Bedenime sabitlenen gözler var biliyorum. Her an üzerimde dolaşıyorlar, yer değiştiriyorlar ama sürekli varlar. O kadar çok ve sürekli varlar ki olmadıklarında da onların varlığını üzerimde hissediyorum. Yoruyor beni. Hareketlerim kontrolsüz hale geliyor. Daha doğrusu aşırı kontrollü hale. En doğrusu, aşırı kontrolün yarattığı bir kontrolsüzlük hali. Gözetlenme birkaç yüzyıldır toplumların ve ötekilerin genel sorunu ve üzerine ciltlerce kitap yazılabilir. Yazılıyor da zaten. Tabii bunun sağlamcı yönü, çok fazla ele alınmıyor.
Panoptikon bir yaşam
Panoptikon aslında bir hapishane tasarımıdır. Jeremy Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishanedir. Panoptikon tasarıma göre mahkumların her an her hareketleri gözetlenir. Onlar bu gözetlenmeyi izleyemez. O nedenle sürekli gözetlendiklerini hissederler. Foucault bunu bir iktidar biçimi olarak tanımlar. Görünmeyen ama her an her yerde etkisi olan bir iktidar biçimi. Bu gözetlenme, muhatabını sürekli kaygı içinde yaşamaya mahkum eder. Muhatap, yaptığı her şeyde gözetlendiğini ve şeffaf olması gerektiğini düşünerek kendi olmaktan çıkar. Byung-Chul Han “Şeffaflık Toplumu” kitabında bu durumu şöyle tanımlar: “Şeffaflık toplumu aynanın cehennemidir.” Han ve Foucault’a eleştirel yaklaşsam hatta onlarla kesinlikle aynı noktada olamayacağım bir gerçeklik olsa da durumun etkilerini daha iyi anlatmak için bu alıntıları uygun buldum.
Sağlamcılığın bir egemenlik biçiminde sakatlara hükmetmesinin en güçlü araçlarından biridir gözetleme. Sağlamcılığın doğası gereği gözetleyen kişi gözetlediğinin hatta gözetlemesinin yanlış olduğunun tam olarak farkında bile değildir belki. Tıpkı kendisinin sağlamcı olduğunun farkında olmadığı gibi. Oysa sürekli gözetlenmeye mahkum olan sakatlar ya da ötekiler için bu iş o kadar basit değildir. Çünkü gözetleme, meraktan gözün ilgili kişiye kayma ihtimalinin masumiyetinden çıkmıştır. O artık bir “normalleştirme” ve hizaya sokma aracına dönüşmüştür.
Bunu çok sık yaptığım gibi sakat bir insanın sıradan bir günü üzerinden örnekleyeceğim. Zihninde soru işareti olanlar için belirteyim, güvenli alan dışında bir gün değil her gün ve her an öyle genellikle. Sabah sokak kapısını açtığında ayakkabını giyerken zorlanmaman o günün nasıl geçeceğini de belirleyebilir. Çünkü bir anlık aksama o an kapısı açık komşunun, senin iradeni yok sayma pahasına olaya müdahil oluşuna maruz bırakılırsın. “Yardım istemeyecek kadar komplekslisiniz” eleştirilerine bir yanıt olsun. Yardım ya da dayanışma önemlidir öznenin iradesini yok saymadığı sürece zararsızdır. Burada İradenin yok sayılma ihtimalinden yola çıkıyoruz. Zaten genelde de öyle oluyor. Binadan çıkıp yürürken bütün gözleri üzerimizde hissediyoruz. Zaten çoğu zaman üzerimizde oluyorlar. O nedenle hareketlerimiz birbirine girebiliyor.
Sağlamcı kırılganlık rahatsız olur elbet ama biz onların görme alanının ve niyetinin dışında yaşamak istiyoruz bazen. Herkesin isteyebileceği gibi. Yemek yiyorsun tabağında bir çatal. Kenara taşmış yiyecekleri düzenliyor. Hadi bir kör toplu bir yemekte rahat etsin. Bilgisayar başında bir işle uğraşıyorsun, sen daha hareket etmeden birkaç kişinin eli klavyede beliriyor ve işi senin adına yapmaya çalışıyor. Sonuç olumsuz oluyor ve bu olumsuzluk senin körlüğüne bağlanıyor. Tabii şaka adı altında ayrımcı söylemler de eksik olmuyor. Senin yeti çeşitliliğine uygun olarak geliştirdiğin yöntem de yok sayılıyor. Hatta hata yapma hakkın yok sayılıyor.
Bazı kör arkadaşlar çocuklarıyla bir şey yaparken, üzerlerindeki davetsiz gözlerin sahibi tarafından çocuklarına müdahale edilmesi çok sık yaşanan bir durum. Yani birisi, karşısındaki sırf engelli olduğu için “iyi niyetle” de olsa, talep olmadığı halde engelli kişiyle çocuğunun arasına giriyor. Çocuk ebeveyn ilişkisine zarar veriyor. Çocuğa da ebeveyne de zarar veriyor. Sevgilinle yürüyorsun üzerinde onlarca göz gel de rahat et. Durumun vahametini daha nasıl anlatayım. Tabii bu kadar gözetlenmeye maruz kalınca, kimse bakmasa bile bütün gözleri üzerimizde hissedebiliyoruz. Bu sadece engelliler için değil tüm ötekileştirilenler için geçerli.
Bu ay EEEH Dergi’nin doğum günü vesilesiyle temalı bir sayı çıkardık. Temamız gözetlenmeydi. Ben de "Yerinden Oynamayan Cisim" başlığıyla bir yazı yazdım. Yazımı da o sayıda yer alan Sevgi Mart Göcen’in yazısının başlığıyla bitiriyorum. Çünkü durumu harika özetliyor: Bakışlarını Daha Faydalı Yerlerde Kullanabilirsin.
(BS/AB)







