ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - IX
Devlet Baba evlatlarını yerken…
"Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir."
Umberto Eco
Babalar Günü’ne çiçekli, kravatlı, kol saatli, çocukluk fotoğraflarıyla yumuşatılmış vitrinlerle çepeçevre kuşatılarak giriyoruz. Vitrinlerin şıklığı hayatı kuşkusuz estetize eder ama bazı günlerin üstündeki duygusal verniği kazımadan, o günlerin hangi iktidar biçimlerine hizmet ettiğini göremeyiz. Takvim, masum değildir. Anma günleri, hatırlatır ama terbiye de eder. Kime minnet duyacağımızı, kime teşekkür edeceğimizi, kimi kutsayacağımızı, kimin karşısında susacağımızı da öğretir.
Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.
Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.
Böyle bakınca Babalar Günü bizi aile içi sevgi ritüelinden çıkarır; siyaset felsefesinin eski ama hâlâ yakıcı sorularıyla baş başa bırakır: Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak, devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?
Korkunun terbiyesi
Aristoteles cesareti “nelerden korkulacağını bilmek” olarak tanımlar. Cesareti korkusuzluk olarak değil, nelerden, ne zaman, ne ölçüde korkulacağını bilmek olarak düşünür. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkunun terbiyesidir. İnsan korkmadığında değil, korkusunu doğru yere koyabildiğinde cesurca eylemlerde bulunarak erdemli olabilir.
Siyasetin karanlık koridorlarında anlatılagelen bir Kruşçev anekdotu vardır. Stalin’den sonra partinin başına geçen Kruşçev, bir toplantıda Stalin’i sert biçimde eleştirir. Salondan bir ses yükselir: “Peki sen neredeydin o zaman?” Kruşçev öfkeyle sorar: “Kim söyledi bunu, kim?” Kimseden çıt çıkmaz. Kimse ortaya çıkmaz. Bunun üzerine Kruşçev “Ben, ben, işte oradaydım.” der.
Bu hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı politik hakikat önemlidir. Korkunun hafızası vardır. Dün salonda başını eğen, yarın kürsüye çıktığında aynı salonu susturabilir. Yer değiştirmek özgürleşmek değildir. Makam değiştirmek, korkunun pedagojisinden çıkmak anlamına gelmez. Korku köleleştirir, kölede özgürlüğün bilinci yoktur. Efendi olsa dahi aynı köleliğin bilincinin yarattığı kalebent içinden dünyaya bakmaya devam eder.
Türkiye’de siyaset kurumuyla ilişkimiz çoğu zaman böyle bir korku terbiyesi içinde kurulur. Baba, yalnızca sevilen, sayılan, danışılan kişi değildir; kızmasından korkulan, huzuru bozmasın diye idare edilen, “aman şimdi zamanı değil” denilerek karşısında geri çekilinen kişidir. Baba konuşunca ev susar. Baba kızınca masa donar. Baba bakınca cümle yarım kalır.
Siyasal baba da böyle işler. Eleştiriyi saygısızlık, itirazı nankörlük, hak talebini hadsizlik, eşit ilişki arzusunu terbiyesizlik sayar. Yurttaş çocuğa, çocuk evlada, evlat da itaate çevrilir. Sonra bu itaat, saygı diye adlandırılır. Oysa itaat, saygının kılığına girmiş korkudur.
Kronos’un sofrasında gelecek
Grek mitolojisinde Kronos çocuklarını yutar. Çünkü çocuk, gelecektir. Gelecek ise statükonun sonunu imler. Her doğum bir başlangıçtır; başlangıç eski düzen için gücül tehdittir. Kronos’un korkusu, babanın korkusudur: Yerini alacak olanın korkusudur. Ama ölüm kaçınılmaz. Son da! Rhea, Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verir. Zeus böylece pek de incelikli olmayan bir hileyle kurtulur. Böylece gelecek, babanın midesinden kaçırılır.
Mitik anlatılar, iktidarın bilinçdışını ifşa eder. Babanın çocuklarını yemesi, aile anlatısının karanlık tarafıdır. Her baba beslemez, hayata hazırlamaz, korumaz. Bazı babalar kendi kudretini korumak için evlatlarını bastırır, yaşamak için onları yutar, kendini evlatlarıyla besler.
