Terapötik söylem, modern dünyada öznenin iç dünyasını keşfetme vaadini toplumsal bir norm haline getirdi. Yirminci yüzyılın ortasından itibaren Batı toplumlarında yaygınlaşan terapötik kültür, ruh sağlığı hizmetlerini meşru ve gerekli bir alan olarak konumlandırdı. Türkiye’de de özellikle 2000’li yıllardan itibaren, kentli ve eğitimli orta-üst sınıflarda terapi talebi giderek arttı. Geleneksel aile yapılarının çözülmesi, toplumsal dayanışma ağlarının zayıflaması, bireyselleşme ve rekabet baskısı, bireyleri yalnızlaştırdı; duygusal destek arayışı giderek profesyonel hizmetlere yöneldi. Sorun şu ki bu profesyonelleşme, terapiyi bir lükse dönüştürdü.
Lüksün fiyatı
Türkiye’de ortalama bir terapi seansının fiyatı bugün 2.000 TL civarında. Haftada bir seans düşünüldüğünde, aylık masraf 8.000 TL’ye ulaşıyor. 2025 yılı itibarıyla asgari ücret 33.030 TL. Yani bir asgari ücretli, aylık gelirinin neredeyse dörtte birini terapiye ayırmak durumunda. Barınma, ulaşım, beslenme hesaba katıldığında bu oran fiilen imkânsızlaşıyor.
Ekonomik engel yalnızca doğrudan maliyet değil. Pierre Bourdieu’nün (2022) kültürel sermaye kavramı, terapiye erişimin neden sadece para meselesi olmadığını açıklıyor. Terapiye başvurmak, terapi kavramına aşina olmayı, ruh sağlığına dair belirli bir bilinç düzeyine sahip olmayı, bu hizmeti talep edebilecek bir sosyal çevrede bulunmayı gerektiriyor. Oysa Türkiye’de ruh sağlığı hizmetleri hâlâ damgalayıcı söylemlerle kuşatılmış durumda. Kırsal kesimlerde, muhafazakâr çevrelerde, farklı eğitim geçmişlerine sahip gruplarda psikolojik sıkıntılar çoğunlukla farklı çerçevelerle anlamlandırılıyor: nazar, ruhsal arınma, manevi destek. Bu pratiklerin “batıl inanç” olarak etiketlenmesi ayrı bir sorun; zira İstanbul’un varlıklı semtlerinde yoga, meditasyon, enerji temizliği de benzer işlevleri yerine getiriyor. Hangisinin “bilimsel” hangisinin “batıl” olduğuna karar veren iktidar mekanizmaları, aslında sınıfsal bir hiyerarşiyi yeniden üretiyor.
Coğrafi eşitsizlik de bu tablonun ayrılmaz bir parçası. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde özel klinikler ve danışmanlık merkezleri çoğalırken, Anadolu’nun küçük kentlerinde bu hizmetler son derece kısıtlı. Devlet hastanelerindeki psikiyatri poliklinikleri ise uzun randevu süreleri ve kısa görüşme aralıklarıyla kaliteli bir terapi süreci için elverişli değil.
Terapinin dili kimin dili?
Terapiye erişmeyi başarmak, bu süreçten eşit biçimde yararlanılacağı anlamına gelmiyor. Terapötik süreç belirli bir dile, belirli bir iletişim biçimine dayanıyor: “duygusal düzenleme”, “farkındalık”, “iç gözlem”, “benlik algısı”, “sınır koyma.” Bu kavramlar, Batılı ve seküler orta-üst sınıfların kültürel sermayesinin ürünü. Alt sınıflardan gelen bireyler bu kavramları daha önce hiç duymamış olabilir; hatta bu kavramların işaret ettiği deneyimler, onların yaşam dünyasında bambaşka biçimlerde kodlanmış olabilir.
Üst sınıftan bir birey terapiste geldiğinde terapistin beklentilerine uygun bir dil kullanabiliyor, duygularını soyutlayabiliyor, yaşamını analitik bir mesafeyle değerlendirebiliyor. Alt sınıftan biri ise duygularını somut olaylar üzerinden anlatıyor; sorunlarını bireysel psikolojik süreçlerden çok dışsal koşullarla ilişkilendiriyor. Bu fark, terapistin müdahale biçimini etkiliyor. Kültürel sermayesi yüksek danışanla “derin” çalışma mümkün olurken, düşük sermayeli danışanla iletişim kopuklukları yaşanabiliyor ya da süreç temel bilgilendirme düzeyinde kalıyor.
Eva Illouz (2024), terapötik kültürün duygusal kapitalizmin bir aracına dönüştüğünü vurguluyor. Bireye terapide öğretilen şey, duyguları “doğru” ifade etmek, “sağlıklı” sınırlar koymak, “dengeli” ilişkiler kurmak. Bu normların tümü neoliberal öznenin ürettiği standartlar. Dolayısıyla terapi, bireyi toplumsal koşullarıyla yüzleştirmekten çok, bu koşullara uyum sağlamasını kolaylaştırıyor. İşsizlikten, yoksulluktan, dışlanmadan kaynaklanan sıkıntılar; “bilişsel çarpıtmalar”, “düşünce hataları”, “düşük benlik saygısı” gibi psikolojik kategorilere indirgeniyor. Bu indirgemeci yaklaşım yapısal sorunları görünmez kılarken bireyi kendi acısının tek sorumlusu haline getiriyor.
