Gerçekten bazı şeyler tiksindirici. Mesela size zahmet bana eziyet önce şu tweeti okuyun. Hatta tweetine girmişken paylaşımlarına falan bakın. Anmaları, barış sevgisi, hukuk aşkına tanık olun öyle geri gelin.
Okuduğunuzu varsayarak devam ediyorum.
Tiksindirici taraflarından başında şu geliyor. Siyasetin en konforlu alanı, hiçbir risk almadan "demokrat" pozları kesmek olsa gerek. Sonra bir gün gerçek bir sınav kapıyı çaldığında, tüm sahte demokratlık pozları tuzla buz olur. Türkiye siyasetinde yıllardır "vicdan sahibi, evrensel hukuk normlarına bağlı, makul bir muhalif" portresi çizen hukukçu vekil Mustafa Yeneroğlu’nun, Kürt meselesinin çözümünde somut bir muhataplık ve eylem aşamasına gelindiğinde sergilediği refleksten, attığı tweetin insanı utandıran içeriğinden bahsediyorum. Elbette Yeneroğlu’nun söylediklerini şu an ciddiye almaya gerek bir durum yok. Fakat kendisi gibi düşünen çokça kişi olduğu için onun şahsında gidelim. Kendisi, bir anlayışın temsili.
En başta ifade etmek gerekirse, yazdığı şey “barış ihtimaline” karşı bir reddiyedir. Özenle seçilmiş, demokratik bir sosa bezenmiş kelimelerle yazılsa da özünde en katı, en ilkel ve en devletçi refleksleri barındıran milliyetçi bir açıklamadır.
Biraz daha yakından bakalım. Önce "Kürt sorunu çözülmeli, demokratikleşme şart" diyerek sorunu sözde tanıyor gibi yapıyor, ardından çözümün dünyadaki tek geçerli mekanizmasını (yani çatışan tarafların liderleriyle muhataplık kurulmasını) kökten reddediyor ve en nihayetinde bu reddiyesini "devletin ciddiyeti" ve "milletin hassasiyetleri" gibi kutsal zırhların ardına saklayarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu tutum ile totalde şunu yapıyor, meselenin siyasal ve tarihsel doğasını sahte bir hukuk diliyle boğarak depolitize ediyor; yetmiyor, onu bitimsiz bir çözümsüzlüğe mahkûm ediyor.
Kürt meselesi teorik bir "insan hakları" sohbeti iken mangalda kül bırakmazken; mesele gerçek siyasete, zorlu müzakerelere ve somut bir muhataplık denklemine dönüştüğü anda, birdenbire o bildik "on binlerce masumun katili", "devletin vakarı" edebiyatına sığınıyor.
Bu ikiyüzlülük şaşırtıcı mıdır? Hayır. Bu, klasik konforlu demokratlık halleridir. Muhalif duran, demokrat takılan Yeneroğlu, şu açıklaması ile bir savaş estetisyeni olduğunu, barış ihtimaline karşı korktuğunu açık şekilde ilan ediyor.
Sormak gerekiyor kendisine.
Dünyada bu işler kimlerle çözüldü? Kolombiya’dan İrlanda’ya, Endonezya’dan Güney Afrika’ya… Bir örnek var mı?
Şu çok basit bir kural değil midir: “Barışı isteyen taraf, barışı tesis edecek olanla konuşur.” Siz barışı yapacak olanla, yani savaşı durdurma kudretine sahip olanla konuşmayı reddediyorsunuz. O halde geriye tek bir mantıklı sonuç kalıyor: “Siz aslında bu savaşın bitmesini, barışın gelmesini istemiyorsunuz.” Öyle değil mi?
Silahların susması kimin sözüyle, hangi güvenceyle, hangi siyasi mekanizmayla sağlanacak? Buyur cevap ver.
Devlet Öcalan yerine İnsan Hakları Derneği ile mi görüşsün? Esnaf Sanatkârlar Odasına mı başvursun? Seçin ya da önerin birini…
Bir hukukçu kimliğiyle "Önce tasfiye sağlansın, sonra hukuki adımlar atılır" formülünü savunmak da akla zarar. Bu formül dünyadaki hiçbir silahsızlanma sürecinde işlemedi ve işlemez. "Devlet kanunla ve usulle idare edilir" şeklindeki "hukuki formalizm" argümanı ise kelimenin tam anlamıyla statükocu bir çarpıtma. Bir barış sürecinde söylenebilecek en yanıltıcı ve anlamsız cümle bu olsa gerek; çünkü barış sürecinin bizzat kendisi, o işlemeyen, 50 yıldır çözüm yerine sadece kan ve gözyaşı üreten mevcut kanunun değiştirilmesi talebidir.
Söylenenlerin vardığı yer şurası: "Biz hangi Kürt'le konuşacağımızı, kimi muhatap alacağımızı kendimiz belirleriz" diyen o yüzyıllık devlet kibrinin ta kendisi.
Barış süreçlerinde muhataplık bir "ayrıcalık" veya "ödül" müdür? Tersine, en zahmetli iştir. Bir savaşın bitmesi isteniyorsa, savaşı durdurma kudreti olan aktöre sorumluluk verilir. Devlet zaten yıllardır konuştuğu, örgüt üzerinde fesih ve silah bırakma kararını aldırabileceğini bildiği bir aktörü yok sayarak, onu denklemin dışına iterek barış kuramaz. Savaşın bitmesini istiyorsanız, savaşı durdurabilecek iradeyi hukuki çerçevenin içine almak zorundasınız.
Yeneroğlu, "milletin hassasiyetleri" diyerek arkasına saklandığı şey; büyük bir aldatmaca. Taşıdığı bir hassasiyet yok.
Çatışmanın bedelini ödeyen Kürt’ün, evladını toprağa veren Türk’ün, mayına basan insanın tek hassasiyeti barışın gelmesidir. Ama gel gör ki çözüm beklenen siyasetçi kalkıp “Öcalan on binlerce masum insanın ölümünden sorumlu, devlet hassasiyetleri var” falan diyor.
İYİ ya da Zafer Partisi'ne geçecekseniz böyle patinajlara gerek yok, geç ve orada rahat rahat istediğini söyle. Sırrı Süreyya’yı özlemle anıp ardından bu cümleleri söyleyemezsin. Alet etmeyin bizi kendinize.
Devlet Bahçeli gibi Türk milliyetçiliğinin zirvesindeki bir figür, çözümün gramerini kavrayarak ve risk alarak silahların susması için bir mekanizma (koordinatörlük vb.) teklif ederken; kendine "demokrat" ve "hukukçu" diyen birileri, barış masasını devirmek için reddiyeler yazıyor, milliyetçi frenlere basıyor. Bu müthiş bir paradoks, aynı zamanda Türkiye gerçeğidir.
Bu yaklaşımlar, kim söylerse söylesin, barış için risk alanlardan değil, savaşın karanlık gölgesinde serinlemek isteyenlerdir. Gerçek bir demokrat, barışın önüne "statü/hukuki durum" korkusunu koymaz. Ama siz koyun bolca tabi. Sorun yok.
(SB/Mİ)






