İslam, otoriterlik ve geri kalmışlık
İslam dünyası neden geri kaldı ve neden Müslüman ülkelerde totaliterliğe varan devlet yapıları bir süreklilik gösteriyor?
Birbirini üreten bu sorular bin yıldan fazladır İslam dünyasının temel tartışma konusu oldu, olmaya da devam ediyor.
Sorular o kadar geniş ve derin alanları kapsıyor ki, bunun kısa ve tek bir cevabı yoktur. Konuya dair metodolojisi sağlam ve ön açıcı nitelikte kaynaklar az da olsa var.
Bunlardan biri, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Prof. Ahmet T. Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” kitabı. Değerli olduğu kadar birtakım kalıplaşmış düşünceleri sarsmasıyla da ilginç ve üzerinde bir hayli fikri mülahaza yapılmasını hak eden bir kitap.
İslam dünyasının neden geri kaldığına dair genel kabul gören iki görüş var. Birisi Haçlı seferleri, Moğol işgalleri ve Batı sömürgeciliği. Yani dış güçler.
Diğeri ise, oryantalistlerin de ileri sürdüğü ve Müslümanların içerisinden de kabul gören özcü görüş. Yani ontolojik olarak İslam, Batı uygarlığı anlamında (buna ana başlık olarak demokrasi de diyebiliriz) bir gelişmeye açık değil.
Yazar daha baştan bu iki görüşü de ret ederek kitabının ana argümanını “Müslüman ülkelerdeki bu eksikliklerin (geri kalmışlık, otoriterlik bn.) temel sebebinin ulema-devlet ittifakı olduğu ve bu ittifakın tarihten günümüze değin gücü elinde tutmayı başardığıdır.” (23) şeklinde ifade ediyor.
Günümüzden bir örnek olması bakımından yazar, ulema - devlet ittifakının Türkiye’de Diyanet kurumuyla resmileşerek işlediğini ve Erdoğan iktidarıyla bu ilişkinin daha bir etkisinin arttığını ve görünürlüğe sahip olduğunu belirtiliyor.
Kitaptaki İslam ve devlet ile İslam’ın 11. yüzyıldan sonra gerilemesi bölümüne dair iki husus üzerinde duracağım.
İslam devleti söylemi
Yazar gelenekselleşmiş ve kesin kabul haline gelmiş, İslam’da din ve devlet ayırımı yoktur söylemine itiraz ediyor. Yazar, gerek İslamcı çevrelerde yaygın olarak kabul gören gerekse oryantalistler tarafından İslam’ın bir din olarak belli bir devlet modelini dayattığı görüşünü, Kuran’a ve Peygamber’in hayatına dayanarak İslam’ın siyasi bir projesi olmadığı görüşüyle reddediyor.
Aşağıda yazarın dergi söyleşisinden aktaracağım bu uzun alıntıyı, kitaptaki İslam ve devlet ilişkisini anlattığı bölümün bir özeti sayılabileceği için yaptım.
Yazar verdiği röportajda “…öncelikle Kur’an da devletle ilgili bulunabilen tek ifade ‘ulu’l emr’i minkum’ yani içinizden emir sahiplerine, otorite sahiplerine itaat edin ifadesidir. Bu ifadeyi Maverdi hilafet kavramı için kullanmış, İbn-i Teymiyye ise Siyaset-i Şer’i kitabında bunun ulema ve umera’ya (yani devlet yöneticilerine) itaat anlamına geldiğini iddia etmiştir. Hâlbuki ayette ne devlet geçiyor ne de ulema.
O zaman peki, Hz. Muhammed’in, Hz. İsa’dan hiç mi farkı yok? Tabiî ki var: savaşmış ordusu var, kamusal parası var. Ama bunlar, bugün anladığımız manada kurumsal bir devlet değil.
Ayrıca otoritesi kişisel, karizmatik ve Allah’tan gelen vahiy üzerine. Kendisinden sonra gelen dört halife de vahiy alan kişiyle şahsi temasları olan kişiler olarak tanımlanabilirler. Yani onlar da istisna liderler idi. Hz. Ali’den sonra hem dinî hem dünyevi otorite kabul edilen bir lider kalmamıştı.”
