Post-İran denkleminde hızlanan bilek güreşi
Ortadoğu jeopolitiği, geçmiş yılların katı sınırlarla çizilmiş Soğuk Savaş dönemi ittifaklarını ve keskin ideolojik bloklaşmalarını geride bırakarak, pragmatizmin ve jeopolitik akışkanlığın egemen olduğu tamamen yeni bir mimariye bürünerek yol alıyor. 2026’dan bakınca Ortadoğu’yu tek bir “bölge” gibi değil, birbirine bağlanmış kriz havzaları gibi okumak daha sağlıklı gibi. Günümüzde bölge siyasetini okurken, devletlerin etrafında kümelenebileceği “merkezi ve tartışmasız” bir hegemonyanın bulunmadığı görülebilir. Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve İran gibi başat aktörler, birbirleriyle hem rekabet eden hem de çıkarları sık sık örtüşen karmaşık ilişki ağlarına sahipler. Bu nedenle, medyada veya siyasi söylemlerde zaman zaman “yeni eksenler” veya “üçlü/dörtlü ittifaklar” kurulduğundan bahsedilse de sahadaki gerçeklik bunların uzun ömürlü ve yapısal ittifaklar olmadığını gösteriyor. Ülkeler artık tüm güvenlik ve diplomasi yatırımlarını tek bir küresel aktöre (özellikle ABD’ye) adamak yerine; Çin, Rusya, Orta Güçler ve BRICS gibi yapıları da denkleme katarak stratejik özerkliklerini genişletmeyi, ulusal çıkarlarına hizmet eden geçici ve konu odaklı “çoklu ortaklıklar” kurmayı tercih ediyor. Artık bölgesel güç; geleneksel toprak büyüklüğü veya nüfus yoğunluğundan ziyade, finansal yetkinlik, esnek manevra kabiliyeti ve yatırımları yönlendirebilme kapasitesi üzerinden tanımlanmaktadır.
Bir ülkenin enerjide ortak hareket ettiği bir komşusuyla, güvenlik meselelerinde karşı karşıya gelmesi bu yeni esnek diplomasi ağının en belirgin örüntüsüdür. Türkiye, bu jeopolitik akışkanlıkta kapalı bloklara girmeyi reddeden, aynı anda Körfez ülkeleriyle normalleşirken Kuzey Afrika’da etki alanını genişleten ve tüm aktörlerle açık kapı diplomasisi yürüten esnek gücün en tipik temsilcilerinden biri. Çok uzağa gitmeden, mesela dün yayımlanan “Askerî ve Jeopolitik Perspektiften ABD/İsrail-İran Savaşı ve Türkiye” başlıklı Milli İstihbarat Akademisi raporu da “Yeni dönemde savaşı, sadece en güçlü orduya sahip olan değil; verisini koruyan, ağını ayakta tutan, mühimmatını üreten, toplumunu diri tutan, diplomasisini açık bırakan ve krizleri çok katmanlı yöneten devlet kazanacaktır” diyerek yeni dönemin reflekslerini açık şekilde ortaya koyuyor.
Bu esnek ve pragmatik bölgesel zemin üzerinde, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinde devasa bir kırılma yaşanıyor. 2024 yılının son aylarında Beşar Esad rejiminin Suriye’de devrilmesi ve bunu takiben İsrail’in İran ile Hizbullah eksenine vurduğu ağır askeri darbeler, bölgede devasa bir iktidar ve nüfuz boşluğu yarattı. İsrail, başat düşman olarak kodladığı İran’ın tarihi bir zayıflık dönemine girdiğine kanaat getirerek, bölgesel hegemonyasını kalıcı bir statükoya dönüştürmek adına önünde eşsiz bir “fırsat penceresi” açıldığını düşünüyor. En azından İsrail’deki sağcı cephe buradan yürüyor. İşte İsrail ile Türkiye arasındaki potansiyel sürtüşme ve çatışma dinamikleri, tam olarak bu güç boşluğunun nasıl doldurulacağı sorusu etrafında şekilleniyor. İran’ın denklemin dışına itildiği bir senaryoda, İsrail’in bilhassa Doğu Akdeniz, Levant ve Yeni Suriye’deki genişlemeci politikalarına sınır çizebilecek yegâne konvansiyonel ve sahaya inebilen güç olarak Türkiye görülüyor, öyle tarif ediliyor. Pratik sahada böyle bir durum var. Örneğin Suriye sahası bunun açık bir örneğidir. Çünkü iki ülke arasındaki en muhtemel çatışma ve sürtüşme sahası şimdilik burası.
