Asker kalkışmasının siyasi kadroları kim(ler)?
10 yıl önce bugün gece saatlerinde Ankara ve İstanbul’da savaş uçak ve helikopterlerinin alçak uçuş sesleriyle beraberinde silah sesleri bu kentlerde yaşayanların büyük bölümüne “Ne oluyor?” sorusunu sordurmuştu. İlerleyen saatlerde bunun “özellikle hava ve kara kuvvetlerinde” görevli bir grup asker tarafından hükümete karşı gerçekleştirilen kalkışma olduğu ifade edildi. Aynı saatlerde Cumhurbaşkanlığı Yazlık Konutu’na da bir saldırı gerçekleştirilmek istendiği ancak, Cumhurbaşkanı ve ailesinin daha önceden konutu boşalttığı bilgisi paylaşıldı. Dönemin başbakanı Binali Yıldırım’ın da aynı saatleri Ilgaz dağlarında bir tünelde geçirdiği bilgisini yine medya aracılığıyla öğrenmiş olduk. Buna karşın aylar sonra çok ilginç başka bir bilgiye yine medya aracılığıyla ulaşabildik: MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın 15 Temmuz’dan bir gün önce, 14 Temmuz 2016 günü, öne alınan bir askeri tören sonrası gece geç saatlere kadar baş başa görüştüğünü, Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın dahi yanlarına alınmamış. Olaydan aylar sonra, sorgulayan hemen herkesin kafasında soru ve şüphe doğuran bu haber bugüne kadar yalanlanmadı.
Dişli, Öksüz, Öztürk ve Akar
Darbe gecesi Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın makamından Akıncı Üssü’ne helikopterle gidişine/götürülüşüne eşlik eden dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Genelkurmay Stratejik Dönüşüm Dairesi Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli, ertesi gün 16 Temmuz 2015 tarihinde, Hulusi Akar’ın bu sefer Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne yine helikopterle intikaline eşlik etti. Hulusi Akar, iki yıl daha görevine devam etti. Asker olarak görev süresini 16 Temmuz 2018’de tamamlamasına karşın, yaklaşık bir hafta öncesinde 10 Temmuz 2018 tarihinde Hükümet’te Milli Savunma Bakanı olarak görevlendirildi. Bakanlık görevi devam ederken, Mayıs 2023 seçimlerinde AKP listesinden milletvekili seçildi. Bakanlık görevini 5 Haziran 2023’te devreden Akar, halen devam eden TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı görevine 7 Haziran 2023 tarihinde AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla getirildi.
Mehmet Dişli, Akar’la birlikte gittiği Çankaya Köşkü’nde tutuklandı, yargılandı ve 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Aynı dönemde Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’ü kamuoyu asker kalkışması sonrası darbedilmiş halde ve kelepçeli fotoğraflarıyla tanıdı. Ona da yargılandığı mahkeme 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. 15 Temmuz 2016’nın ertesi günlerinde adı sıkça asker kalkışmasını “yöneten isim” olarak geçen Adil Öksüz’ü Akıncılar Üssü’nde elleri kelepçeli, üstleri çıplak olarak bir duvarın dibinde çömelmiş asker kişilerle birlikte fotoğrafıyla duyduk ve tanıdık. Ancak, Öksüz o günlerde diğerlerinden farklı olarak, mahkemece serbest bırakıldı. Kendisini bir daha “gören olmadı”.
Dönemin hikayesi çok çok uzun; haftalarca yazsak bitiremeyiz. Bununla birlikte, dönemin iktidarının “darbe girişimi” olarak adlandırdığı bu vahim olayda tek bir siyasetçinin bırakalım, tutuklanmayı, yargılanmada adı bile anılmadı. Hem olayın siyasi ayağının kimlerden oluştuğu hem de Adil Öksüz’ün rolü, kimliği ve durumu zifiri karanlık içinde bırakıldı. Karanlığı öylece devam ettirmek istiyorlar.
TBMM Araştırma Komisyonu görevini tamamlamamış!
Özetle, üzerinden 10 yıl geçmesine karşın, 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan “asker kalkışması”yla ilgili tüm bilgilerin kamuoyu ile paylaşılmadığını gösteren önemli ipuçları var. Kalkışmanın öncesinde iktidar tarafından bilindiğinden tutun da süreçte yer alan sivillerin kimler olduğunun açıklanmamasına yönelik sorular yanıt bekliyor. Kısacası, şaibeleri sonlandırabilecek bilgiler, yanıtlar halâ ortada yok. Beklemeye devam ediyoruz. Dönemin siyasi kadroları hep birlikte “tıp/sus” oyunundaki rollerine devam ediyor. En küçük bir taviz yok. Yargılamalar sürecinde adları geçse de görevdeki siyasetçiler her zaman dosya dışında tutuldu.
