Topluluklar. Sanatın birleştirici gücü. Birlikte üretmek ve bir araya gelmek. Yaratıcılık ve ifade özgürlüğü. Festival dediğimizde, hele ki bir üniversite festivalinden söz ettiğimizde akla ilk gelecek kavramlar herhalde bunlardır.
2026’da ODTÜ’nün 70. Yılı’nı kutlamak adına uzun bir aradan sonra tekrar organize edilen ODTÜ Sanat Günleri ise tüm bu kavramlardan 180 derece zıt bir yol izlemeyi tercih etti. İlk bakışta dışarıya yansıtıldığı kadarıyla festivalin gerek niyeti, gerek kapsamı olumlu: ODTÜ’de kurumsal bir bütçe ile profesyonellerce organize edilen, iyi atölyelerin, sanatçıların ve müzisyenlerin performansları ile akademi ve sivil toplumda farklı branşlardan panellerin bir hafta boyunca kampüste öğrencilere açık olduğu bir sanat festivali; biletli konserleri olacak daha büyük isim müzisyenlerin ise bu bilet satışlarından gelecek gelirle öğrenci burs fonuna katkı yapması. Ancak gerçek hayatta karşılaşılan tablo bundan çok uzaktı. Burs programı şeffaf aktarılmadı ve akıbeti hâlâ belirsiz. Öğrenciler, ODTÜ’nün köklü müzik ve sanat toplulukları, sürecin hiçbir aşamasında dahil edilmediği gibi bu dışarıda bırakma halinin kasıtlı bir tasarı olduğu tartışmaları açıldı. Yalnızca “müşteri” statüsünde görülen öğrenciler, fiyatlandırma politikaları ile kampüslerindeki konserlerden doğrudan dışlandı. Bu özelleştirme fiaskosunun kreşendosu ise, rektörlüğün doğrudan LGBTİ+’ları yasakladığını, bayraktan tek bir kelimelik bahse dahi izin vermeyeceğini katılımcı sanatçı ekiplerinden birine tebliğ etmesiyle yaşandı.
Bir haftalık festivali geride bıraktığımızda, elimizde yalnızca kampüsümüzde yapımı, organizasyonu “şık” ve profesyonelce yürütülmüş, katılımcı yelpazesi geniş, neredeyse hiçbir öğrencinin gelmediği ve hatta kasıtlı olarak dahil edilmediği bomboş bir fuaye alanı kaldı. Sansür şiddeti krizinin de ardından, ODTÜ Sanat, bir hayalet festival olarak kampüs hafızasında yerini aldı.

ODTÜ’de LGBTİ+fobik sansür protesto edildi
Hayalet festivalin anatomisi
Nasıl oldu da kayyım rektörlük bu kadar para harcayarak, sektörlerinde ve sanat üretim alanlarında kaliteli işler koyan isimleri getirip günün sonunda neredeyse kimsenin katılmadığı, seyircisiz bir sirk çadırı altında toplamayı başardı? Daha ilk günlerinden fuaye alanında kayyım rektörün tek başına eğlenme gayretinde görüntülendiği etkinliklerle açılan programa neden hiçbir öğrenci katılmadı? ODTÜ Sanat’ın öncülü hafta, kampüs kamuoyunda tartışılan gündem, kayyım rektör yönetiminin ODTÜ öğrencilerine ait alanlarını dışarıdan türlü etkinlikler adına günlük kiralığa çıkardığı haberiydi. Öğrencileri bir yandan geçtiğimiz yıl Boğaziçi’de yaşanan cinayete dikkat çekerken, ODTÜ’nün düğün salonu gibi dışarıya açık peşkeş çekildiği bir özelleştirme hamlesini kabul etmeyeceklerinin tartışmasını yürütürken, ODTÜ Sanat da ücretli biletleri olan konserlerini açıkladı.
