Abbas Kiarostami’nin 1997 yılında çektiği “Kirazın Tadı” filmini yıllar önce izlemiştim. Dün tekrar izledim.
Film, tükenmişlikten intihar kararına varan iradenin, hayat ve ölüm olgusundaki birlikteliği üzerine yalın bir anlatıma sahip. Hayat ve ölümün varoluşsal zorunluluğu karşısında insanın bu zorunlu süreçte yaşadığı çelişkiler yumağında yaşamını nasıl taşınabilir kılacağı, aksi halde, hayatın yaşanabilir olmaktan çıkmasıyla, neler olabileceği hususunda bizi düşünmeye davet ediyor.
Filmde insanın hayatta verdiği kararların, hayata bakışından kaynaklandığı ve örneğin intihara karar vermişsen, bakış açısını değiştirerek bu karardan vazgeçeceğini deneyimiyle anlatan doğa tarih müzesinde çalışan yaşlı bir Türk’ün tiratları çok etkileyici.
Yaşlı Türk Bagheri Bey de intihara karar verdiğini, sabahın seherinde bir dut ağacına ipi bağlamak için çıktığında eline gelen dutları yediğinde aldığı tadın ve okula giden çocukların cıvıltısının dünyanın yaşamaya değer olduğunu gösterdiğini ve intihardan vazgeçtiğini anlatıyor. Bir dut hayatımı kurtardı diyerek Bedii Beyi yaşamaya davet ediyor. Böylece filmin adı olan “Kirazın Tadı”nın yaşamaya dair bir metafor olduğunu anlıyoruz.
Bu bakış tarzına eleştiri getirilebilir ama, bütün bu basit gibi görünen konuşmalardaki felsefi derinlik çarpıcı.
Burada bir film eleştirisi ve yorumu yapmayacağım. Filmin değerli olduğunu ifade ederek izlemenizi öneriyorum. Yalnız Abbas Kiarostami üstadın bu filmini değil, kendine özgü bir sinema sanatı üreten İran sinemasını da izleyin derim. İran sineması Netflix gibi birçok görsel platformlarda sistemin inceden inceye enjekte ettiği kötü filmler dünyasında bir vaha gibidir.
Bedii intihara karar vermiştir. Ölüm tek başına bir eylem olmasına rağmen Beddii, öldükten sonra mezarına toprak atacak birisini aramaya başlar. Bedii sanki ölümüne bir tanık arayışındayken, yönetmen Kiarostami, izleyiciyi de bu ölüm kararı sürecinin tanıklığına davet ediyor.
Kirazın tadındaki Kürt
İntihara karar vermiş Bedii, mezarına toprak atacak birini bulmak amacıyla yolda arabasıyla giderken bir askere rastlar.
Askere gideceği yere kadar götürmeyi öneren Bedii, askeri arabasına alır. Askere nereli olduğunu sorar. Asker Kürdistanlıyım, der. Askerden sonra ne yapacağı sorusuna asker, Kürdistan’a döneceğini, çiftçi olduğunu söyler.
Aslında Bedii’nin amacı, kazmış olduğu çukura akşamdan girip uyku hapları içerek ölmeye yatacağını, askerin sabah çukura geldiğinde eğer ölmüşse, üzerine toprak atmasını önerir. Askere eğer bunu yaparsa arabadaki parayı al git, der. Asker bunu kabul etmez.
Bedii, Kürtlerin cesur olduğunu, halkının birçok savaşta çarpıştığını, köylerinin büyük kısmının yok edildiğini, böyle bir hayatın içinde olan bir Kürt’ün korkmaması gerektiğini belirtir. Asker arabadan inerek kaçar.
Filmden bu alıntıyı yapmanın ne anlamı var, diye sorulabilir. Ben de zaten bu soruyu sorduğum için yazıyorum.
