Tehlike sokakta yaşayan hayvanlar değil değişen düşünce biçimimiz - I
“(Ey inkârcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı?
Onu Allah bina etti.
Onu yükseltip kusursuz biçimde düzenledi.
Gecesini kararttı, gündüzünü aydınlattı.
Bundan sonra da yeri döşeyip yaydı.
Ondan sularını ve otlaklarını çıkardı.
Dağları sapasağlam yerleştirdi.
Bütün bunları Allah,
sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için yaptı.” Nâziât / 27-33
Çocukluğumda en çok sevdiğim şey bir sofra etrafında toplandığımızda, özellikle o sofra hazırlanırken oynadığımız “beş taş” gibi küçük el oyunları ve babamın anlattığı, masallar, hikâyeler, mesellerdi. Bazen öğle saatlerinde babam bizi etrafına toplar ve basit bir yemek yapmaya karar verirdi. Biz kardeşler babamın hazırladığı bu yemekleri hâlâ sevgiyle anıyor ve kendi aramızda bu yemeğe “şaştım aşı” diyoruz. Eeee. Evde o anda yeterli malzeme yoksa ne yapacaksın? Elindeki tüm malzemeleri karıştırıp “şaştım aşı” yapacaksın. Şimdilerde ara sıra erkek kardeşim şaştım aşı yapsa da babamın yaptığı yemeğin aynı lezzetini bulamıyoruz itiraf etmeliyim ki... Her neyse... Şaştım aşının lezzeti bir yana babamın anlattığı hikâyeler bize sevgi aşılayan, yaşama dair duruşumuzu güçlendiren şeylerdi. Bu mesellerden birini hiç unutmadım.
Kuyu başında bir kadın ve susayan bir köpek
Mesele göre, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek bir kuyunun etrafında dolaşıp duruyormuş. Bir kadın, onu görmüş ve ayakkabısını çıkarıp kuyudan su alarak köpeğe içirmiş. Bu yüzden kadının günahları affedilmiş ve cennete gitmiş. Öte yandan başka bir kadın bir kediyi hapsedip aç ve susuz kalarak ölümüne sebebiyet verdiği için cehenneme gitmiş.
Yıllar sonra bu meselin, Buhari ve Müslim’in aktardığı “sahih”, yani “gerçek” kabul edilen hadislerden biri olduğunu öğrenecektim ama benim için her zaman yaşama dair bir çok şeyi aynı anda söyleyen bir mesel olarak kalacaktı aklımda. Öncelikle insanları kategorize etmemeyi anlatıyordu. Köpeğe su veren kadın bir seks işçisiydi; hadise göre bu kadının “seks işçisi” olması onun kötü olduğu anlamına gelmiyordu. Bir köpeğe su verip ona iyi geldiği için ödüllendiriliyordu. Öte yandan dindar görünen, formel anlamda dini gerekleri yerine getiren biri, bir canlıya kötü davrandığı için cezalandırılıyordu. Bir yandan tüm canlılara duyulan şefkati anlatırken bir yandan da “ahlak bekçiliği” denilen şeyin ne kadar kötü olduğunu anlatıyordu hadis bir anlamda. Demek ki insanın kim olduğunun, ne iş yaptığının, sınıfının, cinsiyetinin, ırkının önemi yoktu. Nasıl göründüğünün değil nasıl olduğunun, özünün, etik değerlerinin önemi vardı. Tıpkı Hayyam’ın rubaisindeki gibi:
“şeyh fahişeye demiş ki: - utanmaz kadın;
her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.
doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?
sen bakalım şu göründüğün adam mısın?”
Dostluk buraya kadar mıydı?
Çocukken bir mesel sandığım bu hadisi neden anlattım? Türkiye’de sokakta yaşayan hayvanlara ilişkin 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun adı verilen “Katliam Yasası”, 2 Ağustos 2024’te yürürlüğe girdi. Yani 2 Ağustos’ta ikinci yılını doldurdu. “Katliam yasası” daha yürürlüğe girer girmez belediyeler hiç vakit kaybetmeden sokakta yaşayan hayvanları toplamaya başladı. Sokakta yaşayan hayvanların toplanmaya başlamasının ardından 2 koca yıl geçti ve neredeyse sokakta hayvan kalmadı.
Evet, sokakta karşılaştığımız, bizi görünce koşarak yanımıza yaklaşıp diliyle elimizi, yüzümüzü yalayıp “merhaba” diyen ya da birazcık görmesek, araya zaman girse göz göze geldiğimizde “Nerelerdeydin sen? Dostluk buraya kadar mıydı?” dercesine bazen sitemle gözlerini kaçıran, bazen deli gibi koşarak, bizimle oynayıp içimize yaşam sevinci dolduran, bazen yaşanmışlığın ve ihtiyarlığın hüznünü omuzlarında taşırcasına yorgun yaşlı gözlerle bize bakan köpek dostlarımız sokakta değil. Sokakta olan birkaç tanesi ise gözlerinin önünde arkadaşlarının götürülmesinin travmasını hâlâ yaşıyor ve belki de sıra ne zaman kendilerine gelecek diye korku içinde yaşıyorlar. Hayır dramatize etmiyorum. Sadece “ eşref-i mahlukat!!!” insana özgü değildir korku. Tüm canlılar yaşamaya odaklıdır ve korkuyu bilir.