Önce, bu işin “olur”unun nasıl olacağına bakalım. Kampüste burs fonuna ayırmak için kasıtlı olarak fiyatları çok yüksek biletlerle konser düzenlemekte tek başına bir beis yok. Ancak, bu noktada biletlerin en azından yarısının (ve salonun iyi, düzgün yerlerinden) öğrencilere çok cüzi ücretlerle de ayrılması gerekiyordu. Bunu basit bir kura-kayıt sistemi ile, ikinci eli önlemek adına öğrenci numarasına eşleştirmeli yapmak çok mümkündü. Kayyım rektörlüğün hamlesi ise, öğrencilere göstermelik iki elin parmağı kadar bilet ayırıp günün sonunda dolmayan salonlarda öğrencisine kapalı konserlere ev sahibi yapmak oldu. Organizasyon açısından ücretsiz etkinliklerin varlığı ile kapatılmaya çalışılan bu ayıp, öğrencilerde haklı olarak bir karşılık görmedi.
ODTÜ, bünyesinde barındırdığı pek çok sanat topluluğun yıl boyu yaptığı güçlü ve kalabalık katılımlı etkinlik ve festivalleri ile bilinen bir okul. Müzik Topluluğu her dönem rock ve alternatif müzik günleri düzenleyip binlerce öğrenciyi sanatçılarla buluştururken, Sinema Topluluğu’ndan ODTÜ Oyuncuları’na kültür sanat alanında aktif bir sürü topluluğu var; her yıl toplanan meşhur ODTÜ Bahar Şenliği dahi Uluslararası Gençlik Topluluğu’nun emeğinde organize ediliyor. Kampüste bu denli hayat dolu bir kültür sanat birikimi varken, ODTÜ Sanat’ın ölü doğumuna işaret edeceği başından belli bir diğer tutum, tüm bu toplulukların planlamadan ve akıştan adeta kasıtlı olarak dışlanmış olması oldu. İşin arkaplanında dönen konuşmalardan anlaşılan, rektörlüğün asıl niyetinin tam da böyle bir politika olduğuydu; kayyımın yönettiği bütçe ve kurumsal ilişkilerin gücünü kullanarak, ODTÜ öğrencilerinin erişebileceğinden çok daha büyük bir prodüksiyon değerine ulaşabilmek, böylece okul toplamına “Öğrencilerin yaptığı iş amatör, siz rektörlükle arayı iyi tutarsanız şayet, biz de size böyle güzel bir üniversite deneyimi sunarız” algısının empoze edilmesi hedeflendi. Ancak daha henüz Sinema Festivali’nde birbirinden değerli gösterimler ve söyleşiler yapılırken ODTÜ Sanat’ın bir piyasa aktörüyle akçeli anlaşıp yepyeni Oscar adayı gösterimleri kampüse taşımasının arkasındaki siyasete, ODTÜ öğrencisinin politik bilinciyle karnı toktu. Topluluk üyeleri, onların dostları ve müttefikleri gelmemeyi seçince de salonlar haliyle boş kaldı.

Sanatın pinkwashing hali
Boş ve sessiz sedasız bir festival olup, olağan ve bayağı bir başarısızlık örneği olarak da anılabilirdi 2026’nın ODTÜ Sanat edisyonu. Ancak öyle olmadı. Pek çok gazetecinin detayları haber yaptığı, doğrudan bir sansür şiddeti vakası yaşandı. Kayyım rektörlüğün profesyonel olarak destek aldığı ekibin programa katmak istediği Girls to the Front sanatçı ekibine, festivale günler kala “serginizin metninde ya da herhangi bir yerinde ‘kuir’ kelimesi ya da fotoğraflarda gökkuşağı bayrağı kesinlikle geçmeyecek” şeklinde bir müdahaleyi tebliği etmesi ile olay başladı. (Ekibin fotoğraflarında böyle bir görsel yok; ancak sansürcü kayyım rektörlüğün sergi içeriğine tek tek bakmayı bile olağanlaştırması ciddi bir boyut).
Ekip, bunun kabul edilemez olduğunu yürütülen uzun müzakereler sonucu belirtti ve programdan çekildi. Burada önemli olan, rektörlüğün ve organizasyonu yapanların sansürü işletip ekibi programda tutma çabası; kendi varoluşları nezdinde herhangi bir önem ya da tehlike teşkil etmeyen bu müdahaleyi basit bir revizyon olarak görerek önceliklerini işlerinin aksamaması yönünden kurguladıklarını değerlendirmek mümkün. Festival, halihazırda kültür eleştirmenleri ve sanat tarihçileri tarafından da kadınların azlığı ile eleştiri almışken, kadın+ temsilin en yoğun olduğu sanatçı kolektiflerinden birine dayatılan sansür kabul edilmeyerek kolektifin çekilmesini açıklamasıyla sonlandı. Öğrencilerin buna karşı tepkisi ekiple dayanışmak adına hem festival alanında bayrak açmak, hem de binasına uzun bir süre dev bir bayrak asmak oldu.
