Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla eledacüM Günü
“Çöl” kelimesi, metrekare başına yıllık 200 mililitrenin altında yağış alan, buharlaşan sıvının yağıştan daha fazla olduğu yörelere verilen genel bir isim olarak kullanılıyor. Çölleşme ise var olan çöllerin genişlemesi değil, yeni çöllerin oluşması anlamına geliyor. Günümüzde 2 milyardan fazla sayıda insanın doğrudan çölleşme ve kuraklıktan etkilendiği ve 10 milyon insanın çölleşme nedeniyle göçmen konumunda olduğu tahmin ediliyor.
Bu kısa tanımlama ve durum tespitinden sonra başlıktaki “mücadele” kelimesinin ters yazılmasının nedeninin Birleşmiş Milletler’in (BM) 1994 yılında aldığı kararı yeni bir karar almadan değiştirmesine dikkate çekmek için olduğunu belirtmek istiyorum. Aşağıdaki satırlarda bunu açıklayacağım.
Yıl 1994
Günümüzden yaklaşık 32 yıl önce, 19 Aralık 1994 tarihli BM 92. Genel Kurulu’nda 17 Haziran’ın 1995 yılından itibaren “Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü” olarak kabul edilmesine karar verildi. Genel Kurul gerekçesini; “… Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi'nin uygulanmasına yönelik eylemin teşvik edilmesinin, özellikle Afrika'da ciddi kuraklık ve/veya çölleşme yaşayan ülkelerde kamuoyu farkındalığı gerektirdiğini dikkate alarak,
Yerel, ulusal, alt bölgesel, bölgesel ve uluslararası düzeylerde kamuoyu farkındalığı gerektirdiğini kabul ederek,
Çölleşme ve kuraklığın küresel boyutlu sorunlar olduğunu, dünyanın tüm bölgelerini etkilediğini ve özellikle Afrika'da çölleşme ve kuraklıkla mücadele etmek için uluslararası toplumun ortak eylemine ihtiyaç duyulduğunu kabul ederek,
Özellikle Afrika'da ciddi kuraklık ve/veya çölleşme yaşayan ülkelerde çölleşmeyle mücadelede uluslararası işbirliğinin ve ortaklığın önemini ve gerekliliğini kabul ederek,
… karar verir.” olarak tanımladı.
Yıl 2020
17 Haziran’la ilgili etkinliklerin yürütülmesi için “BM Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi” birimi görevlendirildi. Yaklaşık 26 yıl boyunca 92. Genel Kurul’da belirlenen ismiyle gerçekleştirilen etkinlikler, 2020 yılından itibaren bizzat BM tarafından “mücadele” dışlanarak, “Dünya Kuraklık ve Çölleşme Günü” olarak adlandırılıyor.
Karşılaştığımız bu durum, yakın tarihte yaşananları akla getiriyor. Örneğin, ABD Başkanı Trump tarafından “Gazze Barış Kurulu” tanımlanarak inisiyatifsiz hale getirilmeye çalışılan BM Güvenlik Konseyi’nden esasında çok daha önce BM ve organlarının “mücadeleden vazgeçerek” kendilerinin işlevsizliğini yaratmış, kabul etmiş olduğunu birebir izleyebiliyoruz.
Birleşmiş Milletler yerine neden Barış Kurulu?
Kapitalizmin insana ve doğaya karşıtlığı
Sınıflı toplumlarda tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de yaşanmakta olan sorunların birinci boyutunu mülkiyet ilişkisi oluştururken, kapitalist toplumlarda ikinci boyutunu da kârın maksimizasyonu için emek gücü ve doğanın nesne olarak ele alınıp sömürüsü ve tüketimi oluşturmaktadır. Üretimin, toplumsal gereksinimleri hedeflemeyip aksine, kâr hedefiyle planlanıyor ve gerçekleştiriliyor olması günümüz koşullarında çok daha görünür bir biçim aldı. Söz konusu bu durum “doğaya ve insana rağmen üretim” hedefi ve uygulaması olarak adlandırılabilir.
Kapitalizmin kitlesel üretim aşamasıyla birlikte, görünür hale gelen “yok etme” süreci, yetmişli yıllarda içine girdiği yapısal kriziyle eş zamanlı olarak, daha da görünür ve geri dönüşümsüz bir aşamaya ulaştı. Yaşanmakta olan bu yapısal krizin, patronların kazanımlarıyla aşılabilmesi amacıyla, sistemin üst yapısında köklü değişiklikler gerçekleştirildi. Kapitalizmin üst yapı kurumları adeta yeniden düzenlendi.
Bu dönemde burjuvazi bir yandan, değişen sermayeye-emek gücüne yönelik müdahalelerle sömürü oranını artırmaya çabalarken, sağlık hizmetleri başta olmak üzere yeni birikim alanları da yarattı. Ancak ne bu yeni birikim alanları ne de emek gücüne yönelik olarak mutlak ve göreli sömürü mekanizmaları üzerinden gerçekleştirilen müdahaleler kapitalizmin bunalımının aşılması için yeterli oldu. Bu durumu aşabilmek için, sermayenin değişmez kısmına yönelik olarak bugün de devam eden, doğa ve insana rağmen, yeni ve ucuz enerji ve hammadde kaynak ve çeşitliliği yaratma ile üretim sürecine dahil etme faaliyetleri hız kazandı, tahribat ve talana dönüştü. Öyle ki 80’li yılların ortalarında yoğunlaşmaya başlayan bu durum, doksanlı yıllardan itibaren tüm dünyada sistemli bir hâl aldı. Bu dönem, doğanın ekonomi politiği başlığında, “yeni ve ucuz değişmez sermaye arayışı dönemi” olarak da tanımlanabilir. Yeni ve ucuz değişmez sermaye (hammadde, enerji vb.) arayışının tarihsel olarak en yoğunlaştığı dönem olarak doksanlı yılları, zirveye ulaştığı dönem olarak ise son 20-15 yılı tanımlayabiliriz.
