Ulus Baker’in “kanaat toplumu” kavramı, düşüncenin bağımsız bir eylem olmaktan çıkıp dolaşımdaki imgeler ve mesajlar aracılığıyla şekillendiği toplumsal bir yapıyı tarif eder. Baker’e göre modern toplumda bireyler kendi başlarına düşünmez; kanaat makineleri, televizyon, gazete, reklam endüstrisi, onlar adına düşünür ve bireyler bu kanaatleri sanki kendilerininkiymiş gibi benimseyerek yaşar (Baker, 2017). Bu tespiti Baker video ve televizyona bakarak söylemiştir. 2026’nın dünyasında ise akış geçene seneye göre bile oldukça değişmiş durumda. Sonsuz bir kaydırma çağında televizyon veya videonun o “sonlu dünyasına” elveda demiş bulunmaktayız. Televizyonda bir program başlar ve biterdi; ancak Instagram’da siz kaydırmayı bitirmedikçe sonu gelmez bir girdaba çekilirsiniz. Temel olarak ekran süresi arttı, kanaat makinesi küçüldü ve cebimize girdi. Fakat asıl dönüşüm, makinenin küçülmesi düşüncesinin yanı sıra duygunun da bu makineye devredilmesiydi.
Televizyon döneminde duygu akışı günümüze göre daha yavaştı. Bir haber bülteni izlenir, üzülünür, ertesi gün başka bir şey gelirdi. Mike Featherstone’un Postmodernizm ve Tüketim Kültürü adlı çalışmasında ortaya koyduğu nokta, postmodern tüketim kültüründe bireyler neyi tüketeceğine, nasıl giyineceğine, ne hissedeceğine başkalarına bakarak karar verme durumudur. Tüketim maddi bir eylemden öte bir kimlik performansıdır ve bu performans belirli referans figürleri etrafında örgütlenir (Featherstone, 2025). Televizyon bu figürleri sunar, izleyici onları taklit ederdi. Sosyal medya ise bu ilişkiyi yapısal olarak dönüştürdü. Referans figürü artık seçkin biri olmak zorunda değildir; sıradan bir kullanıcının viral olan bir anı, bir algoritma seçkisi yeterli hale geldi. Duygularda dinlediğimiz müziklerde yaptığımız espirilerde bile bu durum artık oldukça belirleyicidir. “Kabe’de hacılar” diye dolaşanlar, şu an yazmak için bile hatırlayamadığım (ben de bu çarkın içindeyim) bir melodiyi geçen hafta mırıldanıyordu. Sabah yağmurda işe giden eşinin, ablasının arkasından “Lo siento!” diye bağıranlar. Nereden geliyor bunun kaynakları? Nereden duyup bu kadar kolektifi bir biçimde örgütleniyor bu söylemler?
Bugün ekranlarda dönen birkaç görüntüyü yan yana koymak bu dönüşümü somutlaştıracaktır. Seller sırasında tavuğunu kaybeden bir adam, arkasından “Wilson, lo siento” (Wilson, üzgünüm) diye bağırıyor. Aylardır ıssız bir dağ yolunda yürüyen bir penguen reelslere, espirilere, duygulara konu oluyor, yakalanıyor. Penguenin son defa dönüp arkadaşlarına bakması çok acı bir sahne. Yavru bir maymunun (Punch) oyuncak bir maymunu annesi gibi elinde gezdirmesine herkes gözyaşı emojisi koyarak üzülüyor. Annesinden ayrı kalan yavru bir maymun için, oyuncak bir anneye sarılmak dayanılması güç bir acı yaratabilir. Bu üç sahnenin yarattığı duygusal etki birbirinden farklı tonlarda ama aynı yapıda işliyor: Anlık şefkat, hafif melankoli ve paylaşma dürtüsü. Featherstone’un tüketici öznesinin bir meta seçmesi gibi burada duygu seçiliyor, tüketiliyor ve bırakılıyor.
Asıl mesele tam bu noktada ağırlaşıyor. Söz konusu içeriklerle eş zamanlı olarak Türkiye’deki bazı kullanıcılar, 2023 depreminin ardından konteyner kentte yaşamaya devam eden bir kadının çektiği videoyu da izliyordu. Kadın orada hayatını sürdürüyor, komik bir şekilde köpeğine “hanimiş benim tontişim” diyor ve köpek ile dans ediyordu. Video yayılıyor, izlenme sayısı artıyor, “hanimiş benim tontişim” kolektif bir referansa dönüşüyor hatta o kadın televizyon programlarına katılıyordu. Arka planda ise konteyner gerçeği duruyordu. Kadın, televizyon yarışmasında kazandığı parayla ev alacağını söylüyordu. O gerçek görünmüyor. Görünen, videonun yarattığı sıcak ve tatlı duygu katmanı. Algoritma bunu öne çıkarıyor çünkü o duygu izleyiciyi ekranda tutuyor; ağır gerçeklik ise çoğunlukla kaybettiriyor.