TBMM’de 26 Temmuz 2016 tarihinde kurulma kararı verilen Araştırma Komisyonu sınırlı da olsa önemli sayılabilecek bir çalışma yapmıştı. Özellikle muhalefet partilerinden üyeler konuyu olabildiğince kamuoyu gündeminde tutmaya çalıştı. Ancak, TBMM Başkanlığı tarafından Temmuz 2018 tarihinde yapılan resmî açıklamada “Devam eden süreçte, komisyon üyelerinin ‘Komisyonda görüşülen metin’ olarak üzerinde mutabakat sağladığı, İçtüzük hükümlerine uygun olarak tüm süreçleri tamamlanmış bir Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, TBMM Başkanlığına sunulmamıştır. … Dolayısıyla, 26. Yasama Dönemi'nde kurulan 15 Temmuz Araştırma Komisyonu tarafından İçtüzükte öngörülen süre içerisinde tamamlanarak aynı yasama döneminde TBMM Başkanlığına sunulan ve komisyon üyelerinin, komisyonda görüşülen metin olarak üzerinde mutabık kaldıkları bir rapor, diğer bir ifadeyle TBMM İçtüzüğü hükümleri gereğince hukuken Meclis Araştırması Komisyonu Raporu niteliğini taşıyan bir rapor bulunmamaktadır,” dedi. Henüz çalışmaların devamı için ek süre alma hakkı dolmamışken AKP’li Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan “Komisyon çalışmaları sonlandırmalıdır,” açıklaması yaptı. Bunun üzerine, çoğunluktaki AKP’li üyelerin oylarıyla, henüz Genel Kurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı dinlenmeden çalışmalar durduruldu. Böylece konuyla ilgili her şey önce derin bir kuyuya atılmış, ardından üzerine tonlarca beton dökülmüşçesine saklanmaya çalışılmıştır. Bunlara rağmen, tüm failleri bir gün öğreneceğimiz umudunu ve inadını halen koruyoruz.
2016 yılı öncesinde
AKP’nin Kasım 2002 tarihinde hükümet olmasıyla birlikte Gülen ve cemaatiyle oldukça yakın ilişkilerin hatta koalisyonun başladığı gazete ve televizyondaki görüntülere dahi yansımıştı. Zaman içinde “etle tırnak” haline gelen bu birlikteliğin/koalisyonun 2013 yılından itibaren bozulduğuyla ilgili izlenimler yaygınlaşmaya başlamıştı. Ardından, bu ilişkinin hasımlığa dönüştüğünü gösteren olayları 2014 yılında hep birlikte izledik. Halbuki yargı başta olmak üzere, polis, vali, kaymakam ile bankacılık vb. üst kurullar gibi önemli alanlar öncelikli olmak üzere, devlet kadrolarına bizzat AKP hükümetleri döneminde yerleştirilen Gülen kadroları ülke yönetiminde önemli inisiyatife de sahip hale getirilmişti.
Anayasa darbesi
Bununla birlikte, 15 Temmuz 2016’daki asker kalkışması gerekçe yapılıp, 20 Temmuz 2016’da olağanüstü hâl ilan edilerek, Hükümet tarafından gerçekleştirilen anayasa darbesiyle birlikte, TBMM’nin yasama yetkisine fiili olarak son verildi. ‘Devletten Gülencilerin temizlenmesi’ gerekçesiyle, bütün yasal süreçler yok sayılarak, başlatılan, başta muhalif olan herkesin kamudan atılması, özlük haklarının yok sayılması, kendileriyle birlikte, aile üyeleri ve yakın çevrelerinin de her türlü yurttaşlık haklarının ellerinden alınması amacıyla yürütülen faaliyetler henüz hız kesmedi. Esas olarak sosyalistler, solcular, Kürtler ve aleviler, beraberinde, iktidar bloğunu desteklemeyen hemen herkesle birlikte, bir dönem birlikte çalıştıkları Gülencileri adeta ‘yaşayan ölüler’ haline getirmek için büyük adımlar attılar. Ancak AKP ile Gülen kadroları o kadar iç içeler ki kurulan OHAL Komisyonu’na başkan atanan kişinin, parti üst yönetiminde görevli kişilerin kardeşleri, belediye başkanlarının, üst düzey kadroların damatları Gülenci olmaktan tutuklandı. Kalkışmanın üzerinden yıllar geçtikten sonra bile İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanları istifa “ettirildi”, Başbakanlıkta, silahlı kuvvetlerde görevli onlarca kişi aynı gerekçeyle tutuklandı. Öyle ki bu hafta başında (Temmuz 2026) bile emniyet teşkilatında aktif görevde bulunan 80 kişinin daha bu kapsamda gözaltına alındığını öğrendik.