Bennett’in Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımlaması
Uluslararası medyada yazılan çizilen birçok makaleye bakıldığında, İsrail siyasi ve güvenlik kurumları nezdinde Türkiye, artık salt bir diplomatik rakip değil, engellenmesi gereken varoluşsal bir tehdit olarak kodlandığı görülebilir. Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in Türkiye’yi açıkça “yeni İran” olarak tanımlaması ve Ankara’nın Katar ile kurduğu stratejik iş birliğini bir “kuşatma harekâtı” olarak nitelendirmesi, bu algı değişiminin en somut dışavurumudur. İsrail, kendi güvenlik çemberi etrafında veya komşu coğrafyasında askeri, ekonomik ve politik olarak istikrarlı hiçbir büyük gücün olmasını istemediği bir sır değil; bu yayılmacı doktrin, Türkiye’nin Ortadoğu’daki caydırıcı gücüyle yapısal bir çarpışma rotasına giriyor. Özellikle Başbakan Netanyahu yönetiminin bölgesel istikrarı, eski yazılı olmayan kuralları ve uluslararası hukukun kırmızı çizgilerini tamamen hiçe sayan “porselenci dükkanındaki fil” misali saldırgan tutumu, Ankara’yı tedirgin ediyor. İsrail açısından en büyük engel, Türkiye’nin bir NATO üyesi olması ve Batı entegrasyonuna sahip bir ekonomi barındırması.
Türkiye bir yandan retoriksel alana yükleniyor diğer yandan da savaş bütçesini artırıyor. Şimdi saha ve söylemler örtüşmüyor. Bu asimetriyi kapatmak adına Türkiye’nin özellikle Cenk, Tayfun ve 6000 kilometre menzilli kıtalararası balistik füze (Yıldırımhan) gibi ofansif füze yeteneklerini hızla geliştirmeye odaklandığını görmek tesadüf değil. Ne var ki, bu devasa yeniden silahlanma programı, Türkiye için devasa bir bütçe yükü demektir; yüzde 30-40'larda seyreden enflasyonist bir ekonomide (resmi veriler) kaynakların bu alanlara kanalize edilmesi, siyasi liderlik için içinden çıkılması güç bir sosyoekonomik sınavdır.
Bir diğer tez de şu: İsrail ve Türkiye asla karşı karşıya gelmez. Birbirine bağımlı, sürekli ticaret halinde olan, ilişkileri geçmişin derinliklerinde ve köklü olan iki ülkedirler. O anlamda gerilimler yer yer artsa da tekrar eski rayına gireceği tahmin ediliyor. Genel ve yaygın görüş bu. Özellikle askeri sanayide karşılıklı atılan imzaların varlığı bu tezi güçlü kılıyor.
Daha da kritik olan stratejik açmaz belki de şudur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in artan cüretkarlığına karşı kendi siyasi mirasını, yaklaşan 2028 seçimlerini ve partisinin bekasını korumak adına zayıf görünmeyi göze alabilir mi, alamaz mı? Almayacağı açık. Bu nedenle askeri harcamaları artırıp füze sistemlerini hızla seri üretime soktuğunda, bu hamleler İsrail tarafından doğrudan bir “savaş hazırlığı” olarak algılanabilir. Sonuç olarak; güç vakumunun ve ittifaksızlığın tanımladığı yeni Ortadoğu’da, Türkiye ve İsrail arasındaki mesele basit bir diplomatik husumet olarak ele alınamaz. Durum, Yeni Levant’ın kontrolü ve devletlerin varoluşsal güvenlik inşası adına yürütülen, her an kontrolden çıkmaya müsait bir jeostratejik bilek güreşidir.
Özetle, Post-İran denkleminde, İran öncesi başlayan stratejik boşluk Yeni Levant’ta bizi başka bir kulvara sokabilecek birçok örüntüye sahip. Bu örüntünün ilk fragmanı ise İsrail-Türkiye stratejik rekabeti. Birinin fırsat diğerinin stratejik sınav gördüğü durum, mevcut gidişat ile nasıl yol alacak, hep birlikte göreceğiz. (SB/TY)