Arlie Hochschild “duygusal emek” kavramıyla duygunun nasıl yönetildiğini ve bir hizmet ekonomisi içinde metalaştığını göstermişti (Hochschild, 1983). Sosyal medya bu metalaşmayı bir adım daha ileri taşıdı. Duygu artık satılmıyor; algoritmik bir seçimle sunuluyor ve kullanıcı tarafından tüketiliyor. Platformlar dikkat ekonomisi üzerine inşa edildiğinden en fazla dikkat çeken içerik, en yoğun duyguyu en kısa sürede tetikleyen içeriktir. Korku, öfke, hasret ve şefkat bu ekonominin en değerli hammaddeleri haline geldi. Tavuğunu kaybeden adamın arkasından bağırması milyonlarca izlenme topluyor, çünkü anlık bir şefkat duygusu üretmek için kusursuz bir araç sunuyor. O şefkat tüketiliyor, paylaşılıyor ve yerini başka bir içeriğe bırakıyor.

Gerçekten üzülüyor muyuz peki? Bu soruyu ciddiye almak gerekiyor. Penguene üzülen, tavuğa ağlayan, maymun videosunu paylaşan milyonlarca kullanıcının yaşadığı şey sahte bir duygu değil elbette. Anlık olarak gerçek bir empatik tepki üretiyor insan beyni. Eva Illouz’un Soğuk Yakınlıklar çalışmasında ortaya koyduğu gibi, modern kapitalist kültür duyguyu görünür ve dolaşıma sokulabilir bir forma dönüştürdü; bu form içinde duygu hem gerçek hem de performatif bir karaktere büründü (Illouz, 2024). Ekran karşısında hissedilen şey gerçektir; fakat o hissin nereye yöneldiği, ne kadar sürdüğü ve arkasında neyi görünmez kıldığı meselesi bambaşka bir sorundur. Penguen için hissedilen o anlık üzüntü, konteyner kentteki kadın için hissedilmesi gereken ağır ve kalıcı sorumluluğun yerini alıyor. Duygu tüketildiği için de deşarj oluyor; ekranı kapatan insan rahatlamış hissediyor.
Baker’in kanatler toplumu kavramını bu çerçevede yeniden düşündüğümüzde, ortaya çok daha karmaşık bir yapı çıkıyor. Televizyon döneminde kanaat makineleri sınırlıydı; birkaç yayın kuruluşu, birkaç gazete, birkaç köşe yazarı toplumsal kanaati şekillendirirdi. Şimdi milyonlarca küçük kanaat üreticisi var ve bu çoğullaşma düşüncenin özgürleşmesi gibi görünebilir. Ancak olan şey tam tersi. Kanaat daha hızlı, daha duygusal ve daha yüzeysel bir forma büründü. Kim neyi hissediyor, neye öfkeleniyor, neye üzülüyor belirli bir zaman diliminde neredeyse ortaklaşıyor. Gerçekleşip gerçekleşmediği bile doğrulanmamış bir video üzerinden kitlesel bir öfke dalgası yükseliyor; bu öfke zaman zaman fiziksel şiddete, hatta cinayete dönüşüyor. Buna karşın gerçekten yaşanan bir felaket, depremin birinci yıldönümü, konteyner kentte geçen ikinci kış birkaç günlük trending konusu olup kayboluyor.
Featherstone’un yüzey estetiği kavramı burada da işliyor. Postmodern tüketim kültüründe önemli olan içeriğin derinliği değil, anlık duygusal rezonansıdır (Featherstone, 2025). “Hanimiş benim tontişim” bu rezonansı mükemmel üretiyor çünkü hafif, tatlı ve paylaşılabilir bir duygu sunuyor. Konteyner kent haberi ise ağır, çözümsüz ve suçluluk hissi yaratan bir duygu üretiyor. Algoritma açısından ikisi arasındaki seçim neredeyse matematiksel: Hafif duygu kazanıyor. Dolayısıyla platform milyonlarca kullanıcıya tontişi gösteriyor, konteyner kentin fotoğrafını değil.
Baker’in öngördüğü kanaat toplumunun şimdiki versiyonu belki de “mega kanaat” düzeyine ulaştı. Düşünce gibi duygu da artık dışarıdan geliyor ve bireyler bunu fark etmeksizin kendi duygusu olarak yaşıyor. Bu, bireylerin edilgin olduğu anlamına gelmiyor mutlaka. Ama hangi duygunun algoritmik olarak seçilip sunulduğunu, bunun arkasında neyin görünmez kaldığını ve ekran kapandığında gerçekliğin nerede bırakıldığını sormak giderek daha az yapılan bir şeye dönüşüyor. O soruyu sorabilmek için ekrandan başkaldırmak gerekiyor; ekran ise her geçen gün bunu daha güç hale getiriyor.
Kaynakça
Baker, U. (2017), Beyin Ekran, Birikim Yayınları.
Featherstone, M. (2025), Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Çev. M. Küçük) Ayrıntı Yayınları.
Hochschild, A. R. (1983), The Managed Heart: Commercialization of human feeling, University of California Press.
Illouz, E. (2024). Soğuk Yakınlıklar, İletişim Yayınları.
(AED/TY)


