Hangi sevginin toplum tarafından onaylanacağına sınır koyan; kadının kiminle, hangi varlıkla bağ kurup kuramayacağına, kimi sevip sevmeyeceğine karar veren, bir anlamda “kişiseli kamusala dönüştüren” bir müdahaleyle Bosch reklamı yayından kaldırıldı. Bu, annelik rolünün normun dışında bir varlık için içselleştirilmesini bir “sapma” olarak gören, “Kadın, soyun devam ettiricisi olduğuna göre doğurmalıdır ve sadece insan yavrusunun annesi olabilir.” fikrini ortaya koyan bir duruş. Aslında bu müdahale, iktidarın hem son dönemde hayvanları hedef alan hem de kadın bedenini milliyetçi ve muhafazakâr nüfus politikalarının aracı hâline getiren söylemleriyle uyumlu.
Erkek bedeni bir "norm", kadın bedeni "öteki"
Beden, sadece biyolojik bir gerçeklik değil, mitolojik çağlardan beri toplumların anlam yüklediği bir alan. Ancak burada önemli bir noktayı belirtmekte yarar var: Beden denildiğinde, erkek bedeni bir “norm”, kadın bedeni ise “öteki” olarak görülür. Kadın bedeni, üzerinde kontrol kurulması ve denetlenmesi gereken bir öteki konumuna yerleştirilir. Erkeğin bedeni kendine aitken kadına ait beden, kendinin olmaktan çıkar ve toplumsal bir nesneye dönüşür. Peki neden?
Grotesk bir beden
Neolitik öncesi toplumlarda kadın bedeni hem korkulan hem de tapınılan kutsal bir varlık. Ama buradaki kutsallık, şimdilerde kadına yüklediğimiz ve birçok polemiği de beraberinde getiren “annelik”le ilgili bir kutsallık değil. Çünkü “kültürel olarak inşa edilen” şimdiki anlamda bir annelik kavramı yok. Kadın, kendi bedeninden kendine benzeyen “dişi” varlıklar ve kendine benzemeyen “erkek” varlıklar dünyaya getirdiği için kutsal.
Henüz doğadan kopulmadığı, diğer hayvanlar dünyasından bağımsızlaşılmadığı için bu anlamda kadın bedeni grotesk. Çünkü kadın bedeni sıvılarla çevrili; âdet kanıyla, doğum sıvısıyla, anne sütüyle dönüşen bir beden. Kanar, doğurur, büyür, küçülür ve içinden kendine benzeyen ve benzemeyen varlıklar çıkarır... Kadın bedeni grotesk bir beden, çünkü kadın hem insan hem de doğadan, hayvanlıktan kopmamış bir varlık. Hayvan sözcüğünün kökeninin birçok dilde yaşamla, canlılıkla, hayat vermeyle bağlantısını ve Allah’ın sıfatlarından birinin “Hayy” olduğunu not düşelim. Dolayısıyla kadın, tanrı gibi yaşam veren bir varlık.
Kadının doğurganlığı; orantısızlığıyla, abartısıyla, insan-hayvan karışımı melezliğiyle, hem hayranlık uyandırması hem de huzursuz edip korkutmasıyla groteskle çok güçlü bir biçimde kesişir. Bakhtin’in grotesk anlayışıyla uyumlu olarak taşar, değişir; sınırları ve düzeni bozar. İşte tam da bu düzeni bozma noktasında, kadının doğurganlığı “sınırları sabit olmayan bir güç” gibi görüldüğü içindir ki ataerki kadın bedenini kontrol etmek, kapatmak, disiplin altına almak ister.
Kadın biyolojisi anneliği mümkün kılar; zorunlu kılmaz!
