Feminist bir çocuk hakları savunucusu olarak, son bir haftadır okullarda gerçekleşen olaylar üzerine makul değerlendirmeler yapmanın çok zor olduğunu; büyük bir hicap ve ıstırap içinde olduğumu belirtmek isterim. Bu zor hal ile birlikte; kestirme cevaplar ve kolay failler bulmak yerine makul olmaya, doğru analizler yapmaya ve soruları doğru yere yönlendirmeye dair bir sorumluluğumuzla hareket etmeye özen gösteriyorum. Çocuklar için şefkatli, güven içinde yaşayabilecekleri bir eğitim sistemini, kent düzenini ve toplumsal yapıyı inşa etmek için sorumluluk almamız gerektiği kritik bir dönemdeyiz.
Okullarda yaşanan saldırılara dair olasılığı öngörsek de, bu durumun toplumsal şiddetin, cezasızlık kültürünün, tükenen eğitim sisteminin ve adaletsizliğin bir yansıması olduğunu bilsek de; karşımızda sadece analiz etmenin veya özet cümleler kurmanın yetersiz kaldığı bir durum var. Şiddetin bizzat çocuklar tarafından uygulanması ve yine çocukların buna maruz kalması; olayların ele alınış biçimiyle birleşince aklımızı, kalbimizi ve vicdanımızı zorlayan bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu yüzden olayların altındaki sorunları ancak haritalandırarak veya uzun uzun listeleyerek bulabiliriz. Bu yaşadığımız ne münferit ne de basit bir neden-sonuç ilişkisinin sonucu; belki elli yıllık politikaların, belki çok daha fazlasının ve küresel politikaların bir yansıması. O yüzden bu yazı, cevaplardan ziyade sorulara odaklanacak.
Ne mutlak fail, ne yetiştirilen bir bitki!
Bu tablo karşısında yetişkin dünyasının refleksleri genellikle iki uç noktada seyrediyor. Bir yanda çocukları suçlayan, onları "canavar" gibi kodlayan ve "Bunlar nasıl çocuk?" sorusuna sığınan cezalandırıcı bir yaklaşım bulunuyor. Bu bakış açısı, çocuğu eyleminin her boyutuna hakim, mutlak bir "fail" olarak işaret ediyor. Diğer yanda ise üstenci bir dille "Çocuğunuzu şöyle yetiştirin, vicdanlı olsunlar" diye reçete dağıtan, çocuğu ise sadece yetişkinin elinde şekillenen edilgen bir "nesne" olarak gören bir tutum mevcut.
Oysa çocukluk, ne bu kadar mutlak bir irade, ne de bu kadar iradesiz bir hamur. Çocuk olan, olmakta olan, kapasitesi gelişen bir varlık. Bir çocuğun bir eylemin uzun vadeli sosyal, hukuki veya kişisel sonuçlarını bir yetişkin gibi muhakeme edebilmesi için gereken biyolojik donanım, gelişimsel olarak ancak genç yetişkinlikte (20-25 yaş) stabilize oluyor. Öte yandan da çocuklar bir miktar şefkat, bir miktar terbiye verildiğinde vicdanlı olacak bitkiler de değiller. Zira öğrenme sosyal, çevresel, rol modeller gibi pek çok öğeden de azade değildir. Özetle yetişkinler olarak, bu kolaycı kestirmelerden vazgeçmemiz ve şiddetin çocukların hayatına nasıl bu kadar sızabildiğini yapısal olarak sorgulamamız gerekir.
Şiddete tepkinin seçiciliği
Çocukları suçlamanın dayanılmaz kolaylığına kapılırken, aslında kendimize çok kritik bir soru sormamız gerekiyor: Biz gerçekten şiddetin kendisine mi tepki veriyoruz, yoksa şiddeti uygulayanın kimliğine mi?
Binlerce hayvanın bir yıl içinde katledildiği, yüzlerce kadının erkek şiddeti sebebiyle hayatını kaybettiği, çocukların her gün istismara maruz bırakıldığı ve nefret cinayetlerinin kanıksandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu sistematik şiddet türlerine karşı gösterilmeyen kitlesel tepkinin, söz konusu çocuklar olduğunda bir nefret dalgasına dönüşmesi üzerine düşünmeliyiz. Bizi rahatsız eden şey gerçekten şiddetin kendisi mi; yoksa şiddet uygulama tekelini elinde tutan egemen "erkekliğin", "yetişkinin" ya da "muktedirin" dışındaki bir öznenin bu şiddete başvurması mı? Egemenin şiddeti meşrulaştırılırken, çocukların bu şiddet sarmalına dahil olmasının yarattığı toplumsal ikiyüzlülük gözden kaçırılmamalı.
Kendine yönelen şiddet
Şiddeti sadece çocukların birbirlerine uyguladıkları zorba davranışlarla veya fiziksel saldırılarla sınırlı tutamayız. Tablonun bir de sessizce büyüyen, çoğu zaman cinsiyetlendirilmiş bir biçimde tezahür eden ve çocukların doğrudan kendilerine yönelttikleri bir boyutu da elbette var. Toplumsal baskılar ve rollerle şekillenen kendine zarar verme eğilimleri, şiddetin dışa dönük bir patlama kadar içe dönük bir çöküş olduğunu da gösteriyor.