Yazarın bu son paragrafına katılmıyorum. Çünkü Emevi ve Abbasi halifeleri Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi ve mülkün yöneticisi sıfatına sahip olarak hem dini hem de dünyevi otorite gücünü ellerinde bulunduruyorlardı. İslam dünyasında halifelere karşı muhalif hareketler olsa da halifeler, Müslümanlarda çok büyük bir meşruiyete ve kabule sahiptiler.
Ayrıca yazarın burada ilk dört halifeyi vahiy alan kişiyle, Peygamberle temaslarının olmasına bağlayarak sonraki halifelerden ayırma yoluna gitmesi, sistemin niteliğiyle ilgili sosyolojik ve siyasi yapıyı kişiye indirgediği için, sorunlu gözükmekte.
Elbette Hz. Peygamber zamanında bir kurumsal devletten söz edilemez. Ancak tarihte örnekleri görüldüğü üzere, Mekke’den Medine’ye hicretten sonra Müslüman topluluğun Peygamber öncülüğündeki örgütlenmesini de adminastrif veya ilkel devlet olarak niteleyebiliriz.
Peygamber döneminde nüfus azdı. Kan bağına dayalı kabileler birer güç odaklarıydı. Topluluğun hazinesi sayılan bağış, zekât, ganimetten alınan beşte bir pay beytülmal olarak toplanıyordu. Yani her ne kadar bir meşveretten söz edilse de Peygamber liderliğinde bir hiyerarşi, düzenli bir ordu olmasa da savaş sırasında topluluğun erkeklerinden oluşan bir asker grubu, verginin yerini tutan birtakım akarlardan oluşan bir hazine vardı. Bütün bunlar bir devletin nüvelerini oluşturur.
Eğer böyle olmasaydı, başka nedenlerle birlikte İslam fetihleri Peygamberin ölümünden 4 sene sonra 636’da Suriye, 10 yıl sonra 632’de İran, 16 yıl sonra 638’de Kudüs, 80 yıl sonra 710’lu yıllarda Maveraünnehir coğrafyasına yayılma dinamiğini nasıl açıklayacağız?
Elbette bunlardan yazarın da dediği gibi, İslam’ın doğuşunun bir devlet projesini öncelediğini veya bir devlet modelini dayattığı söylenemez görüşü tartışılabilir. Ancak erken İslam döneminde kurumsal olmasa da bir İslam devletinden söz edilemeyeceğini belirten yazara katılamıyorum. Çünkü İslam’ı yaymayı ve bu yolla yeni bir toplum inşa etmeyi hedeflemiş bir hareket, bunu ancak ilkel de olsa bir devlet örgütlenmesiyle yapabilir. Yani ideoloji, asker, vergi, hazine…bunlar bir devletin yapısal unsurları (kolonları) olarak var zaten.
Bu konuda kendimi Prof. Ahmet Aslan’ın “Ta Mısır ve Mezopotamya devletlerinden bu yana Doğu’da her devlet, bir din devleti olarak ortaya çıktığı gibi her din de aslında kendisini bir siyaset olarak ortaya koymuştur…Kuran salt olarak Tanrı, insan ve evrene ilişkin bir metafizikten ibaret olmayıp, aynı zamanda bir medeni yasa, bir ceza yasası, kısacası bir ‘şeriat’ olduğu gibi, Muhammed de kendisini sat bir peygamber olarak değil, aynı zamanda bir ‘kanun koyucu’, bir ‘devlet kurucu’su olarak ortaya koymuştur”. (İslam Felsefesi Üzerine. Bilgi Üniversitesi Yayınları Syf. 7) görüşüne yakın buluyorum.
Fakat bu görüşe göre de burada İslam devleti ve İslam şeriatının (dininin) birbirini koşullandırdığı (özdeşliği) şartı ortaya çıkıyor ki, Ortodoks İslamcıların dediği de tam budur; bir diğer deyişle son yılların ifadesiyle, İslam’da demokrasi olmaz!