Babalığın öğrenilmesi ve mülkiyetle eş zamanlı olarak kadın, adım adım denetim altına alınır. Kadın bedeni; rahatsızlık uyandıran, kirli, pis, yanına yaklaşılmaması gereken murdar bir varlık olarak sunulur. Özellikle Yahudilik ve İslam’da kadın biyolojisinin en temel özelliklerinden biri olan âdet kanı, pis görülerek dışlanır. Katolik Kilisesi kadın bedenini çoğu zaman günahkâr, arzulu, dizginlenmesi gereken bir unsur olarak yorumlar.
Kadın, kocasına varisler doğuracak ve yaşadığı toplumun demografisine katkıda bulunacak bir “kuluçka makinesi”ne indirgenir. Kadının kendi bedeni üzerindeki tasarrufu elinden alınarak grotesk görülen bu beden, sürekli nüfus politikalarının bir aracı hâline getirilir. Devletin ideolojik aygıtları kanalıyla “kültürel bir annelik” kavramı yaratılarak kadında kutsanabilecek tek şey “annelik” olarak yüceltilir.
Anneliğin, kadının doğasının ve kadınlığının ayrılmaz bir parçası; içgüdüsel bir duygu, kadına bahşedilmiş en değerli, ayrıcalıklı görev olduğuna ilişkin politik söylemler aracılığıyla annelik sadece bir durum değil, aynı zamanda bir kimlik ve görev olarak tanımlanır. Annelik artık özel alana ait bir tanımlama değil, politik ve toplumsal bir meseledir. Özellikle geleneksel yapılarda “kadın = anne” formülü içselleştirilir. Annelik, kadınlığın “en yüce” hâli olarak sunulur. Dolayısıyla tüm toplum tarafından içselleştirilen bir “annelik miti” yaratılır. Oysa kadının doğurganlığı onun anne olmasını gerekli kılmaz; başka bir deyişle, kadının biyolojisi anneliği mümkün kılar ama zorunlu kılmaz!
Tek bir annelik olgusu değil, "annelikler" var
Nitekim tarihte anneliğe yüklenen farklı anlamlar, anneliğin evrensel olmadığını; toplumdan topluma değişen ve toplumsal-ideolojik olarak inşa edilen “kurgusal” bir olgu olduğunu gösterir.
Avcı-toplayıcı toplumlarda annelik kolektif bir süreç. Şimdiki anlamda anneliğe dair bir kutsiyet yok. Hatta zaman zaman zayıf, hasta çocuklar göçü zorladığı için geride bırakılabiliyor. Zaten çok küçük akraba grupları hâlinde yaşanıyor ve çok kısıtlı doğum yapılıyor.
Neolitik ve tarımla birlikte babalık kurumu önem kazanmaya, mülkiyet ve miras öne çıkmaya başladığında kadının doğurganlığı daha çok önem kazanıyor. Ama dikkatinizi çekerim: “annelik” değil, doğurganlık... Çünkü tarımla birlikte iş yükü artıyor. Daha çok çocuk, daha fazla iş gücü demek. Kadın bedeni üretimle ilişkilendiriliyor. Özellikle tek tanrılı dinlerin gelişimiyle birlikte kadının “anneliği” daha da önemseniyor ve “kutsal”laştırılıyor. Meryem, idealize bir anne figürü olarak karşımıza çıkıyor; ancak 18. yüzyıla kadar Avrupa’da annelik henüz duygusal bir bağ ya da “şefkat”le karakterize değil. Sanayi Devrimi’yle birlikte annelik, kadının asli görevi olarak tanımlanıyor ve anne-çocuk duygusal bağı; fedakârlık, sabır ve adanmışlıkla özdeşleştiriliyor. Ve sahnede günümüzün “fedakâr anne” modeli arzıendam ediyor.
