Eskiden Kürt sorunu denilemezdi. Suç sayılırdı. Yerine “Güneydoğu Sorunu” denirdi. Tarih böyle yazdı. Yöre insanın barınmadan başlayan yol ve “temiz bir yudum suya” olan ihtiyaçları vardı! Nasıl karşılanacaktı? Celal Başlangıç “Kanlı Bilmece Güneydoğu” kitabında sorunu ve çözüm yollarını yazmıştı.
1986 ve 1987 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış olan yazılarının toplandığı bu kitap tarih ve sorumluluklarımızın anlatısıydı. Gazeteci, sorunu ve çözümünü tarihi sorumluluk duyanlara aktarmıştı. Gazeteci, tarihe tanıktı.
Hepimiz tanığız. Tarihi sorumluluk TBMM’ne yansımış…
“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmaları Türkiye Büyük Millet Meclisinin temsil gücü ve demokratik meşruiyeti içerisinde yürütülen, toplumsal barışın, birliğin ve millî dayanışmanın güçlendirilmesine yönelik tarihî sorumluluğun bir yansımasıdır”
Komisyon raporunda “Demokrasi ile ilgili öneriler” sıralanmış.
- Şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemeli ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler terör suçu sayılmamalıdır.
- Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi önerilmektedir.
- Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla; basın ve yayınla ilgili kanunlar gözden geçirilmelidir.
- Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Bu hükme bağlı olarak uygulamada basın özgürlüğünü sınırlayıcı sonuçlar doğuran yasalar hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır.
Acaba bu öneriler dizisi nedir?
Sonuç basit…Eğer özgür haber dolaşımı sınırlandırılırsa, demokrasiye aykırılıklar hukuk diye, kanun diye ortalığa saçılır. Türkiye bu ortamın tam ortasında durmaktadır. Devlet hakikatin sözcülüğünü yaparken neyin doğru neyin yanlış olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ayrıca neyin yalan neyin gerçek olduğuna dairdir. Kısaca, hakikatler hakikat midir? Artık hakikat devletin işi olmuştur. Bu amaçla yasalar yapılmış, görkemli binalarda devlet tarafından hakikatler test edilmektedir. Bu amaçlarla yasa yapılıyorsa, “demokratik siyasal yapı” yok demektir. Sınırlandırmalar artık esas olmuştur. Hukuk yoktur.
Böyle bir düzen halkın gerçekleri öğrenmesini engeller. Bilgilenme hakkını sağlamaz.
Bu ortamda dahi gazeteciler görevlerini sürdürürler. Ama haberlerinden dolayı gözaltına alınmaları, tutuklanmaları, hapis yatmaları şaşırtıcı değildir. Hatta artık “doğaldır”. Haberleri hakkında engeller kanunidir. Eleştiri, tehlikelidir ve risktir. Bu olgularla çevrelenen toplumda çoğulculuk yoktur, siyasal yapı yoktur ve insanlar çürümenin sancılarıyla “huzursuzluğu” içselleştirmiş olarak yaşamaktadırlar. Görüş edinme hakkı yoktur.
Düşüncenin dahi cezalandırıldığı bir ortama sürüklenmekteyiz.
O halde Komisyon Raporunda yazılanlar neye yarayacak?
Komisyon Raporu, isterseniz Devletin Raporu da denebilir, sadece yazılmış bir metin midir?
2019 yılı “Yargı Reformu” stratejisinde yer alan ve sonra kanun olan ama hayata geçmeyen haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla düşüncelerin açıklanması suç sayılmıyordu. Durduğu kanunda duruyor, uygulanmıyor. Aynısını Komisyon raporuna yazmışlar. Ama hala ceza davalarında gazeteciler, aydınlar, avukatlar ve herkes yargılanıyorlar. Davalar sürüyor.
İnsanlar tehlike içinde, lakin Komisyon raporu var! Oylanmış, imzalanmış…
Komisyon Raporunda ne var ve ne yaşanıyor?
“Şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemeli ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler terör suçu sayılmamalıdır” anlatımına uygun bir yasa yapabilecek hukuk anlayışına sahip bir demokrasimiz var mı?
“Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi” acaba kaçıncı söylemdir? Kaç kez aynı şey söylenecek, yazılacak, duyulacak ve tekrarlanacaktır? İfade özgürlüğünü sürekli sınırlandıran ve düşünceleri bile suç saymaya çalışan anlayışla toplumu çürütenler mi kanuni belirlilik ilkesini yasalaştıracaklar (?!).
