Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Mart 2026’da yayımladığı bir duyuruya göre, 29 Ocak 2026’da yapay zeka, ruh sağlığı, etik ve kamu politikası alanlarından otuzdan fazla uzman bir araya geldi. Delft Teknoloji Üniversitesi bünyesindeki Delft Dijital Etik Merkezi’nin (DDEC) ev sahipliği yaptığı bu çevrimiçi çalıştay, sağlık yönetişimi için yapay zeka konusunda ilk DSÖ İşbirliği Merkezi sıfatını taşıyan bir kurumun organizasyonuyla gerçekleşti. Çalıştayın odak noktası basitti ve aynı zamanda rahatsız ediciydi: ruh sağlığı için tasarlanmamış üretken yapay zeka araçları, özellikle genç kullanıcılar arasında duygusal destek platformlarına dönüşüyor. DSÖ’nün ifadesiyle, yapay zekanın günlük yaşamlara benimsenme hızı, onun ruh sağlığı üzerindeki etkisini anlama yatırımlarının çok gerisinde kaldı. Bu bir teknik gecikme değil, yapısal bir şey.
Çalıştayın öneri paketi üç eksende toplanıyordu: üretken yapay zekanın kamu sağlığı sorunu olarak tanınması, ruh sağlığı etkilerinin sistematik biçimde izlenmesi, araçların ruh sağlığı uzmanları ve yaşanmış deneyime sahip bireylerle birlikte tasarlanması. Üçü de kendi başına makul. Üçü de, sınıfsal bir okuma yapıldığında, dramatik biçimde yetersiz kalıyor.
Çünkü "yapay zeka ruh sağlığını demokratikleştirir" söylemi, terapiye erişimin neden yalnızca ekonomik bir engelle sınırlı olmadığını görmezden geliyor. Geçtiğimiz haftalarda burada yazdığım gibi, Türkiye’de ortalama bir terapi seansının fiyatı 2.000 TL civarında. Aylık masraf sekiz bine ulaşıyor. Asgari ücret ise 28.075,50 TL. Yapay zeka tabanlı uygulamaların fiyatı bundan çok daha düşük, kimi zaman ücretsiz. Bu farkı sadece ekonomik bir rahatlama olarak okumak mümkün, hatta ilk bakışta cazip görünüyor. Oysa burada tam olarak o ilk bakışın yanılgısına düşmemek gerekiyor.
Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, terapiye erişimin neden salt para meselesi olmadığını açıklıyordu. Yapay zekaya erişim için de benzer bir şema geçerli, üstelik çok daha katmanlı. Akıllı telefon sahibi olmak, veri paketine erişmek, İngilizce ağırlıklı arayüzleri okuyabilmek, psikolojik sıkıntıyı veriye dönüştürülebilir bir sorun olarak çerçeveleyebilmek; bunların tamamı belirli bir habitusun ürünü. Anadolu’nun küçük kentlerinde, düzensiz istihdam koşullarında yaşayan biri için "şimdi bir yapay zeka terapistiyle konuş" cümlesi, "şimdi özel bir klinike git" cümlesinden işlevsel olarak o kadar da farklı değil. Erişim engeli yer değiştiriyor, ortadan kalkmıyor.
Dijitalleşmenin eşitsizliği çözeceği fikri, aslında oldukça eski bir teknoloji iyimserliğidir. Sosyal medyanın demokratikleştireceği iddia edilen kamusal alan bugün algoritmik hiyerarşilerin ürettiği bir dikkat ekonomisine dönüştü. Sağlık uygulamalarının eşitleyeceği iddia edilen tıbbi erişim, veri okuryazarlığı ve premium aboneliklerle bölünmüş yeni bir tabakalaşma üretti. Yapay zeka ruh sağlığı araçları da bu çizginin dışında olmayacak. Şu an ücretsiz görünen uygulamalar, bir noktada ödeme duvarlarıyla karşılaşıyor. Kimi zaman giriş ücretsiz, derinleşmek paralı. Bu model, terapinin işlediği sürecin tam tersini yapıyor: en kırılgan anlarda, en fazla desteğe ihtiyaç duyulduğunda, sistemin sunabileceği şey azalıyor.
Illouz (2024), terapötik kültürün duygusal kapitalizmin bir aracına dönüştüğünü yazıyordu. Yapay zeka bu dönüşümü hem derinleştiriyor hem de yeni bir boyut kazandırıyor. İnsan terapisti en azından bedensel, toplumsal, tarihsel bir özneydi. Yapay zeka ise tasarım kararlarının, eğitim verilerinin ve ticari önceliklerin kristalleşmiş biçimiydi. Hangi dilde, hangi kavramlarla, hangi normları pekiştirerek çalıştığı; bunların tamamı sınıfsal ve kültürel bir tercihler bütünüdür. Batılı orta-sınıf psikoloji literatüründen beslenen bir model, İstanbul Anadolu yakasındaki gecekondu mahallesinde yaşayan birinin "duygusal düzenleme" deneyimiyle nasıl temas kuracak? Cevap: büyük olasılıkla, kuramayacak. Ya da sadece yüzeysel bir "sorunuzu anlıyorum" kalıbıyla geçiştirecek.