90’ların Türkiye’sinde Kürtler
Yukarıda filmin anlattığım bölümünden hareketle sizi1980’li, 1990’lı yılların Türkiye’sine götürmek ve bu konu üzerinden dönemin Türkiye’si ile İran’ı karşılaştırmak istedim. Ayrıca 90’ları bilmeden bugün Kürt sorunu üzerine söz söylemenin, zorunlu olarak bir eksiklik taşıyacağı açıktır.
O dönemi yaşayanlara hatırlatmak ve o dönem çocuk olup da bugün yaş otuz beş, yolun yarısına gelmiş olanlara da belirtmek isterim ki, o tarihlerde (ve daha öncesinde de) Türkiye’de Kürt yoktur deniliyordu.
Kürtçe diye iddia edilen dilin ise, çok büyük kısmının Farsça, Arapça kelimeler karmasından oluşan eklektik bir yapıya sahip olduğunu ve buna da bir dil denilemeyeceği iddia ediliyordu. Ne hazindir ki, bugün bile TBMM tutanaklarında “bilinmeyen bir dil” olarak geçiyor.
Halbuki Kürtçe kitaplar vardı ve özellikle Mehmed Uzun’un kimi romanları İsveç’te Kürtçe yayınlanmıştı. Sonradan Türkçeye çevrildiler.
Bu türden iddia sahipleri “Kendi gözündeki merteği görmez de elin gözündeki çöpü görür" deyimince, Türk dilindeki kök (ek almayan isim veya fiil olarak) kelimeler haznesinin büyük bir kısmının başta Arapça olmak üzere diğer dillerden oluştuğunu ya bilmezler ya da üstünü örterler.
Kürdistan diyenlere soruşturmalar açılıyordu. Kürt siyasi hareketinin gazeteleri bombalanıyor, muhabirleri öldürülüyordu. Basında Kürtçe diye bir dilin olmadığı yazılıyor ve TV’lerde Kürtçe diye bir dilin olmadığı bangır bangır dile getiriliyordu.
Bir kimliğin inkârı ne demektir? Varlığının yok sayılması veya sen o değil, busun denilmesi ne demektir?
Türkiye’de demokrasinin olduğundan söz edilerek, Türkiye ile mollaların iktidarındaki İran karşılaştırılıyor ve buradan biz iyiyiz sonucu çıkarılıyordu. Elbette önemli siyasi farklılıklar var. Ancak iş Kürt sorununa gelince, ne ilginçtir ki mollaların İran’ında da Kürt sorunu olmasına rağmen, o günün Türkiye’sine göre bir adım daha ilerdeymiş. Elbette bu durum İran’ın demokratik bir devlet olduğunu zerre göstermez.
Bu film repliğinin de gösterdiği gibi, mollaların İran’ında Kürdistanlıyım denilebiliyor. Ya 80’lerin, 90’ların Türkiye’sinde? Hatta bugün bile, onca acılara rağmen bir arpa boyu yol gidilebildi. Hala sorun bütün ağırlığıyla ortada duruyor.
Bugüne nerelerden nasıl geldik?
Bugün, dünün ürünüdür! 80’ler, 90’lar daha tarih sayılmaz ama tarih, kırılmalarla birlikte bir süreklilik arz eder. 80’ler, 90’lar bilinmeden bugünün Türkiye’si üzerine sağlıklı fikirler üretmek mümkün değil.
Şimdi sadaklarından oklarını çıkarıp yaylarında gerenler, bugün daha mı iyi diyerek bana ok atmaya hazırlanabilirler. Bugün de iyi değil! Öyle ki her gelen gün, giden günü aratır hale geldi. Bugün Kürt sorununda bazı olumlu gelişmeler olsa da sorunun varlığı başlı başına ayrı yazıların konusu.
Filmle başladık, filmle bitirelim; kirazın tadı çok güzel de olabilir, çürük veya kurtlanmış da olabilir. Hayat da böyledir. Bagheri’nin dutu gibi, tadı güzel şeyler yaşama sevincinin kaynağıdır.
Ya tatlar bozulmuşsa?
4 Temmuz 2026’da Paris’te hayatını kaybeden üstad Abbas Kiarostami’ye saygıyla.
(HŞ/EMK)