Halbuki Ahmet Kuru Hoca da İslam tarihinde görüldüğü üzere 8 ila 11. yüzyıl arasında İslam’ın bir aydınlanma yaşadığını ileri sürerek bunun yanlışlığını ifade ediyor.
Bu sorunun teorik çözümlemeleri daha çok su kaldırır.
İslam ülkelerinin geriliğinin ve otoriterliğinin nedeni?
8’inci yüzyıldan 11. yüzyıla kadar 300 yıllık dönemde İslam dünyasındaki ilerleme ve yükselişin, 11. yüzyılla birlikte bir çöküşe gittiğini ve bu halin bugün de devam ettiğini belirten yazar, bu köklü tarihsel değişimin nedeni olarak da din adamları ve askeri elitlerin toplumu domine ederken, entelektüellerin ve tüccarların gelişiminin engellenmesi, dışlanması olarak görür.
Yazar bu sınıfsal değişimin ekonomik temelinin de “İkta sisteminin genişlemesiyle, toprak gelirleri merkezi bir şekilde askeri görevlilere ve diğer yöneticilere dağıtıldı. Askeri sınıf hem devlete hem de ekonomiye egemen olmaya başladı ve tüccar sınıfını zayıflattı…tüm bu değişimlerin sonunda, Selçuklu İmparatorluğu devrinde, ulema-devlet ittifakı ortaya çıktı. Selçuklular, Nizamiye medreselerini (adını vezir Nizamülmülk’ten alan bu medreseler, İslam dünyasındaki entelektüel hayatın ve İslam aydınlanmasının tıkacı olmuştur. bn.) kurarak bu ittifakı kurumsallaştır(masına).” (298) dayandığını belirterek, kapitalizmin neden Batıda geliştiğinin başat nedeni olarak mülkiyet sistemine, rasyonel düşüncenin gelişmesine ve buna tekabül eden devlet sistemine işaret eder.
İslam dini ticareti destekleyen, teşvik eden bir yapıya sahipken daha sonraları merkezi devlet gücünün tüccar sınıfının önünü keserek ulema ile iş birliğine gitmesi hususu çok önemli bir veri oluşturuyor.
Ortaçağda toplumun şekillenmesinde tüccar sınıfının önemi çok büyüktür. Tüccar yalnızca mal alıp satmaz, aynı zamanda kervanlar ve denizler yoluyla farklı kültürlerin taşıyıcısıdır da. Ticari kazancın dinamikleri çoğu defa kimlik kuşatmalarını aşar. Kazanç için alım satımda bulunan tarafların hangi dine, hangi ülkeye ait olduğunun pek bir önemi olmayabiliyor. Dolayısıyla ticaret, kimlikler arası ilişkileri daha kolay geçirgen hale getirerek toplumda heterojen yapıların önünü açmaya hizmet eder.
Batıda tüccar sınıfından ve bir kısım aristokrasiden (Özellikle 14. yüzyıldan itibaren finans sektörünü oluşturan Mecidi aileleri gibi) burjuvazi doğarken, İslam dünyasında tersine bir gelişme yaşanır; tüccar sınıfının önünü kesilerek askeri aristokrasi güçlenir ve bu aşamada devlet, ulema ile iş birliğine giderek farklı fikir akımlarını boğulur ve burjuvazinin doğmasına engel olunur.
İslam dünyasındaki bu sınıfsal değişimin ideolojik temeli olan din ve devlet birlikteliğinin Sasani devlet sisteminden alındığını ve bunun da İslam dünyasında hadis diye uydurulduğunu belirten yazar, 11. yüzyılla birlikte Gazali’nin “Din ve melik ikizdir. Din temeldir, melik ise muhafız. Temeli olmayan çöker ve muhafızı olmayan yok olur.” (153) görüşüyle ete kemiğe büründüğünü söyler.
