Lizbon Avrupa’nın öne çıkan uğrak yerlerinden biri olmuş gibi görünüyor. Özellikle pazar günü ana merkezdeki kalabalığın ve trafiğin artmasından, hatta öncesindeki günlerde pek duymadığınız korna seslerinden rahatlıkla fark edilebiliyor. Şehrin sahile yakın ana merkezinin fazlasıyla turistik olduğu, ağaçsız dar caddelerinden iki yönlü küçük tramvayların geçtiği, trafiğin tıkandığını, araba kuyruklarının uzadığını ve korna çalanları görmediğiniz, hemen bütün kaldırımların ve yaya yollarının ince el kesmesi taşlarla kaplı olduğu bu şehir mütevazi sesiyle içinizi ısıtıyor. Merkez turistik alandan üç metro durağı uzağa açılırsanız da bir göçmen şehri karşılıyor sizi.
Okyanus kıyısında olduğundan mı ya da bir zamanların kaşiflerinin yurdu olduğundan mı bilinmez, şehre vardıktan bir süre sonra yeniden içinizde bir yola düşme hissi fark ediyorsunuz. Ama bu, huzursuzluk veren bir şehir olduğu için değil. Şehri geride bırakamayacağınızı hissetseniz de dalgalar aklınızı çelmeye çalışıyor denize açılmak için. Tıpkı Pessoa’nın bir şiirinde geçen aşağıdaki dizeler gibi bir çağrı duyuyorsunuz denizden. Cevat Çapan Türkçe’ye çevirdiği Pessoa şiirleri kitabının önsözünde Octavio Paz’ın bir yazısında Pessoa için "şairlerin yaşam öyküleri olmaz onların yaşam öyküleri yapıtlarıdır" diye yazdığını belirtiyor, Pessoa’nın üç farklı isimle yazdığı yapıtlarındaki temaları ve bu farklı isimlerle yarattığı dünyayı aktarıyor. Şu dizeler de Pessoa’nın Alvaro de Campos adıyla yazdığı Denize Övgü şiirinden:
"Sular çağırıyor beni.
Denizler çağırıyor,
Beni çağırıyor ete kemiğe bürünen tüm uzaklıklar
Ve denizlerin geçmişte yaşanmış bütün çağları
beni çağırıyorlar"
Şehre tutkun şair Pessoa’nın başyapıtı sayılan Huzursuzluğun Kitabı bu şehirde yaşayan bir muhasebecinin iç dünyasını resmederken, kitabın adındaki huzursuzluğun karakterin içsel şehrinden kaynaklandığını anlamak çok uzun sürmüyor. Çünkü Lizbon huzursuz hissedebileceğiniz bir şehir değil.
Pessoa Lizbon’la özdeşleşmiş bir şair. Küçük yaşta ayrıldığı bu şehre tekrar döndüğünde başka bir dil öğrenmiş ve şiirlerini ilk olarak da ana dili olmayan bu dilde yayınlamış. Sağlığında yayımlanmış tek bir kitabı olmuş. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Lizbon’a döndükten sonra yazmaya başladığı Orpheu dergisinde yazdıklarıyla modernizmin Portekiz’deki önde gelen estetik kuramcılarından biri haline gelen Pessoa farklı adlarla yazdığı, biçim ve içerik açısından farklı ürünlerle, bildiği aşina olduğu ve bütünleştiği bu şehirde hayata veda etmiş. Orpheu dergisi adını Yunan mitolojisindeki Orpheus’tan alıyor. Hamnet filminde de Shakespeare’den dinlediğimiz bir mitolojik hikâyede, aşık olduğu Eurydice'i yeraltı dünyasından ve onun efendisi Hades'ten kurtarmak için bir anlaşma yapan, Eurydice'in önünde ona dönüp bakmadan yolculuk etmek zorunda olan ozan ve müzisyen Orpheus var. Hamnet’te farklı anlamlar ve çağrışımlarla yer alan bu hikâye, Orpheu dergisi için "geriye bakmamayı, geçmişi bırakmayı ve yirminci yüzyılda Portekiz'in aydınlanması için geleceğe odaklanmayı" temsil ediyor.
Öte yandan Lizbon geriye bakmayı bırakmamış bir şehir. Şehirde Tejo Nehri'nin okyanusa açılan noktasındaki 25 Nisan Köprüsü geriye bakmanın belki de en özel simgesi. 25 Nisan Portekiz ve Lizbon için önemli bir tarih. Karanfil Devrimi’nin tarihi. Bu köprünün hemen yanı başındaki eski fabrikaların olduğu bir alanın modern bir sanat-tüketim alanına çevrilmesi, çoğunluğu beyaz yakalı turistlerin "leisure time" anlarında sevebilecekleri bir biçim yaratmış. Ne de olsa tüketim, bu yüzyılın dinamiği. LX Factory adındaki bu alanda özellikle pazar günleri yaşanan hareketlilik, turizmin dokunuşu açısından ilgililer için güzel bir örnek olsa gerek.