DSÖ’nün çalıştayında dile getirilen en önemli vurgu, araçların kültürel ve bağlamsal faktörlere göre uyarlanması gerektiğiydi. Bu önemli bir tespit. Ancak kültürel uyarlama tartışması, çoğunlukla dil ve simge düzeyinde kalıyor. Oysa asıl mesele daha derinde: bir araç, bir bireyin psikolojik sıkıntısını o sıkıntının doğduğu toplumsal koşullardan kopararak ele aldığında, onunla "kültürel uyumlu" olması sınıfsal bir yanılsamayı perçinliyor demektir. Bir fabrika işçisine "iş yerinde sınırlarını koruman gerekiyor" diyen yapay zeka; emek sömürüsünü, esnek çalışma rejimlerini, toplu sözleşme haklarının yokluğunu görünmez kılıyor. Sesini yükseltemeyen bir kadına "duygusal ihtiyaçlarını ifade et" diyen model, kadın şiddetini yapısal bir olgu olmaktan çıkarıp bireysel iletişim becerisizliğine indirgiyor.
Foucault’nun (2024) biyopolitika analizi burada hâlâ geçerliliğini koruyor. İktidar, beden ve zihin yönetimini bireylere devretmenin yeni ve çok daha rafine bir aracını buldu. Devlet sağlık sistemleri yetersizleştikçe, özel terapi erişimi lüksleştikçe, bu boşluğu dolduracak yapay zeka uygulamaları; hem bireyin kendi acısının sorumluluğunu üstlenmesini kolaylaştırıyor hem de bu sorumluluğu veri olarak geri satıyor. Kullanıcının ruh hali tahmin ediliyor, kaygı örüntüleri kategorize ediliyor, kırılganlık anları reklam hedefleme parametresine dönüşüyor. Bu bir abartı değil: büyük ölçekli sağlık uygulamalarının veri ekonomisinin temel operasyonel pratiği bu.
Türkiye bağlamında bu tabloya ayrı bir boyut ekleniyor. Ruh sağlığı hizmetlerine damgalayıcı söylemlerin eşlik etmesi hâlâ yaygın. Kırsal ve muhafazakâr çevrelerde psikolojik sıkıntılar farklı çerçevelerle anlamlandırılıyor; bu çerçevelere "bilim dışı" etiketi yapıştırmak bir iktidar pratiği. Yapay zeka uygulamalarının Türk kullanıcılara sunulması da bu dinamikten bağımsız değil. "Asistan" olarak tasarlanan araçlar, terapi değil bilgi kanalı olarak sunuluyor; bu sunum aynı zamanda terapötik söylemin toplumsal meşruiyetini sınayacak bir test alanı işlevi görüyor. Ve büyük olasılıkla bu süreç; terapi kavramına zaten aşina, kentli, eğitimli, orta-üst sınıf kullanıcılar tarafından şekillendirilecek. Diğerleri kullanım istatistiğinde kaybolacak.
Chul Han’ın (2020) performans toplumu analizinde vurguladığı şey şuydu: neoliberal özne sürekli kendini optimize etme baskısıyla kuşatılmış, ancak bu optimizasyon pratiği ancak temel ihtiyaçları karşılanmış, belirli bir güvenceye sahip bireyler için gerçekçi. Yapay zeka terapisti vaadi de tam bu çerçevede bir sınıf ayrıcalığı riskini taşıyor. Premium modeller en iyi "anlamayı" sunacak; ücretsiz modeller geçiştirecek. Hangi dilde eğitim verildiği, hangi popülasyonun verisiyle beslediği, hangi klinik standartların içselleştirildiği; bunların tamamı sınıfsal tercihlerdir ve şu an bu tercihleri büyük ölçüde Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’nın teknoloji şirketleri yapıyor.
DSÖ çalıştayının üçüncü önerisi, araçların "yaşanmış deneyime sahip bireylerle" ortak tasarlanması gerektiğini söylüyor. Bu önerinin arkasındaki niyeti teslim etmek gerekiyor; gerçek bir metodolojik ilerleme olarak okunabilir. Sorun, ortak tasarım süreçlerinin kendi içinde de eşitsiz güç ilişkileri barındırmasında. Hangi yaşanmış deneyimin temsil edileceğine, hangi sesin duyulacağına, hangi önceliklerin altyapı kararlarına yansıyacağına kim karar veriyor? Bu soruların yanıtı; teknik etik tartışmasının çok ötesinde, siyasal bir alandadır.
Ruh sağlığının yapay zekayla buluşması, gerçek bir olanak açıyor. Coğrafi engeller aşılabilir, maliyet düşürülebilir, anonim destek mekanizmaları güçlendirilebilir. Bunların hiçbirini reddetmek gerekmiyor. Sorun, bu olanakların kimin için gerçekleşeceği ve hangi koşullar altında sunulacağıdır. Eğer yapay zeka ruh sağlığı araçları; mevcut terapötik söylemin sınıfsal ayrımlarını dijital katmanla yeniden üretiyorsa, gelirin bir kısmını iyi hissettirme hakkına dönüştüren bir ücret modeline hizmet ediyorsa, psikolojik sıkıntıyı yapısal koşullarından kopararak bireyin algoritmayla yönetilmesi gereken bir veri setine indirgiyorsa; o zaman bu demokratikleşme değil, eşitsizliğin daha az görünür hale getirilmesidir.
Gerçek iyileşme hâlâ yapıların değişmesini gerektiriyor. Yapay zeka bunu yapamaz. Bunu ne kadar güzel yapamazsa, o kadar tehlikeli.
Kaynakça
Bourdieu, P. (2022). Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (H. U. Tanrıöver, Çev.). Hil Yayınları.
Foucault, M. (2024). Biyopolitikanın Doğuşu: Collège de France Dersleri (1978-1979) (A. Tayla, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Han, B.-C. (2020). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.
Illouz, E. (2024). Modern Ruhu Kurtarmak: Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.
World Health Organization. (2026, 20 Mart). Towards responsible AI for mental health and well-being: experts chart a way forward.
(AB/AED)




