KADINLARIN GÜNDEMİ
Sevgili devletimiz, siz himpathy yapıyor olabilir misiniz?
Eski partneri Deniz Bulutsuz’a şiddet uyguladığı için Ozan Güven’e verilen istinaf onaylı 1 yıl 15 aylık hapis cezası sonrası, Güven’in uzun süredir sürdürdüğü televizyon programları yani “aklama turları” da bitmiş olacak ki geçen hafta İstanbul Kadıköy’de görüldü. Kadıköy’de bir kafede otururken bir grup kadın onu protesto etti.
Kayırıcı sempati
Eğer geçen hafta siz bu haberi okurken eğer “onun da eğlenme hakkı var”, “bir insan bir hata yaptı diye kafeye de gitmesin mi?” gibi cümleler kurduysanız, tebrikler: siz himpathy yapıyorsunuz. Tıpkı o esnada Güven’in yanında bulunan Mehmet Aslantuğ’un meseleyi yatıştırmaya çalışırken “cezasını hukuken çekiyor” minvalinde kurduğu cümleler gibi.
“Himpathy”, feminist filozof Kate Manne’nin ortaya attığı bir kavram. Türkçeye yerleşmiş net bir karşılığı yok, fakat en yalın haliyle “erkeklere yönelik aşırı empati ve kayırıcı sempati” olarak açıklanabilir.
Kavram, özellikle bir erkeğin zarar verici, şiddet içeren ya da problemli davranışları gündeme geldiğinde odağın kadından uzaklaşıp failin yaşadığı itibar kaybına, zorlanmasına ya da “geleceğinin etkilenmesine” kaymasını tarif eder. Yargı kararlarındaki indirimlerden hatırlarsanız “sanığın”, çoğunluğu erkek, “geleceğini etkiler diye düşürdük…” vs vs.
Adalet sapması
Ya da bir taciz ya da şiddet vakasında, kadının yaşadığı deneyim yerine failin kariyerinin “bitmesi”, “linç edilmesi” ya da “aslında iyi biri olduğu” tartışmalarının öne çıkması ya da sorumluluğun değil, failin duygusal durumunun merkeze alınması himpathy örneklerinden akla ilk gelenle.
Kate Manne’ye göre bu, bireysel bir duygudan ziyade toplumsal olarak yerleşmiş bir adalet sapması aslına bakarsanız. Yani mesele çoğu zaman şu: Bir olayda odağın yönü, zarar gören kadından, zarar veren erkeğin “ne kaybettiğine” kayar.
Mesela, sosyal medyada Ozan Güven’i savunan yorumların yanında Deniz Bulutsuz’un anlatılarının geri planda kalması da bu dengenin nasıl kurulduğunu gösteren örneklerden.
Nafaka hakkına saldırı
Peki bir soru, sizce bu sadece bireylerin duygusal refleksi mi? Hayır. Devletler, medya ve toplumsal kurumlar da zaman zaman bu refleksi yeniden üretir.
Mesela kadınların nafaka hakkı.
Son yıllarda Türkiye’de nafaka üzerinden yürüyen tartışmalar, çoğu zaman “mağdur erkekler” söylemi etrafında şekilleniyor. Biliyorsunuz bir de böyle bir platformları var. Yeryüzündeki varlıkların yüzde 90’ına sahip erkekler, mağdur olmuşlar.
Bir hatırlatma, nafaka, boşanma sonrası ekonomik olarak zayıf duruma düşen tarafı korumayı amaçlayan çok eski bir hukuki kurum. Tarihsel olarak bakıldığında da farklı toplumlarda uzun süredir varlığını sürdüren bir destek mekanizması.
Türkiye’de de nafaka sistemi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir devamlılık taşır. Ancak son yıllarda özellikle bazı medya organlarında “sınırsız nafaka”, “kadınların haksız kazancı” gibi başlıklarla yoğun bir algı üretildiği görülüyor. Bu anlatı, tekil örnekleri genelleştirerek bütün sistemi tartışmaya açıyor.
Oysa kadınların hayatındaki gerçeklik çoğu zaman bu kadar sloganistik değil. Nafaka miktarları çoğunlukla yüksek rakamlar değil birçok dosyada 150 TL, 250 TL, 400 TL gibi oldukça düşük seviyelerde kalıyor. Yani kamuoyunda çizilen “yüksek nafaka ile geçinen kadınlar” imajı, istatistiklerle örtüşen bir tablo sunmuyor. Gerçek değil!
Daha da önemlisi, nafaka sisteminin mutlak ve değişmez olmadığı gerçeği gözden kaçırılıyor. Nafaka bağlandıktan sonra da taraflar mahkemeye başvurarak gelir değişikliklerini, ekonomik şartları ya da yeni durumları gerekçe gösterip yeniden değerlendirme talep edebiliyor. Yani sistem, söylendiği gibi “tek taraflı ve geri dönüşsüz” değil.
