Gabriel García Márquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanında, dünyanın geri kalanından kopuk, uzun yolculuklar, bataklıklar ve aşılmaz dağlarla çevrili bir kasaba olarak doğar Macondo. Kurucusu Jose Arcadio Buendia, medeniyete ve dış dünyaya ulaşacak bir yol bulmak umuduyla çıktığı umutsuz keşif yolculuğunun sonunda, denize ulaştığını sansa da işler pek öyle gitmez. Etraflarının geçit vermez engellerle çevrili olduğunu anladığında, derin bir çaresizlikle eşine şöyle der: “Artık buradan hiçbir yere gidemeyiz. Bilimin nimetlerinden nasiplenmeden, burada ömrümüzü çürüteceğiz”. Dünyanın bir ucunda, kendi kaderine ve 100 yıllık bir yalnızlığa mahkûm edilen bu kent, nihayetinde rüzgârlarla savrulup insanların hafızasından silinmek, tarihten kazınmak yazgısıyla baş başa kalır. Tüm hikâye de bunun üzerine ilerler.
Öte yandan Jose Saramago’nun “Yitik Adanın Öyküsü” romanı misali, İber Yarımadası’nın Avrupa’dan tamamen kopup gitmesini anlatması da değinmek istediğim bir başka bağlam.
O koskoca yarımada, okyanusun ortasında sürüklenen yitik bir ada, “denizde yüzen bir toprak parçası gibi” başıboş kalır ve açık denizlere doğru hareket eder. Sınırlar yıkılır, yollar bir anda okyanusun devasa sularına açılır, Avrupa ile bağlantıyı sağlayan tüm elektrik kabloları kopar ve yarımadanın üzerine korkunç bir karanlık çöker.
Edebiyatın büyülü sayfalarından bugüne geldiğimizde karşımıza bu “büyülü gerçekliği” aratmayacak bir durum var. Maalesef kurgunun bittiği yerde gerçeğin en acı, en çıplak hali başlıyor.
Bugün tarih 2026... Türkiye’nin bir ucunda, haritalarda yeri, sınırları belli olan ama şu an “ulaşılamayan” bir şehir var: Hakkâri. Navigasyonda olup gerçekte olmayan bir şehir bu.
11 Nisan’da yaşanan bir heyelan, Hakkâri-Van yolunu tamamen kapattı. Birkaç saatlik, birkaç günlük bir kesinti değil bu; haftalar geçti, günlerdir ne o yol açılabildi ne de alternatif bir güzergâh yaratılabildi. Daha düne kadar da kapalı idi, vatandaşların görüşlerine ve güncel habere de şu linkten ulaşılabilir. Coğrafi yapısı gereği dış dünyayla neredeyse tek bağlantısı bu olan şehir, havalimanının da tadilatta olmasıyla birlikte gökyüzüne de kapılarını kapatmış durumda. Tıpkı İber Yarımadası’nın Avrupa’dan yavaş yavaş kopup uzaklaşması gibi, Hakkâri de ülkenin geri kalanından yalıtılmış, yeryüzünün geçit vermeyen duvarları arasında kendi yalnızlığına terk edilmiş durumda. Yani 2026 Türkiyesi’nde bir şehir teorik olarak var; ama pratikte yok. Saramago yazsa abartı derler…
Cezalandırma mı?
Bir şehrin her yerle, herkesle olan ilişkisinin bıçak gibi kesilmesi, yaşamın o doğal, gürül gürül akışının aniden durması ne demektir? Macondo, uykusuzluk hastalığına yakalandığında, salgını dışarıya taşırmamak için kendi kendini karantinaya almış, kasabaya yaklaşan yabancıların boyunlarına çan takarak onları izole etmişti. Onlarınki, bilinmeyen bir hastalığın getirdiği mecburi bir tecritti. Peki 21. yüzyılda Hakkâri’nin yaşadığı bu yalnızlık tecridi nedir? İnsanlar, yaşlılar, çocuklar, ellerinde çantaları ve valizleriyle, dökülen dağ yamaçlarından kendi çabalarıyla aşmaya, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Yok canım o kadar da değil diyorsanız, şu haberdeki görüntüye bakabilirsiniz. Hayatın normal akışına indirilen bu dehşet verici kesinti yüzünden, Van’a tedaviye gitmesi gereken ağır hastalar yollarda bekliyor, sağlığa, şifaya ulaşamıyor. İşler durmuş, yolculuklar iptal ediliyor, umutlar o heyelan toprağının altında eziliyor. Macondo’da insanlar bir süre sonra aynalara bakmayı bırakıp eşyaların isimlerini ve geçmişlerini unutmuşlardı. Acaba ilgililer, sorumlular, Hakkâri’yi de o unutkanlık girdabına mı terk etmek istiyorlar? Unutulsun mu istiyorlar burası?
Geçmiş yıllarda da benzer acılar, kapanmalar yaşanmış olmasına rağmen, hiçbir kalıcı önlem alınmadı, hiçbir ders çıkarılmadı. Haliyle insan “bu bir cezalandırma” diyor. Kaderine terk etmenin kaç açıklaması olabilir? Bakanlık, Valilikler ve sorumlular haftalardır bu büyük trajediye dönüp bakmıyor, duymuyor bile. En son Valilik açıklaması da “açtık bir süre”, sonra yine kapattık. Çünkü heyelan devam ediyor. Ee heyelan bin yıllardır var, bitmesini mi bekleyeceğiz?
Yüzyıllık Yalnızlık’ta kurgulanan mekân olan Macondo’nun en önemli özelliği aslında tarihten silinen bir yer olması, buna dönüşmesi. Şiddet vardır ama olmamış diye kayda geçer.
Bir şehri görmezden gelmek, o şehri haritadan silmez; sadece o şehre yaşatılan cehennemi daha da acımasız kılar. Bugün Hakkâri halkı da en temel sağlık haklarından, haklarından kısaca insani haklarından mahrum bırakılarak adeta aynı yok oluşa, aynı sessiz çürümeye itilmek isteniyor. Bir şehre haftalardır yolun gidemiyor oluşu basit bir mesele değildir. Gerçekten korkunç bir durum. Hakkâri, Avrupa’dan ayrılıp sulara kapılan kimsesiz, yönünü kaybetmiş ve yitik bir kara parçası mı? Hakkâri Macondo mu?
Yetkililer bari buna cevap versin.
Durum gerçekten de “Mahvedici Melek” filminin sahnesine dönmüş durumda. Film, bir grup insanın kaldığı evden çıkamayışını anlatıyor. Kapı var, açıktır. Pencere var, açıktır. Ama odadan bir türlü çıkılamıyor. Görünürde Hakkâri’de de yol var, kapı var, geçit var ama çıkılamıyor. Öylece bekleniyor.
Hakkâri insanı, vekilleri, kendi seslerini o kapalı yolların ardından duyurmaya, günlerdir süren bu dehşet verici ihmalkârlığın hesabını sormaya devam ediyor. Birileri artık duysun… (SB/TY)






