Tarih her zaman mürekkeple yazılmaz. Bazen bir nefesin ucunda titrer, bazen bir nağmenin kıvrımında saklanır, bazen de bir kalbin derinliklerinden yükselip zamana karışan bir ses oluverir. O ses ki, ne tamamen kaybolmuş ne de bütünüyle unutulmuş, yalnızca beklemiş… Doğru zamanı, doğru elleri, doğru kulağı beklemiştir... Günün birinde bir yazma eserin sararmış sayfaları arasında yeniden uyanana dek.
İşte bugün elimizde böylesi bir eser var. Yüz elli yıllık bir gaybubetten sonra elimize ulaşan bir eser ki tam da böyle bir uyanışın hikâyesi. Bu yalnızca bir yazma eserin neşri de değil. Bir sesin, bir hafızanın, bir medeniyetin yeniden dirilişidir de...
Rivayet edilir ki, uzak bir zamanın derinliklerinde, Sasani saraylarının gölgeli taş avlularında yankılanan ezgilerin ardında iki usta müzisyen vardı. Biri Süryani Nakisa’ydı, diğeri Kürt Azadvar. Bu iki sanatkâr, o süslü duvarların gölgeliklerine enstrümanlarını konuştururken yalnızca bir melodi icra etmiyor; farkında olmadan zamanı aşacak ortak bir sesin ilk nüvelerini de oluşturuyorlardı. Parmaklarının dokunduğu teller, nefeslerinin üflediği nağmeler, yalnızca o anın değil, gelecek yüzyılların da dilini kuruyordu. İşte o gün orada doğan ezgiler, bir sarayın duvarlarına sığmayacak kadar genişlemişti. Zamanla saraydan çıkıp halkın diline karıştı, yolları aştı, şehirleri dolaştı. Kūyi, kōrpen, gusān, hunyâger sonra da dengbej olup gezgin müzik geleneğine dönüştü. Gülbang denildi belki bazılarının adına bazılarına duvaz… Bir gün bir kilisede yankılandı, bir başka gün bir dergâhta nefes buldu. Adı değişti, biçimi değişti ama özü değişmedi. Bir yerde tlitoyo dendi ona, başka bir yerde segâh; bir başka coğrafyada hmişoyo oldu, öte tarafta çargâh. İsimler çoğaldı, diller ayrıştı ama o ses hep aynı kaldı. Çünkü o ses, insanın Tanrı’ya yönelen en kadim çağrısıydı… Ve sonra bambaşka bir yer de terennüm denildi adına.
Terennüm… Belki de bu çağrının en güzel adıydı. Terennüm etmek, yalnızca bir sözü dile getirmek değildi. O sözü yeniden doğurmaktı. Ona ruh katmak, onu duyguyla yoğurmak, inançla beslemek ve nihayetinde bir ses hâline getirerek göğe doğru salmaktı. Bu yüzden terennüm, bir icra değildi, ruhsal bir tecrübeydi. Bir sanat değil mistik bir hâl ve bir yönelişti... Tasavvuf meclislerinde yükselen ilahilerle, kilise korolarında yankılanan dualar arasında görünmez bir köprü vardı hep. Bu köprü, kelimelerle değil titreşimlerle, seslerle, nağmelerle kurulmuştu. İnsan, hangi dilde dua ederse etsin, hangi makamda yakarırsa yakarsın, aslında aynı dergâha yöneliyordu. Ve terennüm bu ortak yönelişin, bu müşterek hafızanın en sâfî ifadesiydi.
İşte tam da bu ilahi sesin ortasındayken bir isim ve o ismin ilahi gayreti düştü önümüze: Mela Birhanê Tarinî’nin neşrettiği Kürtçe Terennümler…
Tarinî’nin bu çalışması, yalnızca akademik bir gayret olarak görülemezdi. Bir arayışın, bir iz sürmenin, bir sesi yeniden hayata döndürme çabasının hikâyesiydi aslında. Klasik Kürt edebiyatından, Kürt tarihine, bu kültürün kadim tıbbından mutfak kültürüne kadar farklı alanlarda kalem oynatmış bir araştırmacının, bu kez sesin peşine düşmesi tesadüf değildi tabi. Dedik ya bazı metinler okunmaz; dinlenirdi. Bazı kitaplar da anlaşılmaktan ziyade hisse dayanırdı.
“Terennumên Kurdî, Îlahiyên Dêran ji Bêndera Mesihiyan” işte tam da böyle bir eser.