Diğer toplumlarda da az çok farklılıkla durum aynı. Örneğin Çin’de annelik olgusunun tarih boyunca devlet ideolojisi, aile yapısı ve felsefi sistemlerle birlikte şekillendiği; özellikle Konfüçyüsçü düşüncede ailenin toplumun temeli görülerek kadının itaatkâr eş, fedakâr anne olarak tanımlandığı söylenebilir. Orta Asya’daki diğer topluluklarda ise göçebe olmaları nedeniyle kadın özel alana kapalı değil; tıpkı Neolitik öncesi toplumlardaki gibi annelik duygusal bir bağ değil, kolektif bir olgu. Ancak ilerleyen zamanlarda İslam’ın etkisiyle anneliğe kutsiyet atfedilerek kadın kamusal alandan uzaklaştırılıp özel alana hapsediliyor ve sadece fedakâr anne rolünü üstlenmesi bekleniyor. Yani tarihsel olarak tek bir annelik olgusundan değil, “annelikler”den söz edebiliriz.
Çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor
Günümüzde annelik olgusu; kadının, kadınlığın ayrılmaz bir parçası ve kadınlığın en üst, en kutsal noktası olarak paketlenip sunulmaya devam ediyor. Daha çocukluktan itibaren kızlar anne olmaya hazırlanıyor. Kız çocukların ellerine oyuncak bebekler verilerek annelik rolünü içselleştirmeleri için ilk provalar yaptırılıyor. Oysa oğlan çocuklar, kamusal alanda mesleklerini yapmaya hazırlanacak şekilde oyuncaklarla büyüyor. Kız çocuk evliliğe ve anneliğe hazırlanırken oğlan çocuk kamusal yaşama hazırlanıyor. Dolayısıyla kız çocuk, evlenip anne olmanın bir tercih değil, bir “zorunluluk” olduğu fikrini bilinçaltına yerleştirerek içselleştiriyor. Başka mümkün bir dünya olabileceği daha küçük bir çocukken düşüncelerimizden sökülüp atılıyor.
Kapitalist ataerki, toplumsal cinsiyet ilişkilerini küresel ölçekte yeniden örgütleyerek bize tek tip bir kadınlık ideali sunuyor. Filmlerde, reklamlarda, şarkılarda hâlâ “evli, mutlu, çocuklu” sloganları atılıyor. Bu bağlamda kadınlık ve annelik kavramları; Instagram, TikTok ve Netflix gibi küresel mecralarda yeniden biçimleniyor. Kadın bedeni hem bir üretim aracı hem de bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Benzer beden estetikleri, benzer annelik imgeleri sunuluyor. Kadınlardan organize, üretken, sabırlı, fedakâr, bakımlı, mutlu anneler olmaları bekleniyor. Annelik bir başarı gibi sunuluyor. Çocuk mutluysa anneden... Çocuk mutsuzsa anneden... Çocuk başarılıysa anne başarılı... Çocuk suçluysa anne de suçlu ve cezalandırılmalı... Dolayısıyla annelik olgusu adeta bir performans alanına dönüşüyor.
Kadınlar sistemin çarklarında kendi olmaktan vazgeçiyor
Anne, hele de fedakâr anne rolü, çocuklu kadını hiyerarşik olarak diğer kadınların üstünde konumlandırıyor. Bu anlamda çocuksuz kadın olmak son derece statü düşürücü. Çocuğu olmayan kadına anne olan kadınlar “yazık olmuş” gözüyle bakıyor; onu muhtemelen “kısır” ve ne yazık ki bu yüzden “eksik”, “yarım” kabul ediyor. Onun çocuksuzluğu tercih etmiş olabileceği kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor. Anne olmayan, olmak istemeyen kadınlar ise marjinal, düzene aykırı, sorunlu kadınlar olarak görülüyor.
Oysa anneliğe hazır olmayan, toplumun baskısı olmasa çocuk sahibi olmayacak bir kadının anne olmasından daha kötü ne olabilir ki? Asıl eksiklik bu değil midir? Böyle bir durumda kadın ne kendine ne de doğurduğu çocuğa fayda sağlayabilir. “İnsanın kendi olmaktan” vazgeçmesinden daha kötü ne olabilir? Oysa birçok kadın, sistemin çarkları içinde kendi olmaktan vazgeçiyor.
(AK/NÖ)