İslam dünyasında 11. yüzyıldan sonra ulema ile devletin iş birliğine giderek tüccarların dışlanması, entelektüellerin tasfiyesi geri kalmışlığa neden olan önemli bir sınıfsal değişimdir. Ancak bu olgunun tek başına Müslüman toplumlarında geri kalmışlığa açılan bir kapı olarak bu temel değişime yol açtığı tezi doğru ama, bana yeterli gelmemekte. Çünkü sistemde neler oldu da iktidar, tüccarları ve entelektüelleri dışlayarak ulemayla iş birliğine gitti? İkta sistemi bu değişimin tek başına bir nedeni olabilir mi?
Konu gerçekten derin ve üzerinde durulmaya değer.
Devlet-ulema iş birliğinin alt yapısı
Örneğin 11. Yüzyılda İslam fetihlerinin azalmasıyla birlikte hazinenin gelirlerindeki dikkate değer düşmesi, halifeliğin egemenlik sahalarında heterodoks ve heretik yapıların yaygınlık kazanması, mezhep kaynaklı (özellikle Sünni ortodoksiye karşı Şiiliğin Irak’tan kuzey doğuya doğru yayılarak İran coğrafyasında etkinlik kazanması, Mısır’da Fatımiler vb.) çatışmaların çoğalması, muhalefetin baskılanması ihtiyacının artması, başta Selçuklular olmak üzere Türklerin İslam coğrafyasında askeri etkilerinin artması karşısında bu devletlerin ‘İslam’ın kılıcı’ rolüyle İslam dini ile daha fazla teçhizatlandırılma (Nizâmülmülk ve Nizamiye medreseleri vb.) ihtiyacı; bütün bunlar halifenin başında olduğu merkezi devletin gücünü artırarak devam ettirmesi için, İslam dininin hadisçilerinin ve özellikle Gazali’nin bakış açısıyla yeni bir aşamaya geçmesinin nedenleri olamaz mı?
İkta sistemi, toprağın işleyiş biçimi için önemli bir ekonomik değişimdir, doğru. Sorumuz İslam dünyasının Batı karşısındaki geri kalışı ise, bunun toprak mülkiyeti ile doğrudan ve esaslı bir bağı var. Batıda feodaller ve kilise ittifakı olmasına rağmen güçlü merkezi devletler yoktur. Bu da o toplumlarda sermayenin birikimine ve dolaşımına imkân veren koşulların doğmasına yol açmıştır.
Halbuki İslam toplumlarında mülk Allah’ındır ve mülkün sahibi de vekil olarak halifenindir. Zaten bu siyasi anlayış, devletle ulemanın iş birliğine büyük imkân sağlar. Çünkü siyaset, ulemayı bir dayanak noktası olarak kullanır.
Bu durumda 11. yüzyıldan önce ulemanın bir kısmı iktidardan uzak dursa da devlet ulema iş birliğinin olmadığından söz edilemez. İslam dini bu devletlerin ve halifeliğin bel kemiği olduğu için, devlet ulema iş birliği değişik boyutlarda da olsa neredeyse baştan beri devam etmektedir.
İslam dünyasının geri kalışının ve totaliterliğe varan devlet yapılarının altında mülkiyet sistemi ve bu mülkiyet sistemini dini inanç gereğince destekleyerek iktidarı kısmen paylaşan ulema kesiminin varlığı başat bir nedendir. Devlet ulema iş birliğine İslam dininin cevaz verdiğinin altını çizelim.
Elbette bu miri mülkiyet sistemi Müslüman ülkelerde son 150 yılda değişti, ancak ulemanın fonksiyonunu devam ettiren yapılarla iktidarların ittifakı devam etmekte. Çünkü İslam dünyasında hala siyaset ve din, birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar!
İslam ülkelerinin bir kısmında monarşik yönetimler olsa da bu ülkelerdeki iktisadi sistemlerin adı kapitalizmdir. Böyle olmakla birlikte tren kaçmıştır çünkü, ‘ithal’ kapitalizme sahip olmak, onun tarihsel birikiminin ürünü olan kurumlarına, hukukuna sahip olunduğu anlamına gelmiyor.
Pakistan’da ve Malezya’da yasaklanan ve 14 dile çevrilen kitap, konuya ilgi duyanların değerli bir başvuru kaynağı olarak okunası bir kitaptır.
(HŞ/EMK)