Kendi olma hakkı; ekmek kadar, su kadar ihtiyaç belki. Hem de en temel hak. Öyle ya, insanın mutlu hissetmesi, özgürce yaşaması, özgüven sahibi olması, nitelikli işler yapabilmesi kendi olmaktan geçer. Bu sistemde insanların kendi olamamasının çeşitli şekillerini gözlemleyebiliyoruz. Tabii bunların nedenlerini de. Sürekli şikâyet ettiğimiz yabancılaşma, o kendi olamamanın temel nedeni aslında. Tabii o yabancılaşmayı yaratan etkenler de ayrı bir yazı konusu.
Engelliler için kendi olma mücadelesi ve toplum tarafından benliğinden soyutlanmak daha kapsamlı bir durum. Tabii diğer ötekileştirilenler için de bu geçerli. Sürekli “mış” gibi yapmak mecburiyetinde kalmak, yeti çeşitliliğini bir kusur gibi görmeye zorlanmak, körken gören biri gibi davranmaya çalışmak… Bu durum bir genellemenin sonucu bir taraftan. Bir taraftan da genellemeyi yaratan en temel unsurlardan. Bu yazının teması da kendi olma hakkı değil, o genelleme. Genel bir potada eritilme. Yaratılan normalin dışında kabul edilen kesimler için en temel sorunlardan biri genellenmektir. Bu genelleme durumu, kişileri yeti çeşitliliğine ya da toplum açısından “bozuk” kabul edilen etkene göre aynı olarak değerlendirmedir. Bir başka değişle tüm körler aynıdır onlar için. Tüm sağırlar, tüm nöroçeşitliler.
Bu sağlamcılığın da bir sonucu, aynı zamanda bütün ayrımcı akımların kesişim noktasıdır. Belli bir kesimde tanınan birinin özellikleri, ilgili kesimden herkese aitmiş gibi davranılır. Bir körün davranışları başka bir körden de beklenir. Bu açıkça insanları kişiliğinden soyutlayıp tek bir müşterekte birleştirme demektir. Zararlıdır. Çünkü kişiliği, yeti farklılıklarını, bakış açılarını yok sayar. Zararlıdır çünkü mekaniktir. Zararlıdır çünkü dogmatiktir ve doğal olarak ilgili kesime yönelik önyargıların kırılmasını zorlaştırır. Zararlıdır çünkü zaten ötekileştirilmiş kesimleri hedef haline getirir.
Bu genelleştirmeye birkaç örnek: Bütün körler birbirini tanır, tüm körlerin kulağı gelişkindir, bir kör olumsuz bir yönelimdeyse bütün körler aynı yönelimdedir… Bunun ironik bir örneğini bir metro yolculuğunda deneyimlemiştim. Deneyimim genelleştirme, sağlamcılık ve kanıksanmış sağlamcılığı içeriyor. Metroda karşı koltuklarda oturan kör bir adam varmış, oğullarıyla metroya binmiş. Bir anda kolumun kavrandığını hissettim. Birisi beni yerimden kaldırmaya çalışıyordu. “Ne oluyor?” dedim. “Babam seninle konuşmak istiyor,” dedi. “Baban kim, insanlara böyle dokunma hakkını nereden buluyorsunuz?” dedim. “Babam seninle konuşacak, onun da gözleri görmüyor. Adı Mehmet. Mutlaka tanıyorsundur,” dedi. Tanımadığımı söyledim. “Nasıl tanımazsın? Sen de görme engellisin, o da. Hem babamı görmeyenler tanır,” dedi. Ben de tanımadığımı ve konuşmak istemediğimi söyledim. Normalde yeni insanlar tanımayı severim; ama bu tavır hoş değildi ve çok ani oldu. Hiçbir şey anlamadım.
