İki buçuk şehrin hikayesi
Olaylar İstanbul ve Ankara’da geçiyor. Bu iki şehrin kendilerine ait buçukları var. Onlara cezaevi diyoruz. Eski adıyla Silivri yeni adıyla Marmara Cezaevi ile Sincan Cezaevi'nin nüfusları ortalama ilçelerden kalabalık. O nedenle bu şehirlerin buçukları olarak anılmayı hak ediyorlar. Bugünkü hikayede “buçuk” olan Marmara cezaevi. Memleketin meşhur tutuklu ve hükümlülerinin bir kısmı orada malum. O kadar ki yasama ve yürütme organları bakımından epey ağırlığı var cezaevi nüfusunun. Elbette dördüncü kuvvet olan basının mensupları da Yatarmatik hesabına göre girip çıkıyor.
Gazeteci Alican Uludağ, Ankara ilindeyken, Ankara ilindeki şikayetçilere hakaret ettiği iddiasıyla, Ankara ilindeki evinden gözaltına alınıp İstanbul iline götürülüp burada tutuklanıp İstanbul’un buçuğu olan Marmara Cezaevi'ne gönderildi. Alican Uludağ hakkında dava açıldı, dava Ankara iline gönderildi, ama kendisi Marmara Cezaevi'nde tutulmaya devam etti. Bugün duruşması yapılacak, ama hakim de izne çıkmış. Mesele iyice karıştı. Duruşma henüz başlamadı. Tahliye totemi yaparak yazıyı güncellememeye karar verdim.
Devam ediyorum.
Sanık Alican Uludağ’ın, Ankara ilindeki adliyede yapılacak duruşmasına, İstanbul ilinden “görüntülü görüşme” yoluyla katılmasının biraz saçma olduğunu söylemek üzere meslektaşları Ankara Adliyesi önünde dün bir basın açıklaması yapmaya karar verdi.
“Gazeteciler haber verme haklarının peşine düşmüş, ben de haber alma hakkımı koruyayım”, diyerek açıklamaya katılmaya karar verdim. Ankara Adliyesi’nin önüne gittim. Okuru, izleyicisi olduğum gazetecileri görünce biraz heyecanlandım tabii. Sessizce yanlarına yaklaştım. Fevkalade şık polislerle aralarında bir tartışma vardı.
Polislerden laciverdin tonlarında giyinmeyi tercih eden göğüs kafesini dışarı çıkararak “Burada açıklama yapılmaması talimatı var” dedi. Nasıl cümle? Öznesi yok! İyi de karşısında uçaklara alınmayan, salonlara sokulmayan, işlerinden edilen ama mesleği bırakmayan, bir kısmı oldukça kıdemli Ankara gazetecileri var. O kadar olmuyor yani bu işler. Toprak rengi tonlarında kombin yapmış, ekose desenli çok şık bir şapka ile kıyafetini tamamlamış polis, gazetecilerin “Yazılı talimatı görebilir miyiz? Talimatı veren kim?” sorularını “Burada hepimiz birbirini anlayacak olgunluktayız” diye yanıtladı. Ardından bir gazetecinin “Adliye önünde açıklama yapmak yasak mı?” sorusuna sıcak sobaya eli değmiş gibi zıplayarak yanıt veren polis “Biz yasak kelimesini kullanmıyoruz. Biz demedik, siz dediniz” dedi.
Talimat kimden geldi, sorusuna yanıt gelemiyor bir türlü. Sonunda laciverdin tonlarında giyinen “Adliye yönetiminin talimatı” deyince yine kısa bir sessizlik oldu. Ben ilk anda “adliye sitesi” diye bir yer var da o sitenin yöneticisi yasak kararı aldı sandım. Ardından “Burası adliyenin bahçesi. Yani bir tür özel mülk. Sizin evinizin bahçesinde açıklama yapılabilir mi?” dedi göğüs kafesini iyice dışarı çıkararak. Gazeteciler bir sabır çekip “Burası kamusal alan. Üstelik burası kaldırım, ne bahçesi, ne avlusu!” deyince top karşı tarafa geçti, yine bir sessizlik oldu.
Bir gazeteci “Ankara Adliyesi’nin önünde açıklama yaptığımız nasıl anlaşılacak peki?” diye sorunca ekose şapkalı polis “Eski görüntüler vardır, montaj yaparsınız” dedi. “Vay be! O şapka boşa takılmamış”, dedim içimden. Gazeteci de “Nasıl haber yapacağımızı öğretmeyen bir siz kalmıştınız!” dedi. Yine bir sessizlik oldu.
Olan biteni tenis maçı gibi izliyorum. O arada dürülü dürülü telsiz sesleri artmaya başladı, adliyenin önüne dizi dizi çevik kuvvet geldi.
Gazeteciler on beş adım kadar yan tarafa gittiler. Ben de yanlarında yürüyorum tabii. Aşırı “sivil” davranan, yeşil tonlarında keten gömlek pantolon tercihi yapmış birinin de bizimle bir sağa bir sola yürüdüğünü fark ettim. Boyu uzun, vücudu esnek. Biraz yaklaşıp belden biraz eğilerek sakince, güzelce konuşulanları dinliyor. Birden “Ben olaysız dağılmak istiyorum ayol!” diye bağırmak geldi içimden. Gerçi tam bağıramasam da birazcık ses çıkarmış olabilirim. Tam hatırlamıyorum şu anda.
O arada gazetecilerden biri elindeki cep telefonunu sallayarak “Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ile görüştüm, kesinlikle talimat vermediğini, nerede istersek açıklama yapabileceğimizi söyledi. İsterseniz yanına çıkalım” dedi. O kadar şık giyinmiş, o kadar kendinden emin, o kadar çata çat laf yetiştirenler ne yapsa beğenirsiniz? Derin bir sessizlik. Tık yok. Hiç mi ses yok? Hiç yok!
Çevik kuvvetin amiri “Kalkanları indir! Otobüsün yanına!” dedi. Gazeteciler on beş adım geri geldi. Basın açıklaması yapıldı ve olaysız dağıldık. Tam o sırada arkadaşım ODTÜ Gençlik Oyunları kapanış töreni afişini yolladı. Son satır şöyle: “Gençlik ateşinin söndürülmesi”.
Olaysız dağılırken gelen mesajın da etkisiyle yine içimden söylediğimi düşünerek “rejimde demokrasiden ziyade akıl nakıslığı var galiba” dedim. Biraz sesim çıkmış olabilir, tam olarak hatırlamıyorum.
(ÖE/HA)