Hiçbir inandırıcılığı bulunmayan bu söylem aldatıcıdır. Geçmişte yapılmış olan sınırlandırmalar yapılacak olanların ve düzene uygun yapının devamıdır. Kısacası, laftır!
“Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla” basın ve yayınla ilgili kanunların gözden geçirilmesi amaçlanıyor. Bu şu demektir; sınırlandırmalar yetmemiştir. Dolayısıyla bu gözden geçirme yoluyla basın ve yayınla ilgili kanunlarla demokratik siyasal yaşam mümkün olduğunca tekrar sınırlandırılacaktır. Ne zaman basın yayın ile ilgili kanunlar gözden geçirilirse hiç iyi olmuyor. Aksi uygulamalar ve sınırlandırmalar geliyor. Gözden geçirmeyin (?!) Bırakın böylece dağınık ve hukuka aykırı olarak kalsın!
Tarihe geri dönelim. Yaşanmış acı gerçekleri hatırlayarak bitirelim…
Önce Celal Başlangıç’ın kitabından bir bölüm…
“Ama ortada sadece askerî açıdan bakılmayacak bir sorun olduğu da kesindi. Bir kere güneydoğunun insanı hemen hiçbir şeye tam olarak güvenemiyordu. Terör bu insanları sindirmişti, ellerinden gelse şeffaf olup, görünmez bir yaşantı sürdürmenin yollarını arayacaklardı. Bu da doğal olarak hemen her olayda ‘üç maymun’u oynama zorunluluğunu getiriyordu.
Teröristlerin bir köyü basmasının ardından, olay yerine giden güvenlik kuvvetleri, baskını soruştururken, hemen hemen aynı yanıtı alıyorlardı:
- Ne zaman geldiler ?
- Vallah duymamışam .
- Kaç kişiydiler?
- Vallah görmemişem.
- Adın ne?
- Vallah bilmirem…
Bu konuşma bir espri olarak üretilmeyip, bize komando binbaşının anlattığı bir olaydan aynen alınmıştır. İnsanların bu denli sağır, dilsiz ve kör gibi olmasına yol açan acımasız yaşam koşulları ve karanlık çaresizlik bir yanda sağlıklı bilgi alamayan güvenlik kuvvetlerinin “nasıl ayıklarım bu pirincin taşını” sancısı ise diğer yandaydı. (Cumhuriyet 17.07.1987) Kitap sayfa 169”
Celal Başlangıç’ın Kanlı Bilmece Güneydoğu kitabına ( Boyut yay. 1986-1987) yazdığı Önsöz’de İlhan Selçuk diyor ki;
“ Güneydoğu niçin kanlı bilmece?
(…) Türkiye’nin Batısından bakılınca, Güneydoğu sorunu bir devlet sorunu gibi görünür.
Yanlış bir yaklaşımdır bu…
Güneydoğu sorunu bir insan sorunudur, insanlık sorunudur ve bu açıdan ele alınmadıkça, çözümü olanaksızdır. İşte bu noktada Celal Başlangıç’ın kitabı önem kazanıyor: “Kanlı Bilmece” ye doğru eğilirken, insanlara ve olaylara insanca yaklaşıyor.
(…) Güneydoğu insanı, devletin buyurganlığıyla terörcünün silahı arasında kanlı bir soru işaretinin çengeline takılmıştır. Yüzyılların birikimiyle yerbilim katmanları gibi üstüste yığılan bilisizlik, yoksulluk, gerilik, sömürü altında ezilirken çıkış yollarını da ister istemez arayacaktır. Gerçekte Güneydoğu sorunu Güneydoğu bölgesinin sorunu değildir; Türkiye’nin, hepimizin bütün insanlarımızın sorunudur”
Yaşamımızın acı gerçeği Güneydoğu sorununun çözümü; insandır.
İnsanları insan olarak görebilmektir.
İlhan Selçuk yazısıyla bitirelim:
“Duymamişem, görmemişem, bilmirem” diyenlerin ülkesinde “okumamişem” diye gerçeklerden habersiz yaşamak, insanlıktan uzak yaşamak gibidir”
(Fİ/NÖ)