“Kör zaten, dünyadan haberi yok”
Bu arada babaları oradan bağırmaya başladı: “Bırakın gelmesin. Kendini bir halt sanıyor. Ukala şey!”. Sonunda ben de sinirlendim ve gereksiz bir tartışmanın ortasında buldum kendimi. O kişilere göre sırf kör olduğum için ilgili şahsı tanımak zorundaydım. Kendisi de kör olan bu kişi, söz konusu genellemeyi ve sağlamcılığı o kadar kanıksamış ki her körün aynı şekilde davranmasını bekliyor. Genelleştirmenin en rahatsız edici yönlerinden biri, bir başkasının özelliğinin sende de olmasının beklenmesi ya da olmamasının yadırganması. İyi enstrüman çalan bir körle tanıştıklarında, başka bir körden de iyi müzisyen olmasını bekliyorlar. İlgisi, yeteneği var mı diye bakmıyorlar bile. Körse, bir başka körün yaptığını o da yapmalı, diye düşünüyorlar. Hatta ironik bir şekilde her körün belli nitelikleriyle öne çıkmasını bekliyorlar. Oysa bu da bir ayrımcılık. Toplumun her bireyinden açıkça böyle bir şey talep edilmiyorsa onlardan da edilmemeli. Bunun tersi yaklaşımlar da yaygın. Var olan nitelikler de yok sayılabiliyor. Herkes aynı değil ve olmamalı zaten. Bu yaklaşımın en tehlikeli yönü, genellenen gruptan birisinin olumsuz bir davranışta bulunması. İşte o zaman, o davranış tüm gruba mal edilir. Özellikle de kişi “normal” dışı kabul edilen özelliğinden yaralanmaya çalışılır hiç alakası yokken.
Geçen gün bu hissi oldukça derinden yaşadım. Metin Şentürk, Ramazan Ayı’na ve gündeme dair bir şeyler söylemiş. Metin Şentürk’ün söylediği hiçbir şeye, hiçbir zaman katılmadım. Son çıkışını da ne amaçla yaptığını herkesin tahmin edebileceğini düşünüyorum. Zaten konuyla ilgili bilgisizliği söylediklerinin hiçbir şekilde anlaşılmamasından belli. Kaldı ki zerre birikimi olan bir insan da değil. Körlük üzerine yaptığı sulu esprilerden, engelli haklarıyla ilgili suya sabuna dokunmamasından dolayı körler arasında çok da sevilen birisi değil. Ki konumuz Metin Şentürk de değil. İnsanı sözüyle ve eylemiyle yargılamak gerekir. Oysa Metin Şentürk’e ilgili video yüzünden kızanların çoğu Metin Şentürk’ü değil, körlüğü hedef almış.
O gün okuduğum yorumlara kadar, uzun zamandır böyle koro halinde körlüğe hakaret edildiğine rastlamamıştım. En tuhafıma giden de “Gözlerin görmüyor, hayat hakkında ne biliyorsun ki konuşuyorsun?”, “Kör zaten, dünyadan haberi yok” tarzı ifadeler oldu. Homeros’tan bugüne hayatı yorumlayan, onu kayıt altına alan ve ona çeşitli noktalardan katkı sunan körlerin varlığını bilmemeleri ve şu çağda bu kadar bilgisiz olmaları bir yana; bu cehaleti koro halinde ne cesaretle sergilediklerini anlamadım. Sanırım sağlamcılık sözleşmesine güvenin bir sonucu bu. Bu yorumları yapanlar entelektüel açıdan Metin Şentürk’ün çok da ilerisinde sayılmazlar. Demek ki bilgisizliğin ve cehaletin körlükle ilgisi yokmuş. O nedenle kimse, her körü aynı kefeye koyamaz. Hoşuna gitmeyen her şeyde, hoşuna gitmeyenler yerine körlüğe öfke kusamaz. Kısacası: Genelleme, ötekileştirme, konuyla alakası yoksa kişinin yeti çeşitlilikleri ya da başka yönlerini tartışmaya katma. Sağlamcılığınla yüzleş ve herkesin senin kadar kendi olmayı hak ettiğini unutma. Belki o zaman bir şeyler değişir. (BS/TY)