Karanfil Devrimi 25 Nisan 1974'te gerçekleşen bir askerî darbeye verilen ad. 40 yılı aşkın bir süre devam eden bir diktatörlüğü ve ülkenin Afrika’da yeniden koloniler oluşturmak için giriştiği savaşları sona erdiren bu darbeye "karanfil devrimi" adının verilmesinin de şiirsel bir hikâyesi var. 25 Nisan 1974 günü şiddet kullanmadan yaptıkları darbe ile Salazar diktatörlüğü sona ererken sokaktaki askerlerden birinin silahının namlusuna karanfil koyan Celeste Caeiro’nun başlattığı bir hikâye bu. Celeste Caeiro çalıştığı restoran darbe nedeniyle kapalı olunca, patronu çiçekler ölmesin istediği için restorandan aldığı karanfillerle askerlerin ve tankların bulunduğu meydana gelerek onlarla konuşmuş ve sonrasında da bir askerin silahının namlusuna bir karanfil koymuş. Çevredekiler de karanfilleri alıp aynısını yapınca silah namlularının, tank namlularının uçları karanfillerle dolmuş. Cemal Süreya’nın şiirindeki gibi; "derken karanfil elden ele".
Bir askerî darbenin halk devrimine dönüşümünün hikâyesi aslında bu. Askerlerin harekete geçmesi için verilen işaret ise radyoda çalınan iki şarkı. Bu şarkılardan biri Portekiz'in aynı yıl Eurovision Şarkı Yarışması'na katıldığı, diğeri de şarkılarının çoğu o dönemde radyolarda yasaklanan Zeca Alfonso’nun bir şarkısı. Bu süreci anlatan, Maria de Medeiros’un yönettiği ve başrolünde oynadığı bir film de var. Film Türkiye’de Nisan Devrimi adıyla gösterilmişti. Filmin orijinal adı Capitaes De Abril. Yıllar önce sinemada seyrettiğim bu güzel film Lizbon'dayken aklımdan çıkmadı. "Karanfillerin Celetesi" yakın zamanda hayatını kaybetse de, bu ruhun Lizbon'da yaşadığını hissedebiliyordum sokaklarda.
Artık bir şehre gitmenin o şehri tanımanın keyfi kaldı mı bilemiyorum, daha doğrusu değişti, değişiyor. İnternet ve sosyal medya gezip görmenin tadını biraz kaçırıyor. Bir yandan işinizi kolaylaştırıp gereksiz zaman, enerji ve para harcamalarınızın önüne geçerken diğer yandan kendiniz keşfetmeden her şeyi görmüş, dinlemiş olabiliyorsunuz. Gördükleriniz ve dinledikleriniz bazen zor bulabileceğiniz bilgiler ve kaynaklar, bazen de hikâyeler ama çoğunluk sosyal medyada etkileşim peşinde olan paylaşımlar olunca gezi, varsa eğer sihirini kaybedebiliyor. O şehre gidince "şaşırma" sanki kayboluyor. Bir de yeme içme meselesi var ki o da başka büyüyen bir sorunsal.
Artık yaşamlarımız tamamen programlı. Günümüz de gecemiz de tatilimiz de. Önceden aldığınız biletle gitme zamanı geldiğinde ülkede ya da dünyada hangi olayların olacağını kestirmek zor. Bir yerlere bombalar yağarken siz bir şehri anlamaya çalışıyorsunuz. Bir Avrupa şehrinde kendi paranızın 50 katına harcama yapmak ve buna rağmen bir espressoyu kendi ülkenizden ucuza içebilmek zorunuza gidebiliyor.
Dedim ya, Lizbon huzursuz bir şehir değil, huzursuz olan sizin içinizdeki şehir ve o şehir peşinizi hiç bırakmıyor. Artık içinizdeki bu huzursuz şehrin önemli bir parçası elinizden düşmeyen, sık sık şarj etmek zorunda olduğunuz o küçük cihazlar.
Lizbon’da denizin çağrısı ve karanfillerin izleri sokaklarda.
Pessoa’nın peşinde varoluşsal soruların karanfillerin peşinde bir halkın demokrasi ve özgürlük tutkusunun izi sürülebilir.
(AB/CIY)