Siyasetin baba figürleri de çoğu zaman Kronos’un sofrasında oturur. Hayat vaat ederken geleceği gasp ederler. Gençleri sevdiklerini söylerken gençliğin siyasal katılım yollarını tıkarlar. Milleti koruduklarını söylerken milleti edilginleştirirler. “Evlatlarım” diye seslenirken yurttaşı ergin özne olmaktan çıkarıp hane halkına, taraftara, tebaaya, çocuklaştırılmış kitlelere dönüştürürler. Çocukların da kuşkusuz “irade”si olamaz. Böylece onlar adına verilen kararlar da meşrulaştırılmış olur.
Bu nedenle Babalar Günü’nde babaya teşekkür etmeden önce sormak gerekir: Bu baba bizi büyütüyor mu, yoksa yutuyor mu?
Hürmetin kutsal gölgesi
“Anne ve babana hürmet edeceksin!” Tevrat’taki On Emir’den biridir. Bu buyruk, tarih boyunca yalnızca aile içi hürmetin değil, otoriteye itaatin de dayanaklarından biri olarak okunmuştur. Ebeveyne saygı, pek çok kültürde Tanrı’ya, geleneğe, devlete, yasaya, hiyerarşiye… saygıyla iç içe geçer.
Din, aile, siyaset, eğitim ve ekonomi kurumu birbirinden bağımsız adalar değildir. Çoğu zaman birbirini tamamlayan, birbirine payanda olan, birbirini meşrulaştıran kurumlardır. Hıristiyanlığın Roma tarafından soğurulması bu açıdan öğreticidir. Yoksulluğun, tevazunun, güçsüzlerin, alçakgönüllü yaşamın diliyle ortaya çıkan bir inanç, tarih içinde ihtişamlı bir kurumsal iktidarın merkezlerinden birine dönüşebilmiştir. Demek ki kutsal olan her zaman masum değildir. Kutsallık, bazen en dünyevi iktidar biçimlerinin üzerine örtülen en zarif kumaştır. Buradaki temel soru şudur: Saygı kime gösterilir?
Saygı, statünün zorunlu sonucu değildir. Saygınlık, statünün gerektirdiği sorumluluğun adilce, usulle, ölçüyle, hesap verebilirlikle yerine getirilmesiyle kazanılır. Bir baba çocuğunu korumuyorsa, kollamıyorsa, hayata hazırlamıyorsa, onun özerkliğini tanımıyorsa, kendi korkularını çocuğunun kaderi yapıyorsa, yalnızca baba olduğu için saygıyı hak eder mi? Aynı soruyu siyaset kurumunun babaları için sorabiliriz.
Devlet Baba ve istisnanın yerleşik düzeni
Carl Schmitt’in ürkütücü berraklıktaki “Egemen, istisna haline karar verendir” sözü “iktidar”a dair aklı başında herkesi sarsıcı bir hakikati dile getirir. Normal zamanlarda hukuk işler gibi görünür; fakat kriz anında hukukun askıya alınıp alınmayacağına kimin karar verdiği, iktidarın çıplak yüzünü gösterir.
İstisna hali kavramı, bugün siyasal iklimi anlamak için hâlâ işlevseldir. Çünkü bazı rejimlerde olağanüstü olan, zamanla olağanın içine yerleşir. İstisna norm olur. Usul yük sayılır. Keyfiyet karar diye sunulur. Hukuk, herkes için ortak zemin olmaktan çıkıp dost ile düşmanı ayıran bir eleme aygıtına dönüşür.
Böyle bir iklimde siyaset kurumunun özneleri “milletin babası” diye konumlandırıldığında saygı talebi tartışmalı hale gelir. Çünkü baba, en yalın anlamıyla koruyan, kollayan, özerklik tanıyan, gözeten, kaynak bulan, çocuğun dünyaya tutunması için sorumluluk alan öznedir. Babalık iktidar değil, bakım yükümlülüğüdür. Baba, evladının geleceğini kendi koltuğuna ipotek edemez.
