Bahçeli’nin önerileri üzerine
Devlet Bahçeli’nin Türkgün gazetesine yazdığı süreç eksenli ve “yeni yol haritası” başlıklı yazı, süreç gündemini yeniden alevlendirdi.
Yazının yayım saatine paralel, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un da bir yazısı AA’da yayımlandı. İki yazı, aynı söylemlerin farklı tonları…
Uçum’un yazısı tesadüfen denk mi geldi, güçlendirmek için mi verildi yoksa AKP’nin de bakışı budur, demek için mi yazıldı bilemem.
Bahçeli, Öcalan için “koordinatörlük” önerisini yineledi
Bahçeli’nin yazısına dair birkaç şey ifade etmek gerekirse:
Birincisi, açıklamaya ne büyük anlamlar yüklemek ne de tamamen negatif görmek doğru olur. Hatırlanacak olursa komisyon raporu sürecinde de en katı, en sert rapor MHP’nindi. Tamamen bir Türklük miti etrafında kurulan, sırtını güvenlik dışında bir şeye yaslamayan bir rapor idi. Anladığım kadarıyla bu biraz MHP’nin “kurumsal” bir yazı bıraktığı her mecrada, arşivlere geçen metinler olduğu bilinciyle kendine halel getirmeyecek bir çizgide duruyor. Ortak rapor elbette onların ifade ettiği gibi çıkmadı. Kısmen daha farklı oldu. Yine Sayın Öcalan’ın rapora dair değerlendirmeleri de yayımlandı ve raporu “önemli bir başlangıç” saydığını belirtti. Demek istediğim, MHP açıklamaları ne yazıldığı kadar sert dayatmalara sahip, ne de yazılmadığı kadar cömert metinler. Etkilerini şimdide değil, biraz orta ve uzun vadede ölçmek gerekir.
İkincisi, bu açıklamaların sürece katkı vermesi, TBMM ve yürütme erkini mekanizma kurmaya çağırması, müştereklere vurgu yapması, yeni yollar önermesi, bir şekilde sürecin devamını sağlaması, adını anmasa da Kürt meselesinin vardığı yerler, siyaset ve Öcalan’ın rolünü kabul etmesi son derece kıymetlidir. Hatta “kapsayıcı”, “siyasal/yasal bazı adımlar” atılması gerektiği gibi vurgular da sıfır noktasının bir tık üstünde olduğu için sahip çıkmak gerekiyor. Bahçeli, deyim yerindeyse duvarda yeni çatlaklar açmaya devam ediyor. Gerek Meclis gerek İmralı Adası ekseninde önerilen mekanizmaları elbette önemsemek gerekir.
Üçüncüsü, MHP’nin rasyonel ve yol açıcı şekilde ifade ettiği bazı gerçeklerin yanında asla ana arterlere girmediğini de görüyoruz. Bu arterlerin her biri yarın öbür gün, süreci işlevsiz kılma kapasitesine sahip olduğu için önemsemek de gerekiyor. Somutlaştırarak devam edelim.