Kâr hedefi: Kötülüklerin kökeni
BM tarafından da 30 yıldan daha önce tanımlanan ve çoğu zaman iklim krizinin sonuçlarından bir tanesi olan çölleşme ve kuraklık tehlikesi günümüzde yalnızca Afrika’nın değil, hemen hemen dünyanın tümünde yaşanmakta olan ya da yaşanma riski yüksek ortak sorun haline geldi. Bu zamana kadar bizzat görüldü ki bu sorunun nedeni kapitalizmin temel yasası olan; ‘ne pahasına olursa olsun kâr, daha fazla kâr, daha daha fazla kâr…’ O nedenle kuraklık ve çölleşmeyle mücadeleden vazgeçmek bir yana, sonuç alabilmek için mücadele ölçeğini büyütmek, doğrudan kapitalizmle mücadele etmek, anti kapitalist mücadeleyi örmek ve büyütmek gerekiyor.
Kapitalist toplumlarda patronlar, her zaman daha fazlasına sahip olabilmek için, hem kendi dışındaki insanları ve doğayı bir nesne olarak ele alıyor hem de her ikisinin de yok olması pahasına üretimi sürekli artırmayı hedefliyor. Özünde bulundukları konumu koruyabilmelerinin, varlıklarını devam ettirebilmelerinin bu döngüye bağ(ım)lı olduğu uzun yıllardır biliniyor. Biliniyor ancak, karşıtları tarafından gereği yapılamıyor.
Günümüzde bir ton çelik üretimi için 240 ton, bir ton biyodizel üretimi için 11 bin ton, bir otomobil üretimi için 400 ton, 1 ton kahve üretimi için 21 bin ton su tüketildiği hesaplanmaktadır. Söz konusu su tüketiminin yanı sıra, bu üretim süreçlerinin önemli bölümünde içeriğinde kanserojen maddelerin de olduğu bilinen tehlikeli ögelerden oluşan gaz ve katı atıklar-emisyon da ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de durum
Türkiye’de çöl bulunmuyor. Ancak, Konya, Iğdır ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin çölleşme riski altında olduğu, topraklarının da yaklaşık yüzde 65’inin yüksek çölleşme riski taşıyan kurak ve yarı kurak iklimin etkisinde olduğu biliniyor. Orta Anadolu Bölgesi de çölleşme açısından dünyanın en hassas alanlarındandır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan son verilere göre Türkiye’de 2024 yılında doğal kaynaklardan 20 milyar 305 milyon 51 bin metreküp su çekilmiş. Çekilen toplam suyun yalnızca 7 milyar 867 milyon 171 bin metreküpü belediyeler ve köyler tarafından kullanılmış. Bununla birlikte, çekilen toplam suyun yüzde 61,3’ü (12 milyar 437 milyon 880 bin metreküpü) imalat sanayinde, termik santrallerde, maden işletmelerinde, organize sanayi bölgelerinde vb. patronlar tarafından kâr amacıyla kullanılmış. Yine TÜİK verilerine göre, imalat sanayi doğal kaynaklardan 2004 yılında çektiği suyun 2,5 katından daha fazlasını 2024 yılında çekmiş. Her geçen gün yerüstü ve yeraltı suyunun daha fazlasını patronlar kâr, daha fazla kâr, daha daha fazla kâr için kullanıyor, tüketiyor.
Bu verilerden de hareketle, uzmanlara göre çölleşme ve kuraklık, Türkiye’de de önemsenmesi gereken ve yakın vadede bizzat yaşanma riski taşıyan bir durumdur. Ülke genelinde, “çevre hareketi”nin kişisel sorumluluk olarak tanımlandığı yıllardan, politikleşerek sorunun esas olarak üretim ilişkilerinden kaynaklandığı ve çözümünün de siyasal olduğu toplumsal bir mücadele alanına dönüştü. Günümüzde sorun bütünlüklü olarak ele alınabiliyor ve bu sorunla mücadele de “ekoloji mücadelesi” olarak adlandırılıyor. Bu hale gelmesi önemli bir kazanım olarak değerlendirilebilir. Ancak, çölleşme ve kuraklık riskinin yaşanmaması için bu kazanımın toplumsal bir kazanıma dönüşebilmesi bunun için ise ekoloji hareketinin kitleselleşebilmesi gerekiyor. Türkiye genelinde örgütlenmeye çalışılan “Halkların İklim Zirvesi”nin böylesi bir amacın gerçekleşmesine yönelik önemli bir fırsat olarak görülmesi ve ekoloji hareketleri ile sosyalist, sol siyasi partiler tarafından amasız, fakatsız sahiplenilmesi gerekiyor.
COP31’in ötesinde Antalya’da Halkların İklim Zirvesi
(OH/TY)