Ancak bu çöküşün ardında devasa bir sistemik mekanizma var. Patriyarkanın kız çocuklarına erken yaşta zorla evliliği, ucuz iş gücü olmayı ve iş gücü doğurma görevini biçtiği; kapitalizmin ise oğlan çocuklarını MESEM'lerde ve piyasada ucuz iş gücüne dönüştürdüğü bir gerçeklikten bahsediyoruz. Arada kalan çocukların suçla aralarında neredeyse hiç mesafe yok; çünkü suç okul bahçelerinde, sokaklarda ve mahallelerde kol geziyor. Bu tabloda, "Bu ülke çocuklarına ne vaat ediyor?" sorusunu sormamız gerekmez mi?
Mekânsızlık ve geleceksizlik
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, 2026 yılı itibariyle Türkiye’nin çocuklarına vaat ettikleri ile gerçekte sundukları arasındaki makas hiç olmadığı kadar açık. Bugünün çocuğu için ufukta; ekonomik kriz, bölgesel savaşlar, liyakatsizlik ve adaletsizlikten başka ne var? Eğitim sistemi mezun verse de, alınan diplomanın işlevsizleştiği, emeğin ucuzladığı bir ortamda okulun gelecek vaadine kaç çocuk güvenebilir?
Okul, artık sadece bir bilgi aktarım yeri değil, çocuk için koruyucu bir "güvenli ekosistem" olma vasfını yitiriyor. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) verilerine göre, 2024-25 eğitim yılı itibarıyla zorunlu eğitim çağında olmasına rağmen 804 bin 250 çocuk eğitim sisteminin tamamen dışındadır. MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) ve Açık Öğretim gibi yapılarla örgün eğitim ortamından kopan çocuk sayısı ise 1,5 milyona yaklaşıyor. Bu çocuklar, kamusal denetim ve koruma alanının dışında, sistemin çarkları arasında görünmez hale geliyor.
Kamusal sorumluluğun iflası ve ebeveynlik yükü
Bu süreçte faturanın kesildiği ilk adres genellikle ebeveynler oluyor. Ancak bugün çocuk bakımının kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp tamamen ailenin omuzlarına bırakıldığını görmemiz gerekiyor. ERG raporlarının altını çizdiği üzere, zengin ve yoksul hanelerin eğitim harcamaları arasındaki 28 katlık uçurum, okulu "eşitleyici" bir mekan olmaktan çıkarıp derin bir "ayrıştırıcıya" dönüştürüyor. Güvenli bir eğitim ve oyun alanına ancak bir bedel ödenerek erişilebildiği bu sistemde; çocuk yetiştirmek ebeveynin bireysel kapasitesine ve cüzdanına hapsedilmiş durumda.
Güvenlik mi, güven mi?
Geldiğimiz noktada en büyük yanılgımız, sorunu daha fazla güvenlik görevlisi veya kamera ile çözebileceğimizi sanmak. Güvenlik bir dış denetim; oysa bizim ihtiyacımız olan güveni inşa edebilmek. Eğitim ortamında bu güveni tesis edecek olan mekanizmaların ise durumu oldukça kritik. Uluslararası standartlar (ASCA) ve eğitim uzmanları, etkili bir rehberlik hizmeti için ideal öğrenci-danışman oranının 250:1 olması gerektiğini vurguluyor.
Ancak Türkiye'deki gerçeklik bu idealin çok gerisinde kalıyor. ERG verilerine göre, okullarda psikolojik danışman ve rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ortalama 400 ile 500 arasındadır. Tek bir uzmanın yüzlerce çocuğun hem birbirine hem de kendine yönelttiği şiddet risklerini fark etmesi ve bu travmaları takip etmesi imkansızdır. Mevcut sistem, okulu "önleyici" bir yapı olmaktan çıkarıp sadece akademik başarı odaklı bir binaya dönüştürüyor.
Çocukların birbirine, yetişkinlere ve geleceğe güven duymadığı bir yerde, hiçbir polisiye önlem huzuru sağlayamaz. Yetişkinler olarak sorumluluğumuz; çocukların eğitimden kopmadığı, sokakta akranıyla oynayabildiği, okulda derdini anlatabileceği bir uzman bulabildiği ve kendini "emniyette" hissettiği o güven iklimini yeniden inşa etmektir. 2026 Türkiye’sinde çocuklara verebileceğimiz tek gerçek vaat; onları sistemin çarklarından kurtaracak olan bu sarsılmaz "güven" olmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde, hiçbir bekçi huzuru koruyamaz.
Kaynakça
Eğitim İzleme Raporu 2024/25 Veri Notları - Eğitim Reformu Girişimi
ERG - Eğitim İzleme Raporu 2023: Öğretmenler ve Eğitimin İçeriği
American School Counselor Association (ASCA) - School Counselor Roles & Ratios
(HK/NÖ)