Buna rağmen kamuoyunda “nafaka mağduru erkekler” söylemi üzerinden güçlü bir anlatı kurulmuş durumda. Hatta sosyal medya platformlarında bu başlık altında örgütlenen gruplar, nafakanın tamamen kaldırılması ya da sınırlandırılması için kampanyalar yürütüyor. Bu anlatılarda sık sık, kadınların bu paralarla “rahat bir hayat yaşadığı” iddiası öne sürülüyor.
Fakat gerçek hayat hikâyeleri çoğu zaman bu iddiaları tersine çeviriyor.
Örneğin boşanma sonrası yıllarca çok düşük nafaka almak için hukuk mücadelesi veren kadınların hikâyeleri, bu tartışmanın görünmeyen tarafını oluşturuyor. Bir kadın, boşandığı eşinden aylık yalnızca 150 TL nafaka alabilmek için yıllarca dava ve icra takibiyle uğraştığını anlatıyor. Üstelik bu miktarın bile düzenli ödenmediği, ancak maaşa haciz konulduktan sonra kesintinin yapılabildiği ifade ediliyor.
Peki Akın Gürlek'e ne demeli?
Tüm bu tabloya rağmen kamuoyunda “nafaka mağduriyeti” söylemi çok daha güçlü ve görünür durumda kalıyor. Bizim çok hassas, adaletli devletimizin Adalet Bakanı Akın Gürlek de bu hassasiyetleri dikkate alıyor ve AYM’nin nafaka kararını destekliyor. Şöyle diyor:
“Vatandaşlarımızdan gelen yoğun talepler ve sahadaki uygulamalar doğrultusunda, bu konu zaten hazırlıklarına titizlikle katkı sunduğumuz Yargı Paketi’nin en temel konu başlıklarından birini oluşturmaktaydı. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin, Türk Medeni Kanunu’ndaki "süresiz nafaka" düzenlemesine ilişkin verdiği iptal kararını adalet ve hakkaniyet ilkeleri adına son derece kıymetli buluyoruz.”
Emine K.
Akın Gürlek evet bildiniz üzere himpathy örneği sergiliyor…Kate Manne’nin “himpathy” kavramını yeniden üretiyor.
Biz onu bir köşeye bırakalım. Emine K.’ye kulak verelim. Erken yaşta zorla evlendirildiği kocası onu her gün darp etti. Evliliği kısa sürdü. Boşanma sonrası mahkeme Emine K.’ye aylık 150 TL nafaka bağladı. Ancak iddiasına göre eski eşi gelirini düşük gösterdiği için bu nafaka uzun süre ödenmedi.Yıllar süren hukuki mücadele ve icra takibi sonucunda maaşına haciz konularak düzenli olarak kesildi.
Emine K., boşandıktan sonra ekonomik bağımsızlık kuramadı. Ailesi okutmamıştı, kocası çalışmasına izin vermemişti. Elinde sadece 150 TL nafakası vardı ki çoğu zaman psikolojik destek masraflarına gitti.
Ayrıca eski eşi yeniden evlendi kendi hayatını kurdu. Nafaka ödediği için de kendisini mağdur ilan etti. Bu bir manipülasyon üzerinden iktidarı yanıltıp yanlı karara yönlendirme değil, bu Emine özelinde onlarca kadının gerçeği.
İktidarlar, politika yürütücüler, himpathy yapamaz, tüm yurttaşların anayasal haklarını güvenceye almalı, yargı tüm yurttaşlara eşit yaklaşmalı!
Şiddetsiz bir hafta gelsin, özgür ve eşit...
Film, işsiz ve üç çocuk annesi Erin Brockovich’in hikâyesini anlatır. Erin, bir trafik kazası sonrası iş bulmak için bir hukuk bürosunda çalışmaya başlar. Burada dosyaları incelerken, küçük bir kasabada içme suyunun ciddi şekilde kirletildiğine dair şüpheli belgeler keşfeder.
Araştırmaları ilerledikçe, büyük bir enerji şirketinin (Pacific Gas and Electric Company) yıllardır insanları zehirleyen bir su kirliliğini gizlediğini ortaya çıkarır. Erin, hukuk eğitimi olmamasına rağmen kasaba halkı adına büyük bir dava sürecinin öncüsü olur.
(EMK)
Ya “Çınlayanlar"ı duyacağız, ya şarkılar söyleyeceğiz
Harbiye’de Nâzım Hikmet gecesi: “Faşizme karşı omuz omuza” yankılandı
Kadınlar mücadele ediyor, erkek şiddeti yargılanıyor
ERKEK ŞİDDETİ ÇETELESİ MAYIS 2026
Erkekler Mayıs’ta 14 kadını öldürdü
"Biz bu topraklara aitiz": Türkiye’de her acının kendi mahallesi var