Arap harfleriyle Kürtçe yazılmış bu kilise ilahileri, yaklaşık yüz elli yıl boyunca zamanın kıvrımları arasında kaybolmuş bir yazmanın yeniden gün yüzüne çıkmasıyla oluşmuş. Hikâyesi, en az içeriği kadar derin. Mardin’in Süryani Qılıt köyünde doğan bu metin, bir yolcu gibi şehir şehir dolaşmış, Beyrut’un çok sesli sokaklarına uğramış, Şam’ın kadim havasını solumuş, Kamışlo’nun sınırlarında yankılanmış ve nihayetinde yeniden ait olduğu toprağa dönmüş. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir hareket değil. Bir kültürün, bir dilin, bir inancın dolaşımıdır. Şehirden şehre taşınmış yazmalar saklanmış, unutulmuş ve yeniden bulunmuştur. Ve her gittiği yerde bir iz bırakmış, her geçtiği coğrafyaya bir renk katmıştır.

Tarinî’nin çalışması, bu dağılmış izleri yeniden bir araya getirir. Titiz bir edisyon kritik çalışmasıyla metni sadece okunabilir hâle getirmekle kalmamış Tarinî, aynı zamanda onun ruhunu da görünür kılmıştır. Çünkü bir yazmayı yayımlamak, yalnızca harfleri dizmek değildir. O harflerin arkasındaki zamanı, sesi, hissi de bugüne taşımak anlamına gelir. Bu eser ilk bakışta bir ilahiler mecmuası gibi görünebilir. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, onun çok daha derin bir anlam taşıdığı anlaşılır. Eser, dinler tarihinin kesişim noktasında duruyor gibi. Süryani-Hıristiyan geleneğinin dualarını Kürtçe bir terennümle sunar harfler ise Arapça... Dolaysıyla eser diller ile inançlar arasındaki ilişkinin ne kadar geçirgen olduğunu da açıkça gösterir.
İlahilerde İsa Mesih’e yönelen yakarışlar, Tanrı’ya duyulan aşkın en saf ifadesi olarak karşımıza çıkar. Bu yakarışlar, sadece teolojik nağmelerden ibaret değil; aynı zamanda estetik bir deneyim. Makamlar o teolojik cümlelere bir beden giydirir, sesler onlara ruh kazandırır. Özellikle Beyrut gibi çok dilli ve çok kültürlü bir merkezde Kürtçe yazılmış bu ilahilere kilise makamlarının verilmiş olması, esere ayrı bir derinlik katmış. Bu noktada şu gerçeği görmek gerekir: Dinî musiki, yalnızca bir ibadet biçimi değil. Aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Kültürler, çoğu zaman yazıdan önce sesle var olur. Bir ilahi, bir şiir, belki de noquşo gibi bir ağıt; hepsi bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan görünmez köprülerdir. Süryani ve İslamî müzik gelenekleri arasındaki benzerlikler de bu bağlamda dikkat çekicidir. Makam yapılarındaki paralellikler, icra biçimlerindeki yakınlar, aslında ortak bir kültürel havzanın izlerini taşır. Bu benzerlikler, farklı inançların birbirinden tamamen kopuk olmadığını, aksine, tarih boyunca birbirini besleyen, dönüştüren ve zenginleştiren yapılar olduğunu gösterir.
Bir diyanet görevlisi olan Tarinî’nin sözünü ettiğimiz çalışması, bize din adamlarının yalnızca dini kuralların muhafızı olmadığını da hatırlatır. Onlar aynı zamanda kültürün, estetiğin ve hafızanın da taşıyıcılarıdır tıpkı Cizîrli Melalar gibi…
Eser, Süryani-Kürt ortak mirasının nadide bir örneği olarak karşımızda duruyor. Farklı dillerin, farklı inançların ve farklı coğrafyaların kesiştiği bir noktada… Bir bakıma eser, ayrılıkların değil; birleşmelerin tarihini anlatıyor. Farklılıkların değil; ortaklıkların sesidir, “biz ayrıştırmaya değil birleştirmeye geldik” diyen Mevlana gibi…
Ve belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.
Çünkü bu kitap, sadece geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda bugüne dair de bir şeyler söyler. İnsanlara, kültürlerin aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu hatırlatır. Bir ezginin sınır tanımadığını, bir sesin duvarlara sığmadığını gösterir.
Terennüm etmek… Belki de en yalın hâliyle aşkı dile getirmek. Ama bu aşk, sıradan bir sözle ifade edilmez. O, bir makamın içinde şekillenir, bir sesin içinde yükselir ve nihayetinde bir duaya dönüşür.
İşte bu kitap, o duanın izini sürüyor.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor yenide: O ilk ezgiyi söyleyen Süryani Nakisa ile Kürt Azadvar, seslerinin bir gün böyle bir külliyata dönüşeceğini biliyor muydu?
Belki bilmiyorlardı.
Ama tarih biliyordu.
Zaman biliyordu.
Ve şimdi biz de biliyoruz.
Çünkü o ses, hâlâ burada. Bir yazmanın satırlarında, bir ilahinin melodisinde, Mela bir araştırmacının emeğinde…Ve en önemlisi, bu toprakların hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Bu yüzden eser, yalnızca bir kitap değil.
Bu, bir terennümün serencamı…
(VB/NÖ)