Vicdan, merhamet, adalet kavramları ve keyfiyet
Yaşam hakkı savunucularının bir kısmı hukuki zeminde mücadele etmeye çalışırken çoğu da hâlâ vicdanlara sesleniyor. Hiçbir “hak” ka merhamet, vicdan, kutsallık, adalet gibi kavramlarla yaklaşılmaması gerektiğini, çünkü bu kavramlarla açıklanan hemen her durumun bir tür keyfiyet içerdiğini düşünüyorum. Vicdanın zamana ve hatta kültüre göre değişen bir niteliğinin, keyfiyetinin olduğunu unutmamak gerek. Yüz yıl önce kölelik normal karşılanıyordu ama bugün vicdanları yaralıyor. Ayrıca bir hayvanın kafeste olması, bir bebeğin ağlaması, bir insanın aç kalması gibi bir insanın vicdanını sızlatan, merhamet duygusunu ortaya çıkaran bir olay, başka bir insan için tamamen normal görünebilir; bu anlamda merhamet kavramı da bir keyfiyet içerir. Adalet ve kutsal kavramları için de aynı durum geçerli. Kimin ve neyin kutsalı ya da kimin ve neyin adaleti? Hele de adaletin mutlak bir doğru olmadığı, gücü ele alanın keyfine göre eğip büktüğü bir araç olduğu düşünüldüğünde... Dolayısıyla keyfiyet içeren her durum hak kavramını suistimal etmeye müsait. Oysa hak, özellikle de “yaşam hakkı” bir canlıya merhamet edildiği için verilen bir “hediye” değil; o canlının zaten sahip olduğu, kimsenin elinden alamayacağı bir varoluş zemini.
Bir zamanlar “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi
Dini argümanlar da aslında biraz vicdan, merhamet, adalet meselesi gibi göreceli. Çünkü mensup olunan dine göre argüman da değişiklik gösteriyor. Bu nedenle özellikle “yaşam hakkı” gibi çok hassas konularda bu argümanlardan mümkün olduğunca uzak durulması taraftarıyım; ancak insanların hassas dini duygularına hitap edilerek sokakta yaşayan hayvanların öldürülebileceği konusunda propaganda yapıldığı için bugün konuya bu argümanlardan yola çıkarak yaklaşacağım. Çocukken bize: “Allah’ın verdiği canı Allah alır” derlerdi. Oysa şimdi Allah’ın verdiği canı iktidar eliyle çıkarılan “katliam yasası”yla belediyeler alıyor. Hem de peygamberin hadislerini bahane eden propagandalar eşliğinde...
Sokakta yaşayan tüm hayvanların toplanıp katledilmesini isteyenler sosyal medyada bu savunularını hadis rivayetlerine dayandırmaya çalışıyorlar; ancak Kur’an gibi ilk kaynak dururken bu propagandayı daha ikincil bir kaynağa dayandırmak ve üstelik de belirsiz ve en yanlış yerinden seçmek çok ironik. Hadis rivayetleri başta olmak üzere diğer bütün dini bilgi kaynaklarının Kur’an’la uyum içinde olması gerekir. İslam’ın ilk ve asli kaynağı Kur’an, bir konuda ilk başvurulacak kaynak. Belki de sokakta yaşayan hayvanların katledilmesi için propaganda yapanların Kur’an değil de hadislere yaslanmalarını anlamak gerek; çünkü İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’da bırakın hayvan katline, onların incitilmesine bile yer yok. Sadece Kur’an’da değil hadislerde de hayvanların katline dair bir argüman yok; tam tersine hayvanlara eziyetin en büyük günahlardan olduğuna dair bir çok hadis var.
Hayvan kelimesi aslen insanı da kapsayan “nefes alan, canı olan her türlü varlık” tanımını içerirken zamanla anlam daralmasına uğrayarak sadece “insan dışı, hareket eden canlılar” için kullanılmaya başlanmış. Daha sonra ise bu kelimeye kötü, kaba anlamlar yüklenmiş, kelime hakaret amaçlı kullanılmış ve halen de kullanılıyor. Oysa Allah’ın sıfatlarından biri, “hayat sahibi olan, yaşayan” anlamına gelen “hayy”. Allah’ın bütün isim ve sıfatları “hayy” üzerine kurulu. Hayvan kelimesinin de kökeni aynı ve “canlı varlık, yaşayan” anlamına geliyor.
Kur’an’da hayvan isimleri taşıyan sureler var
Özellikle bazı surelerin hayvan isimleri taşıması bile Kur’an’da hayvanlara değer verildiğini gösteriyor. Kur’an’da Bakara (inek), En’âm (davar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebût (örümcek), Âdiyât (atlar) ve Fîl (fil) sûreleri hayvan adıyla anılan sureler olduğu gibi ayrıca yirmi sekiz hayvanın ismi anılıyor. Bakara (Sığır) suresi ise Kur’an’ın en uzun suresi.
Öncelikle hayvanlar Kur’an’da Allah’ın varlığının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Kur’an’da Nahl/5. Ayet’te “Hayvanları da O yaratmıştır.” diye belirtilir. Kur’an, hayvanları Allah’ın varlığının, birliğinin ve sonsuz kudretinin en büyük delillerinden biri sayarak insanı sürekli çevreye bakmaya, düşünmeye çağırır. Hayvanların Allah’ın varlığının birer delili olarak görülmesi, insanın doğrudan onlara karşı ahlaki sorumluluğunu doğurur. Dinsel açıdan yaşam hakkına saygı duyulması gerekliliğinin temelinde öncelikle Allah’ın yarattığı varlıklara “sevgi, şefkat ve saygı” gösterilmesi düşüncesi yatar. Yunus’un: “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözü canlıların bir takım özellikleri bir yana her canlıya sadece Allah’ın eseri olduğu için bile değer verilmesi gerekliliğini ifade eden çok derin anlamı olan bir söz.
(AK/NÖ)