Somut bir örnek düşünecek olursak: asgari ücretle çalışan, üç çocuklu, eşinden şiddet gören bir kadın “bu evlilikte mutsuzum, ayrılmalı mıyım?” diye soruyor. Terapist, “Sınır koymayı öğrenin, kendinizi öncelikli kılın” yanıtını veriyor. Oysa bu kadın için sorun psikolojik olmaktan çok ekonomik ve yapısal. Ayrılsa bile nereye gidecek? Devlet sığınma evleri yetersiz, barınma imkânları kısıtlı, iş bulma şansı düşük. Terapinin bu gerçeklikten kopuk kalmaması, onun gerçekçiliğini arttırıyor aksi ise iyileşmeyi değil uyumu mümkün kılıyor.
Sürdürülemez iyileşme
Terapiye erişim sağlansa bile bir sonraki engel devamlılık. Terapi tek seanslık bir hizmet değil; aylarca, bazen yıllarca devam eden düzenli bir süreç gerektiriyor. Bilişsel davranışçı terapi, psikanalitik terapi, şema terapi gibi yaklaşımların tamamı bu uzun soluklu katılım üzerine kuruluyor. Üst sınıftan biri haftanın bir öğleden sonrasını terapiye ayırabilirken, alt sınıftan biri vardiyalı çalışma, çocuk bakımı ve ulaşım maliyetleriyle boğuşuyor.
Terapötik süreç danışandan gündelik yaşamda da belirli pratikler sürdürmesini bekliyor: günlük tutmak, nefes egzersizleri yapmak, düşünce kayıtları oluşturmak, düzenli uyku saatlerine dikkat etmek. Bu beklentiler belirli bir özerkliği, belirli bir zaman kontrolünü varsayıyor. Ekonomik güvencesizlik, yoğun çalışma temposu ve aile içi sorumluluklar böyle bir düzeni neredeyse imkânsız kılıyor. Sonuç olarak alt sınıflardan gelen danışanlar terapötik önerileri hayata geçiremez hale geliyor; terapistin gözünde ise “dirençli”, “iş birliği yapmayan” bireyler olarak etiketleniyorlar.
Ekonomik kriz dönemlerinde, gelir kaybı yaşandığında, terapi ilk kesilen harcamalar arasında yer alıyor. Üst sınıflar için terapi yaşam tarzının bir parçasıyken, alt sınıflar için vazgeçilebilecek bir lüks. Bu kesintiler terapötik sürecin sürekliliğini bozuyor; derin işlenen konular yarım kalıyor, kazanılan beceriler pekişemiyor.
Farklı hedefler, farklı çıktılar
Tüm bu eşitsizliklerin doğal uzantısı, terapiden beklenen ve elde edilen çıktıların da farklılaşması. Üst sınıftan biri terapiden “kendini gerçekleştirme”, “potansiyelini açığa çıkarma”, “ilişkilerinde daha otantik olma” gibi varoluşsal hedeflere ulaşmayı bekliyor. Alt sınıftan biri için yeterli olan ise “hayatta kalabilmek”, “çökmemek”, “aileyi dağıtmamak.” Byung-Chul Han’ın (2020) performans toplumu analizinde vurguladığı gibi, neoliberal özne sürekli kendini optimize etme peşinde ancak bu arayış, temel ihtiyaçları karşılanmış, güvencesi olan bireyler için mümkün.
Terapi, bireyin sorunlarını toplumsal yapılardan, iktidar ilişkilerinden kopararak yalnızca bireysel psikolojik süreçlere indirgiyor. Örneğin, iş yerinde mobbing yaşayan birine “sınırlarınızı koruyun, kendinize değer verin” denildiğinde; sorun yapısal hiyerarşiden, emek sömürüsünden koparılarak bireyin “düşük benlik saygısı” meselesine dönüştürülüyor. Terapi böylece bireyi sistemle uzlaştırıyor; direniş yerine uyum, kolektif mücadele yerine bireysel çözüm öneriyor.
Tüm bunlar terapinin tamamen reddedilmesi gerektiğini söylemiyor. Terapi, bireylerin acılarını anlamlandırmaları ve duygusal deneyimlerini derinleştirmeleri için değerli bir alan olabilir. Sorun, terapinin nasıl yapılandırıldığı, kime hitap ettiği ve hangi amaçlara hizmet ettiği. Foucault’nun (2024) biyopolitika analizinde vurguladığı biçimde, iktidar toplumsal bedenleri yönetme işini bireylere devretmiş; neoliberal düzen, kişilerin kendi ruh sağlıklarını optimize etmesini beklerken bu araçlara erişimi yalnızca belirli kesimlere tanıyor.
Gerçek iyileşme yalnızca bireysel psikolojik süreçlerde değil; yapıların, iktidar ilişkilerinin ve eşitsizliklerin dönüşmesiyle mümkün. Terapinin demokratikleşmesi, sınıfsal duyarlılık kazanması ve yapısal sorunları görünmez kılmayan bir anlayışla yeniden düşünülmesi gerekiyor.
Kaynakça
Bourdieu, P. (2022). Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (H. U. Tanrıöver, Çev.). Hil Yayınları.
Foucault, M. (2024). Biyopolitikanın Doğuşu College De France Dersleri (1978-1979) (A. Tayla, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Han, B.-C. (2020). Psikopolitika Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.
Illouz, E. (2024). Modern Ruhu Kurtarmak Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.
(AED/NÖ)



