimlerinin ötesinde savaşa hayır diyenlerin siyasal kuşatmasıdır. Milletvekilleri yalnızca parti disiplinine değil, Halkın vicdani çağrısına muhatap oldular.
Devlet geleneği ile toplumsal irade arasındaki gerilim Türkiye’de dış politika ve güvenlik meseleleri genellikle “devlet aklı” alanı olarak görülür.
Savaş karşıtı hareket bu anlamda ‘’devletin aklını’’ çelmiştir. Bu nedenle 1 Mart’ta ortaya çıkan hareket yalnızca savaş karşıtı bir başarı değildir;
Aynı zamanda demokratik siyaset açısından bir eşiktir.
Tezkere öncesi
11 Eylül 2001 Salı günü, American Airlines’a ait iki uçak New York’te Dünya Ticaret Merkezi’nin ofislerinin bulunduğu İkiz Kulelere, bir uçak Washington’a Pentogan binasına saldırdı. Kaçırılan dördünce uçak yolda düştü.
Saldırılarda yolcular, saldırganlar dahil 2996 kişi öldü. Daha sonra FBI hava korsanlarının Usama Bin Ladin’in liderliğindeki el-Kaide bağlantılı olduklarını açıkladı.
Katliamdan bugüne 25 yıl geçse de saldırının politik hedefleri ve siyasi sonuçları üzerine tartışmaları hala sürüyor, tüketilemedi.
İkiz Kulelere saldırının yeni dünya düzenin tasarımı için önemli bir başlangıç olduğuna ilişkin tartışmaları da güçlendirdiğini söyleyebiliriz. ABD saldırıların üzerinden bir ay bile geçmeden Koalisyon güçlerinin desteğiyle Afganistan’ı işgal etti. ABD Başkanı George W. Bush idi.
Bu bölümde, 11 Eylül saldırasından söz etmemin nedeni ABD’nin Afganistan’ı işgal gerekçesinin siyasal sonuçlarını ortadan kaldıran bugünkü gelişmelerdir.
29 Şubat 2020'de ABD yönetimini Katar'ın başkenti Doha'da Taliban ile yaptığı anlaşma kapsamında 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm askerlerini Afganistan'dan çekmeyi taahhüt etti.
AKP için yol kazası
Bu taahhüt o günden bugüne Ortadoğu’daki gelişmelere baktığımızda Doç. Dr. Arzu Yılmaz’ın dikkat çektiği Afganistan’dan Suriye’ye uzanan bir Sünni eksenin inşa edildiği bir tabloyu görebiliyoruz.
Kürtlerin seküler çizgisi artık avantaj değil, tersine bir dezavantaj olarak görülüyor. ABD’nin o gün için anlam verilemeyen politik tutumuna Suriye’nin Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm’a (HTŞ) teslim edilmesi ile çok önceden tasarlanan stratejisine pratik olarak açıklık getirmiş oluyor.
Tezkere döneminde ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı diplomatik ve askeri baskıyı, Türkiye’de iktidara yeni gelen AKP’nin iç siyasi dengelerini ve dış politikada askeri, hukuki ve ekonomik pazarlık sürecinin etkilerini değerlendirebiliriz.
AKP 24 yıllık iktidarında geçirdiği evrimle ABD’nin hem Ortadoğu’da uygulamaya koyduğu stratejiye hem de yenidünya düzeninin ürettiği belirsizlik rejimlerine uyum sağlamaktaki mahareti aşikar.
Burada 1 Mart 2023 tezkeresinin TBMM’den geçmemesi AKP açısından sadece bir yol kazası olarak değerlendirilebilir.
Gizli oturum tutanakları
1 Mart 2003’te TBMM de yapılan gizli oturum tutanakları açıklanmadı, gizli oturum yapılalı 23 yıl oldu, süre dolduğu halde gizlilik kararı henüz kaldırılmadı.
Gizli tutanaklar açıklanırsa o günkü oturumda kim ne söylemiş hep birlikte aydınlanacağız. Oturumla ilgili değişik vesilelerle duruma dair açıklamalar yapılmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir yurt dışı gezisinden dönerken, uçakta gazetecilere şöyle demişti:
“Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz. Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım, karşı olanlar bunu açıkça söylemediler. Birileri de gizli kulisler attılar. O insanların kimler olduğunu araştırır bulursunuz.
“1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresi ilk anda geçseydi, Türkiye masada olacaktı... Ufku görmek çok önemli. Şimdi Suriye’de bu iş ancak bir yere kadar böyle gider. Bir yerden sonra böyle gitmez. Hassasiyetlerimizi Türkiye olarak korumak zorundayız.”
AKP’deki tezkere ayrışması
Tezkere günlerinde Başbakan, daha sonra cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün tezkereyi savunduğu biliniyor.
Gül’ün o yıllardaki danışmanı Ahmet Sever “Abdullah Gül ile 12 Yıl” kitabında şöyle diyor:
“Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu.
“Recep Tayyip Erdoğan ise tezkerenin mutlaka Meclis’ten geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) grubu ve lideri Deniz Baykal da tezkereye karşı sert tutum alan liderlerdendi.
Savaş karşıtı hareketin örgütleyicisi KESK, DİSK, TTB ve TMMOB olarak Eski Başbakan Yardımcısı ve AKP kurucularından Ertuğrul Yalçınbayır ile görüşüyorduk. Yalçınbayır’ın AKP içerisinde tezkere karşıtlığını örgütleyenlerdendi.
Yalçınbayır 1 Mart tezkeresi reddedilince Erdoğan’ın otoritesinin ABD nezdinde sarsıldığını söylemişti.
”Parlamenter sisteme saygı gerekir. Parlamento’nun bu konuda verdiği karar hem Birleşmiş Milletler şartına hem de Anayasa’ya uygundur. Bu hukuka uygunluğu hala eleştirmek çıkarla ilgilidir.
“Prestiji sarsılan Erdoğan, Siirt’ten milletvekili seçildikten sonra 59. hükümet olarak ilk yaptıkları iş Meclis’e Irak tezkeresini getirmek oldu. 20 Mart’ta tezkere bu kez geçti. Geçtikten sonra ABD, Türkiye’nin iznini kabul etmedi. Irak kabul etmedi. Hala bunda direnmek yanlış.”
O günden bugüne ABD ile stratejik ortaklık ilişkisini hiçbir zaman gözardı etmeyen siyasi iktidar bugün aynı siyasi çizginin güvencesi olduğunu ABD’ye kanıtladı diyebiliriz.
Yarın: 1 Mart 2003 Tezkeresi/ 2
Tezkereden bugüne: Neo- liberalizm çöküşü