Eğer siyasal baba yurttaşı özgürleştirmiyor, erginleştirmiyor, haklarını güvence altına almıyor, onu kendi hayatının öznesi haline getirecek olanakları tesis etmiyor; evlatlarını seçimlerde hatırlıyor, diğer günlerde azarlıyor, susturuyor, tehdit ediyor, hizaya sokuyorsa; orada saygı değil, itaat üretilir. İtaat, baba evinde sessizlik gibi başlayıp devlet dairesinde mühür olur. Egemenin hukuku askıya alarak kendi keyfiyetini norm kıldığı her istisna anı, evlatların da kendi vicdanlarını askıya alarak birer 'emir kuluna' dönüşmesinin politik zeminini hazırlar.
“Emir kuluyum”un karanlık konforu
Yirminci yüzyılın devlet eliyle yapılan katliamların uygulayıcıları, “Bana emredildi” diyerek, kötülüğün sorumluluğundan kendini kurtarabilir mi? Nürnberg’den sonra modern hukuk ve etik, emre itaatin masumiyet garantisi olmadığını daha açık biçimde düşünmek zorunda kaldı. Çünkü her düzen, kendi memurlarını, askerlerini, bürokratlarını, siyasetçilerini ve yurttaşlarını görev diliyle kötülüğe ortak edebilir. Kötülük, her zaman şeytani bir taşkınlıkla gelmez; çoğu zaman bürokrasiyle, talimatla, emir-komuta zinciriyle, “ben sadece görevimi yaptım” cümlesinin serin gölgesiyle gelir.
Anayasa’nın “kanunsuz emir” başlığı altında koyduğu ilke de bu yüzden önemlidir: Konusu suç teşkil eden emir hiçbir suretle yerine getirilemez. Yerine getiren kişi sorumluluktan kurtulamaz.
Bu ilkeyi yalnızca kamu görevlileri için teknik bir hukuk maddesi olarak görmemek gerekir. Bu, aynı zamanda yurttaşlık bilinci için de güçlü bir metafordur. Hukuksuzluğa itaat etmek, yalnızca hukuki değil, etik bir sorundur. Amir hukuksuz emir veriyorsa, astın itaati erdem değildir. Lider adaletsizliği buyuruyorsa, taraftarın sadakati ahlak olamaz. Baba evladını suça, suskunluğa, hak ihlaline ya da korkuya çağırıyorsa, evladın boyun eğişi saygı değildir.
Baba katli değil, baba putunun reddi
Türkiye toplumuna dair sık tekrarlanan bir iddia vardır: Bizde baba katli yoktur. Grek mitolojilerindeki Oidipus geriliminin, modern edebiyattaki baba öldürme arzusunun bizde aynı biçimde işlemediği söylenir. Bu tür genellemeler sorunludur; bir toplumu tek bir simgeyle okumak, genellikle o toplumun karmaşık yapısını görünmezleştirir. Yine de bu anlatı bir ipucu verir: Bizde babayı öldürmekten çok, babayı yaşatmak; baba makamını korumak; baba figürünü eleştiri dışı tutmak görece güçlü bir eğilimi gösterir.
Ama mesele babanın katledilmesi değil, baba putunun reddidir. Eco’nun “Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir” sözü tam burada anlam kazanır: Bilgelik, putu yani yaşamı çoraklaştıran, özgürlükleri tırpanlayan, düşünmeyi donduran her türlü putu doğası gereği reddetmektir. Putu yıkmak bile putun merkeziliğini kabul etmek anlamına gelir. Asıl özgürleşme, babayı putlaştırmamaktır. Babayı insanlaştırmak, siyasetçiyi statüsünden indirmek, lideri hesap verebilir kılmak, devleti kutsallıktan çıkarıp kamusal hizmet örgütü olarak düşünmek yurdumuzu da yurdu paylaşanları da özgürleştir.
Babalar, bilmedikleri dilin yasasını yazarken
Bugünün Türkiye siyasetinde ağır, yaşlı, yorucu bir baba gölgesi var. Farklı siyasal konumlarda duran, farklı meşruiyet kaynaklarından beslenen, farklı tarihsel yükler taşıyan figürler ülkenin kaderi üzerinde hâlâ belirleyici. İktidarın, milliyetçi siyasetin, Kürt meselesinin ve ana muhalefetin krizlerinin aynı sahnede birbirine düğümlendiği bir dönemde, siyaset yaşlı babaların uzun, uzun olduğu kadar da koyu gölgesi altında.