-
Öcalan, 50 yıllık ve çok katmanlı davasının önderi olarak değil, kendi tarihsel rolünü sona erdirmenin koordinatörü olarak çağırılıyor. IRA – Real IRA karşılaştırılması üzerinden bu açıkça ifade ediliyor. Bu açıdan Öcalan gerçekliğine denk gelen bir yaklaşım değil. Çünkü özetle şu denmiş: “PKK fesih ve silah bırakma kararı aldı. Şimdi bu iş dağınık yürümemeli. Devlet bu süreci tek merkezden yönetsin. Öcalan da örgüt üzerindeki etkisini kullanarak silah bırakma ve tasfiye sürecini hızlandırsın. Ama bu rol Kürtlerin temsilciliği ya da Kürt haklarının savunuculuğu anlamına gelmesin.” Burada yapılan şey Öcalan’ın “siyasal” etkisini görmezden gelmek, onu siyasal bir alandan çıkarmak. Oysa bu süreçte üç günah olursa, ilk günah böylesi bir bakış olur derim. Çünkü gerçekçi değil, doğru değil, faydası da yok. MHP kendi bagajından sesleniyor, bunun dezavantajları da anlaşılabilir fakat en azından daha sağlıklı formüle edilebilirdi diye düşünüyorum. Etkisi var ama siyaseti yok demek son derece anlamsız. Siyaset, zaten asıl etkisidir. Öcalan’ın gücü ve etkisi demek, siyaset gücü ile ilgili bir fenomen. “Öcalan-teknik düzenleme-dört parçadaki her yapının tasfiyesi” gibi kelimeler yan yana getiriliyor. “Sen Kürtlerin siyasal temsilcisi değilsin. Kürt haklarının savunucusu değilsin. Ama örgüt üzerindeki etkin nedeniyle PKK’nin silah bırakmasını ve tasfiyesini koordine edebilirsin” demek doğru bir sosyolojik kurgu değil. Bazı kesimlerde karşılığı olabilir ama Kürtlerde, süreç bağlamında anlamı/etkisi yok. Öcalan şahsında bir diğer tezatlık, kendisinden beklentiler net ifade edilmişken devletin yapması gerekenler muğlak bırakılmasıdır. Öcalan’ın bir “barış aktörü” olarak ifade edilmesi gerekir. Onun baştan beri rolü budur. Yürüttüğü tüm bağlamlar da buraya denk geliyor. Haliyle, olanı hakkını teslim ederek söylemek sürece büyük katkı verir.
-
DEM Parti’ye yaklaşım konusunda da eksiklikler, hiçbir faydası olmayan hatlar kuruluyor. Özetle denmiş ki “DEM, Türkiye partisi olacak. Fakat kimlik siyaseti yapmayacaklar. Farklı başlık ve talepleri ifade etmeyecekler. Ya silah ya siyaset ya terör ya demokrasi vs.vs.” Bu sözler siyaset alanı açmıyor, sınırlıyor. Kürt siyaseti bu sınırları aşalı çok etti. Kürt kimliğinin siyasal alanda görünür olması ayrıştırıcıdır tezi defalarda test edildi ve çürütüldü. Herkesin “Türk milletinin ferdi” olarak siyaset yapması beklentisi de hayat bulamayacağına göre? Bunları konu etmek zaman kaybı. Ayrıca her parti, siyaset yapacaksa özgünlüğünü koruyarak siyaset yapmalı. Bu “MHP, Türk demeden konuşacak” demek gibi bir şey. Söz konusu Kürtler olunca “kimliğin” gündeme gelmesi ilginç. Kapsayıcı gibi ifade edilen çoğu şeyin bastırıcı olması bundan ötürü. Bu manada örnek verilen Sinn Fein analojisi çarpıtılarak verilmiş gibi. Çünkü Sinn Fein kimliğini inkâr ederek değil, kimliği ile İrlanda’ya entegre oldu. Good Friday (Hayırlı Cuma) Anlaşması’nın içeriğine bakılırsa kimliksiz bir siyaset kabulü olmadığı görülecektir.
DEM Parti bağlamında altı çizilmesi gereken bir husus da şu: Devlet güvenlik kanadı ısrarla “DEM’in zihni-aklı” ile ilgili vurgu yapıyor. Buna göre silah devreden çıkmış ama “o ruh” şimdi siyasete etki ediyor. Bu da terk edilmeli vs. deniyor ısrarla. Bu, ipe un sermektir. Sonraki evresi, gözünün üstünde kaşın vardır, demek. Maddi kısım hâl oldu da şimdi metafizik alana geçildi öyle mi? Çok ilginç gerçekten. -
Çözüm önerilerinde sivil toplumun, akademinin, kadın kurumlarının yerine tamamen devletin güvenlikçi yapılarının olması da çok sağlıklı değil. Bir diğer durum Kürtlerin kolektif haklarının tamamen yok sayılması. Bu da hep önümüze gelecek bir şey. O anlamda ibreyi olabildiğince burada tutmak elbette doğrudur. Bunların zamanla düzelme imkânı olup olmayacağını ise atılacak adımlar belirleyecek.
(SB/TY)