Milli gün ve partililer
Süreç devam ededursun, iktidar bloku, ilk günden itibaren 15 Temmuz’un “devletin yeniden kuruluşu”nu simgeleyen bir tarih olabilmesi için büyük gayret sarf ediyor. Örneğin, o gece hastanelerin acil servislerinde kaydı olan bütün yaralılar, nedenlerine bakılmaksızın gazi ilân edildi. Önceki gazilerden farklı ayrıcalıklara sahip kılındılar. Buna benzer uygulamalarla 15 Temmuz 2016 ile doğrudan ilişkili bir grup-halk kitlesi yaratma çabası, görünen o ki istedikleri düzeye ulaşamadı.
Olayın üzerinden henüz dört ay bile geçmeden Ekim 2016’da çıkarılan 6752 sayılı Yasa ile 15 Temmuz tarihinin “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü” olarak kutlanacağı ve resmî tatil olacağı ilan edildi. Milletçe bir resmî tatil günümüz daha oldu. Ancak bu düzenleme iktidarın hedefi için yeterli olmadı.
Öyle ki kutlamaların 2017 yılındaki yapılan birincisinde, yaşananlar henüz toplumsal bellekte bütün canlılığıyla korunurken, Ankara ve İstanbul’da devlet tarafından düzenlenen ve en az iki gün sürmesi murat edilen anmalar, 24 saat bile sürmedi. Örneğin, tanıklık ettiğimiz TBMM bahçesindeki törende halk neredeyse yok denecek kadar azdı. Kürsüden “Ses ver Ankara” diye sürekli bağıran sunucunun dikkate alınmaması bir yana, (solcuları taklit ederek) o gece ölenlerin isimleri tek tek anons edilerek yapılan yoklamada “burada” yanıtını veren küçük bir azınlık olmakla birlikte, çıkan ses sunucuyu hiç tatmin etmedi. Hatta öfkesi bir ara sesine bile yansıdı.
15 Temmuz 2017’de yapılan törenlerde iktidar bloku bütün kadrolarıyla yer alırken, halk yoktu. Evet halk gerçekten yoktu. Katılanlarda da heyecansızlık, zorunlu gelmiş olma ve ayak sürüme hali dikkat çekiyordu. Kameraların yoğun olduğu alanların yakınlarında park edilmiş boş otobüsler ve sayısının fazlalığı motive olup, bütün gün parasız olan kamusal ulaşıma rağmen, halkın kendiliğinden gitmediğini, götürülmek zorunda kalındığını gösteriyordu. Törenlerin planlanandan önce bitirilmesi de benzer bir bulgu olarak kabul edilebilir. Adeta varlık nedeni yapıp, aylardır hazırlandıkları, gelecek planları için çok büyük öneme sahip simgesel bir günün istedikleri gibi geçmediği ortada. İktidar, başaramadığını, yeni bir kültür, değer yaratamadığını birinci yılında olduğu gibi onuncu yılında da bir kez daha görmüş olacak. Bugün, toplumun neredeyse tümü için yalnızca resmî tatil günü o kadar.
Rejim değişikliği
İktidar bloku günü sembol haline getiremese de asker kalkışmasını bir fırsata dönüştürmeyi başardı. Rejim değişikliği yaratacak anayasa değişikliğini TBMM’ye sundu. 20 Ocak 2017 tarihinde yapılan oylamada kabul edilmedi. Ancak beşte üç oy sayısı olan 330’dan daha fazla sayıda kabul oyu aldığı için referandum kararı verilmiş oldu. 16 Nisan 2017’de yapılan anayasa plebisitinde çok sayıda mühürsüz oy ve oy zarfı çıkmasına karşın, Yüksek Seçim Kurulu bu durumu bir ihlal olarak kabul etmedi. Ve tahmin edilen milyonlarca mühürsüz oy pusulası sayesinde anayasa değişikliği ve “partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” kabul edildi. Böylece, devletin kararnamelerle yönetilmesi, TBMM’nin işlevsizleştirilmesi, atanmış bakanlardan bir hükümetin varlığı kararı alınmış oldu. Haziran 2018 genel seçimleriyle birlikte rejim resmi olarak da uygulamaya girmiş oldu.
Böylesi bir kolaylık büyük sermaye sahiplerini daha da pervasızlaştırdı. Bir yandan ücretleri reel olarak azaltıp sömürü oranının, sermaye birikiminin önü açıldı. Diğer yandan kamusal varlıkların (lojman ve askeri birlik arazileri vb.) kent rantına dönüştürülmesi, doğanın tahribatını ve talanını yağmaya dönüştürüp insanlığa karşı suçlarına doğaya karşı suçlarını da pervasızca ekler oldular. Çünkü bütün hedefleri için bir kişinin “ikna edilmesi” yeter hale geldi. Anayasa, yasalar, bilimsel bilginin kullanımı işlevsizleştirildi.
Sonuçlarını yazmıyorum, çünkü hep birlikte yaşıyoruz. Ancak, bu durum elbette rıza göstermekten kaynaklı değil. Değiştirme umudumuzu ve mücadele inadımızı iç sesimizle de olsa hep birlikte büyütmeye davet için anlaşılsın. (OH/TY)