Tüm bu süreçlerde, gerek organizasyon ekibinden gerek sanatçı toplamından bazı ekipler ise, öğrencilerin festivale boykot ve sanatçılara yaptığı çekilme taleplerini kulak arkası etmeyi tercih etti. Kimi sanatçılar için, rektörlüğün “kuir” kelimesini ya da gökkuşağı bayrağını alanda engellemesine rağmen, kendi eselerinin içerisine “Love is Love” gibi kimseyi incitmeyecek, yumuşak ve siyasetsiz ifadelerin girmesi yeterli duruşlardı. Öğrencilerin, bilhassa öğrencilerin bu yöndeki aktarım çabalarının nafileliğinden tekrar anlıyoruz ki Türkiye kültür sanat ağında da bu kavramı yeniden tartışmalı ve anlamalıyız: “Pinkwashing”.
Pinkwashing, bir süredir sosyal adalet meselesinde yerini sayısız örnekle pekiştirmiş bir hadise. Kısaca, sermayenin ya da güç odaklarının, daha geniş sömürü pratikleri ve uygulamalarını kapatmak adına, belirli azınlıkları ve hak mücadelelerini (kelimenin ilk örneklerinde kadın hakları meselesini) vitrin olacak, göstermelik nitelikte programlarına dahil etmeleri anlamına geliyor. Bir aklama manevrası, elinin pisliğini pembe ile yıkama hali, göstermelik bir umursama ile, çevre ile, kadın ile, LGBTİ+’lar ile yıkama hali. Adını anmadan, üstünü örterek bir eşcinsel sanatçıya ya da müzisyene programda yer verme halinin ne kadar yıpratıcı olduğundan bihaber olan aktörlere bu derdi anlatmak da kendi içinde bir politik misyona dönüşüyor. Bu sansürün karşısında onurlu duruş göstererek çekilme iradesi gösteren sanatçı kolektifleri oldu. 2024’te bir film festivali seçkisinden çıkarılan kuir bir filme karşı duruşu tüm festivali iptal etmek olan kurumlarla, hükümet ve bakanlıklarıyla finansal ilişkilerine zeval gelmemesi adına hükümetin arkasında siyaseten hizalanarak kuir film seçkisini festivalinden üst üste yıllar çıkaran kurumlar arasındaki açıyı net bir şekilde tekrar hatırladık.

Kayyım genetiği: LGBTİ+fobi, sansür, ODTÜ
Bizim mahalle
Artık hükümetin üniversite kampüslerine atadığı kayyım yönetimlerin zihniyeti ve işleyişi kabarık karnelerinden tanınıyor. Peki ya “bizim mahalle” diyeceğimiz, normal şartlarda kültür sanatın güya alternatif, yer yer muhalif kanadına düşen işlerle adı anılan, kendilerini özel hayatları ve tüketim pratiklerinde gayet özgürlükçü ve açık fikirli lanse eden aktörler? Rektörlük, ODTÜ Sanat’ın organizasyonuna belirli özel sektörden firmaları dahil etti. Arktos Creative, Nomadic Music Agency, BG PR Agency gibi firmalardan profesyonel yapım desteği ile bu festival hayata geçirildi. Bu firmaların profesyonelleri bir hafta boyunca kampüste kayyım rektörün imaj ve itibarını rehabilite etmek adına çalıştı, tabii ücreti karşılığı… Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. Bir kamu kurumu olan ODTÜ’nün bütçesi de kamu tarafından şeffaf denetlenmeye açık olmalı. Rektörlük, bu firmalardan aldığı profesyonel hizmete ne kadar para ödedi? Bu firmaları ve bu firmalar üzerinden para kazanan insanları seçme sürecini nasıl yürüttü? Kamu yararı, okul ve öğrenci yararı mı gözetildi, yoksa özelleştirme zihniyeti bu süreçlere de sirayet etti mi?