Burada biyolojik yaşçılık yapmak değil niyetim. Yaşlılık tek başına sorun değildir. Deneyim, hafıza, ihtiyat, tarihsel sezgi, deneyimden süzülen ilişkiler, kavrayışlar her alanda olduğu gibi siyaset kurumu için de değerlidir. Sorun, deneyimin kendini gelecek üzerinde vesayet hakkı sanmasıdır. Sorun, yaşın bilgelikle; makamın hakikatle; uzun siyasal ömrün ahlaki üstünlükle karıştırılmasıdır.
Geçmiş yüzyılın siyasal habitusuyla (Boomer Kuşağı) dijital çağı yönetmeye kalkmak, bilmediği bir dilin yalnızca alfabesini ezberlemiş birinin o dilde yasa yapmaya kalkmasına benziyor. Harfleri tanıyor ama sözcüklerin ruhunu duymuyor; sözcükleri seçiyor ama cümlenin kurduğu dünyayı kavrayamıyor. Bugünün siyasal babaları, geçmiş yüzyılın kavramlarıyla dijital ağların, iklim krizinin, güvencesiz emeğin, göçün, genç işsizliğinin, kadın mücadelesinin ve çocuk haklarının iç içe geçtiği yeni bir çağ hakkında hüküm kuruyor. Yaş ortalaması 76 olan Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu bu dörtlü, 90 milyon insanın kaderini tayin edecek kararlar alırken, evlatların hayatı kesik bağlantılar, askıya alınmış gelecekler, yarım bırakılmış cümlelerle yazılıyor.
Bu dörtlü, eski dünyanın büyük harfleriyle konuşuyor; oysa toplum, artık bir başka gramerin içinde nefes almaya çalışıyor. Siyasal katılım araçları kastre edilmiş, boğulmuş, işlevsizleştirilmiş; yurttaşlar ise özne olmaktan çıkarılıp pasif-izlere dönüştürülmüş. Görüyor ama dokunamıyor, duyuyor ama müdahil olamıyor, bedel ödüyor ama masada temsil edilmiyor. Baba konuşuyor, evlat izliyor; baba karar veriyor, evlat sonuçlarına katlanıyor. O halde Babalar Günü’nde her evladın sormakla mükellef olduğu sorular şunlar olabilir: “Evlatlar, kendi hayatlarının dilini bilmeyen bu siyasal babalara saygı duymaya devam edecekler mi, etmeliler mi? Eğer saygı statünün değil sorumluluğun sonucuysa, bu babalar hangi hakla hâlâ evlatlarının geleceği adına konuşuyor?”
Kurtarıcı bekleyen toplum
Ömer Naci Soykan, “Kurtarıcının Geri Dönüşü ya da Geleceği Çalınmış Toplum” başlıklı makalesinde ergin olmayan toplumun kurtarıcıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Kendi örgütlülüğünü kuramayan, kendi aklını kamusal olarak işletemeyen, kendi hakkını kolektif olarak savunamayan toplum, efendi, baba ya da kurtarıcı arar.
Oysa örgütlü toplum kurtarıcı beklemez. Kendi yaşamının öznesi olur. Siyaset de tam olarak budur: Bir toplumun kendi ortak hayatını örgütleyebilme kudreti.
Kant’ın Aydınlanma tanımı burada yeniden duyulur: Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayış halinden çıkmasıdır. Ergin olmayış, aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama halidir. Bu yalnızca bireyin değil, toplumun da meselesidir. Kendi siyasal aklını babalara havale eden toplum, erginleşemez.
Babalar Günü’nde evlatlar olarak şu soruyu yüksek sesle sorabilir miyiz: “Babalarımız bizi erginleştiriyor mu, yoksa erginleşmemizi engelleyerek kendi babalık makamlarını mı sürdürüyor?
Şef, baba değildir.
Antropolojide efendisiz topluluklara dair tartışmalar bize bir başka imkânı hatırlatır. Bazı topluluklarda şef, mutlak iktidar sahibi değildir. Gelenekleri işletir, dağıtımın, sözün, ritmin sorumluluğunu taşır. Şef yasa koyucu tirana dönüşmeye, topluluğun üstüne çıkmaya, kendini gelenekten, ortak akıldan büyük görmeye kalktığında topluluk onu terk edebilir, tanımayabilir, başka birini şef olarak görür.
