Hepimiz denk geliyoruz. Sokakta, metroda, dolmuşta, parkta, markette kısaca ortak yaşam alanların her yerinde insanların yüzlerine baktığınızda ağır bir kasvet göze çarpıyor. Bu durumu tarif etme gafletine düşmeyeceğim. Çünkü durumun nedenleri bilimsel olarak rakamlara döküldü. İstanbul Politikalar Merkezi’nin (İPM) hazırladığı “Türkiye Toplumsal Psikolojik Esenlik Raporu 2025”, (Nebi Sümer & Zafer Yenal imzalı) geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Rapor uykusuz kalan, depresyonla yaşayan, kaygıyla günü geçiren Türkiye toplumunun önemli bir röntgenini çekmiş diyebiliriz. Çünkü rapordaki verilerin gerçekte bize söylediği şu: Gençlerin hayatı elden kayıp gidiyor, emekliler yaşamıyor, herkes yarınlardan korkar hâle gelmiş. Ve tüm bunlar iktidar politikalarıyla üretilen, derinleştirilen meseleler…
Raporun detaylarına bakacak olursak, çarpıcı birkaç başlıkla durumu belirtebiliriz.
Raporun en önemli tespitlerinden biri Gallup Küresel Duygular Barometresi’nden yola çıkarak ifade ettiği “Türkiye, dünyada en az gülümseyen ülkedir,” tespiti. Rapor, 2016 yılından itibaren Türkiye’de “derinleşen bir mutsuzluk” yaşandığını söylüyor. Mesele sadece stresli veya öfkeli olmamız değil; pozitif duyguların, yani hayattan keyif alma, neşelenme, yeni bir şey öğrenme heyecanının yapısal bir çöküş yaşamasıdır. Durum adeta zamana yayılmış bir bitkisel yaşam moduna benziyor.
Raporun ilginç tespitlerinden bir diğeri “Asimetrik Refah” kavramı. Legatum Refah Endeksi verilerine göre Türkiye; fiziksel altyapı, yollar ve temel yaşamsal koşullarda dünyada 50. sıralardayken; kişisel özgürlüklerde 152., güvenlikte 147. ve sosyal sermayede 137. sıraya çakılıyor. Bu devasa uçurum şu anlama geliyor: Binalarımız, yollarımız ve köprülerimiz olabilir ama o binaların içinde özgürce yaşayamıyoruz, o yollarda güvenle yürüyemiyoruz veya seyahat edemiyoruz.
Türkiye toplumunda ilişkiler sıcaktır, güven fazladır, efsanesi de yıkılmış raporda. Çünkü raporda başkalarına duyulan genel güven yüzde 14 ile dünya sonuncuları arasında. Ülkede geleneksel sığınak olan “aileye tam güven” bile son yıllarda 13 puan erimiş. Rapor bu durumu güzel bir cümleyle özetliyor: “Aile var ama toplum yok”. Ailenin bugünlerde nasıl var olduğu, nasıl algılandığı malum. Sokaktaki insana, kurumlara, hukuka güvenmeyen bireyler, sadece kendi dar aile çemberine sıkışmış durumda ve bu dar çember, artan ekonomik ve psikolojik krizlerin yükünü artık taşıyamıyor. Tablo özetle bu…
Çok önemsediğim ve gerçekten büyük bir mesele olarak önümüzde duran bir diğer çıktı da kumar, bahis ve hapishanelere dair. İnsan duygusu, yasaklarla veya ekonomik krizlerle sıkıştırıldığında bir yerden patlar. Türkiye bu ortamın en iyi yeşerdiği yerlerin başında geliyor. Nasıl mı? Türkiye’de antidepresan kullanımı 2010-2023 yılları arasında yüzde 86 artmış. Gençler, yasal ya da yasa dışı bahis batağına sürükleniyor; kumar bağımlılığı başvuruları sadece birkaç yılda yüzde 180 oranında fırlamış. Bu oran sadece ölçülebilen, resmi rakamlar. Gerçek, bunun katbekatıdır. Hapishaneler kapasitesinin çok üzerinde, doluluk oranı yüzde 132'yi geçmiş. Nüfusun yarısı WHO-5 psikolojik sağlık kriterlerine göre “düşük esenlik” veya depresyon riski eşiğinde. Emeklilerin yüzde 65,7’si hayatta kalabilmek için hâlâ çalışmak zorunda. Genç kadınlarda ise “ne eğitimde ne istihdamda” olma oranı OECD’de zirvede.
Bu acı gerçeklerden iktidar bir ders çıkarıyor mu? Yok… İşi gücü bu verileri manipüle etmek.
Işığı yakacak güç
Raporda daha birçok detay yer alıyor. Sonuç olarak raporun Türkiye ruh haline dair sunduğu nihai teşhis, “Verimsiz Mutsuzluk Rejimi” gibi bir olguya tekabül ediyor.
Bu kavram, Türkiye’nin güncel siyasal panoramasını iyi bir şekilde özetliyor. Toplum, içinde bulunduğu ekonomik adaletsizlikten, liyakatsizlikten ve otokratikleşmeden (V-Dem endeksine göre 2007’den bu yana liberal demokraside yüzde 74’lük bir gerileme yaşandı) derin bir acı çekiyor. Ancak bu mutsuzluk ne bir ortak mücadele hattına ne bir kolektif dayanışmaya ne de sistemi dönüştürecek politik bir enerjiye dönüşüyor. Çünkü mevcut rejimin en önemli iki kozu “öngörülemezlik” ve “korku”dur. Bunları sıradanlaştırdı. Gücü kendine yetenler de ülkeyi terk ediyor.
Bugün iktidarın Türkiye’ye yaşattığı şey basit bir enflasyon veya döviz krizi değil. Bu, tüm değerlerin yıkımıdır. Ülke bir “bekleme odasını” andırıyor; kimse mevcut durumdan memnun değil, ancak kimsenin ışığı yakacak gücü de kalmamış. Rapor bunu teyit ediyor.
Bence siyaset yapıcılar ve muhalefet bu raporu iyi okumalı. Çünkü sayfalarca bahsedilen bu çöküş, yalnızca psikiyatri biliminin konusu olamaz, doğrudan siyasetin asli konusudur.
İktidara göre toplumsal iyileşme; inşaat projeleri ve bitmeyen vergilerle gelecek. Geçiniz…
Raporun da ortaya koyduğu üzere adalet, özgürlük, liyakat ve adil bölüşüm dışında bir çare yok… (SB/TY)