Kendisine gayet feminist, kuir kapsayıcı diyen, daha geçtiğimiz yıl erkek şiddetine karşı iyi bir duruş sergileyerek adından sıkça bahsettiren bir kültür sanat yayınının dijital müzik editörü olan kişi, nasıl oluyor da ODTÜ’nün kayyım rektörü ile bu sansür şiddeti olayının ertesi günü kahkahalar atarak kutlama pastası keserken sosyal medyaya story paylaşabiliyor? Bu derginin kadın ve kuir okurları, bu derginin bu ideolojik görüşü ve siyasetsizliği desteklediğini düşünmeyecek mi bu durumda? Dört-beş yılda bir önlerine gelen sandıkta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dışında bir siyasi partiye oy verdikleri için kendilerini muhalif, aykırı, protest ilan eden ve bu kimliklerin içini boşaltmakta beis görmeyen, aksine bu hattan maddi gelir ve kazanç elde eden bir alt topluluk uzun bir süredir Türkiye’nin kültür sanat ekosistemi ile parazitik bir ilişki içerisinde. Kişisel içeriklerinde müttefik, mücadeleci, yer yer feminist ve kuir kapsayıcı gözüken sanatçılar, organizatörler, yapımcılar da bu festival kapsamında kullanışlı birer vitrin ve daha kötüsü rektörlüğün sansür politikalarını sanatçılara ileten maşalar oldular.
ODTÜ Sanat’ın iyi, faydalı ve öğrenci dostu bir etkinlik olmuş olmasını istemek insanlık hali tabii ki. Buna dair iyi niyetle destekler pozisyonlarda kalanların ise, tüm bu yaşanan olaylar ve öğrenci eylemleri, çekilen sanatçı ekiplerinin ardından yeniden söz kurma sorumluluğu doğmuştur. Toplumu anlamak ve tahlil etmek iddiasında olan branşlardan akademisyenlerin dahi, daha kampüslerindeki politik iklimi ve öğrencilerin örgütlü tavrını okuyamadığına şahitlik ettik. En iyi ihtimalle ODTÜ Sanat’ın sermayeci, öğrenci dışlayıcı ve kuir yurttaşlara karşı aktif sansüründen bihaber, kötü ihtimallerde ise bunlara rağmen rektörlük ile hizalanacak şekilde okunabilen bir editoryal işinin festivali aklamak ve savunmak adına kaleme alınması, öğrencilerin politik duruşu ile okulun diğer bileşenleri arasındaki açının günümüzde vardığı noktayı tüm çıplaklığıyla yansıtmaktadır.
ODTÜ Sanat’tan kampüse ne kaldı?
Ayrımcılık, sansür, fobi ve özelleştirme, dışlama gibi kavramlarla anılacak ODTÜ Sanat 70. Yıl, kampüse arkasında belirli kalıcı eserler ve öğrencilerin katılmadığı konserlerin yüksek prodüksiyonlu reklam videolarını bıraktı. Öğrencilere ve kampüse harcanması gereken paraların hangi koşullar ve meblağlarla profesyonel ekiplere aktarıldığı meçhul. Bu ekipler, rektörlüğün talebi üzerine LGBTİ+’lara açıkça sansür şiddeti uyguladı.
Kampüste, festivalin ve kayyım rektörlüğün bu siyasi çizgisini kalıcı varlıklarıyla hâlâ tasdik eden çağdaş sanat eserleri kaldı. ODTÜ’nün, hatta Türkiye’nin tüm kamu üniversitelerini özelleştirmeye, piyasa dinamik ve aktörlerine peşkeş çekmeye yönelik olan eğilimin ivme kazandığı ortada. Nitelikli eğitimi yalnızca en zengin zümrelere bahşedip, bu ülkenin gençliğini yurttaştan müşteriye çevirme projesinin en minik etaplarından biri de ODTÜ Sanat oldu. Öğrencilerin kenetlenmesi, kolektif iradesi ve eylemlilik pratiği ise, festivalin en kalabalık anını göndere gökkuşağı bayrağının çekildiği eylem olarak bıraktı. (TA/TY)