Saygı da zaten “saymak”la ilgilidir. Saymak, birini görmek, yerini kabul etmek, aynı zamanda hesabını tutmaktır. Saygı, koşulsuz bağlılık değildir. Saygı, birini ölçüsüzce kutsamak hiç değil, onu ilişkiler ağı içinde yerli yerine koymaktır.
Baba sayılır; ama sayıldığı için hesap dışı bırakılamaz. Baba sevilir; ama sevildiği için eleştiriden muaf değildir. Baba dinlenir; ama dinlenmek, hakikatin tek sahibi olmak anlamına gelmez. Siyasal babalarımızı gerçekten saymak istiyorsak, önce onları sayılabilir kılmalıyız yani hesap verebilir, sınırlı, denetlenebilir, eleştirilebilir, değiştirilebilir.
Saygıyı geri çekmek
Peki bizler, yani pasif-izlere dönüştürülmüş yurttaşlar, bu koyulaşan tablo karşısında ne yapabiliriz? En yalın yerden başlayabiliriz: Saygı ile itaati ayırabiliriz.
Saygı duymayı bırakmak, şiddet istemek, baba katilliği demek değil, putlaştırmayı reddetmektir. Lideri insanlaştırmak, devleti kutsallıktan indirmek, makamı sorumluluğa bağlamak, yaşlılığı bilgelikle karıştırmamak, babalığı iktidarla değil bakım yükümlülüğüyle yani kamusal hizmetle ölçmektir.
Eğer babalar evlatlarını hayata hazırlanmasına olanak sağlamıyorsa; evlatlarının siyasal katılım kanallarını kapatıyorsa; geleceği kendi ikballeri için rehin alıyorsa; hukuku usul olmaktan çıkarıp keyfiyetin aracına dönüştürüyorsa; gençlerin, kadınların, çocukların, emekçilerin kudretini bastırıyorsa; o zaman saygıyı hak etmiyorlar demektir.
İktidar, ittifaktır. Gücünü yalnızca yukarıdan almaz; tabandan devşirdiği rızadan da alır. Bizim suskunluğumuz, onların kudretine eklenir. Bizim korkumuz, babaların makamını küntleştirir. Bizim “ama baba” deyişimiz, onların bizi çocuklaştırmasının yolunu açar.
Bu yüzden Eleştiriye Övgü’nün Babalar Günü çağrısı şu olabilir: Bizi büyüten, özgürleştiren, koruyan, hayata hazırlayan, sorumluluk alan, hesap veren, sınırını bilen, evladının kendi yolunu açmasına izin veren, evlatlarını dinleyen, evlatlarına kişi muamelesi yapan babalara saygı duyabiliriz. Ama evladını yiyen Kronoslara, geleceği ipotek eden siyasal babalara, yurttaşı çocuklaştıran liderlere, hukuksuzluğu emir diye sunan makamlara, itaat talep eden devlet babalara saygı duymak sorumluluğumuz değil bilakis yaşama karşı sorumsuzluğumuz olabilir. İşte bu sorumsuzluğumuz nedeniyle babaların suç ortağıyız. Suç ortağı olmayı reddebiliriz.
Nasıl mı? İlk yapılması gereken, siyasal babalarımızı putlaştırmaktan vazgeçmek olabilir. Çünkü ergin toplumlar baba aramaz; kurum kurar. Kurtarıcı beklemez; örgütlenir. Emir dinlemez; hukuk ister. İtaat etmez; hesap sorar. Korkuyla susmaz; eleştiriyi yurttaşlığın en temel sorumluluğu olarak görür. İşte o vakit, Babalar Günü bir başka anlama kavuşur: Bizi çocuklaştıran babaların değil, bizi erginleştiren ilişkilerin günü olur.
(MVB/HA)
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VIII
İçinize siniyor mu?
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - VII
Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VI
Biliyorum, öyleyse etkisizim: Uzmanlığın iktidarı ve eleştirinin tüketimi
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - V
Korumanın paradoksu: Rekabetçi düzen çocukları nasıl köleleştiriyor?
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - IV
Irkçılığın kılcal damarlarına sızmak: Yeni han belgeseli