Bir parça peynir, bir açık kapı, bir ömürlük bağ: Bitter
Bazı karşılaşmaların bir başlangıç tarihi olur; takvimde yeri bellidir, hatta saati bile hatırlanır. Ama asıl karşılaşma çoğu zaman daha sonra başlar. Aynı evin içinde birbirinin sesini, kokusunu, korkusunu, neşesini öğrenirken. Bir elin ötekine ne kadar yaklaşabileceğini, bir bakışın ne zaman “tamam” anlamına geldiğini, bir sessizliğin ne zaman güvene dönüştüğünü anlarken.
Önce bir ses, sonra bir isim
Bitter’le hikâyemiz de böyle başladı. Önce adını duydum.
Bir gün ofiste Tuğçe ile konuşurken, komşumuz olan araştırma şirketi KONDA’nın Bitter adında bir köpeğinden söz etti. Bitter KONDA’da, ofiste kalıyordu. Ben ise onu henüz görmemiştim; yalnızca evimin camından zaman zaman gelen havlama sesini biliyordum. Bazı canlılar hayatımıza önce sesleriyle girer.
Bu konuşmadan bir gün sonra, evde sıradan bir akşam geçirdiğimi sanıyordum. İşten yorgun dönmüştüm, dışarıdan yemek söylemiştim. Günün kendini tekrar eden küçük yorgunluklarından biriydi işte: Kapı çalacak, yemek gelecek, akşam bitecek. Ama hayat bazen kapıyı yanlış bahçeden çaldırır.
Yemeği getiren kurye, önce yanlışlıkla KONDA’nın bahçesine girmiş. O sırada Bitter kapıyı açık bulmuş ve heyecanla kendini sokağa atmıştı. Balkondan aşağıya bakarken Tuğçe’nin bir gün önce bahsettiği Bitter’in bu kız olduğunu hatırladım. Kurye de durumu anlatınca, elimde bir parça peynirle hızla aşağı indim.
Önce yarı heyecanlı yarı tedirgin Tuğçe’yi aradım. Tuğçe, hemen KONDA’da çalışan arkadaşı Ayşe’yi aradı. Sonra silsile halinde bir “Bitter operasyonu” başladı. Yedek anahtar gelene kadar KONDA’nın kapısında, kaldırımda Bitter’le birlikte oturduk. Ona peynir ikram ettim. Dışarıdan bakınca belki yalnızca kaçmış köpeği oyalayan bir insan ve peynire ilgi gösteren bir köpek görülebilirdi. Ama bazen kader en gündelik sahnelerin içine saklanır. Bir kapının önüne, bir kaldırıma, bir parça peynire.
Birlikte alınan sorumluluk
Hayatımın kayıplar ve yaslarla çevrili dönemini geride bırakmaya çabalıyordum, üzerimde pijamalarım yanımda kocaman gözleriyle bana bakan kapkara bir kız iştahla elimden peynir yiyordu. Bu eşsiz karşılaşmanın üstüne birlikte yaşamamızın hepimize çok iyi geleceğine inandık. Daha sonra Bitter’i bebekken barınaktan sahiplenen Aydın Erdem ile tanıştık ve bir evde yaşamasının ona daha iyi geleceğine karar verdik. Bu sorumluluğu Ersin’le birlikte alırken bir canlıyı hayatına dahil etmenin, yalnızca sevgiyle değil, birlikte karar alma, birlikte emek verme ve birlikte dönüşme haliyle de ilgili olduğunu da biliyorduk. Bitter’in gelişiyle günlük hayatımızın ritmi, sabahlarımız, akşamlarımız, dışarı çıkışlarımız, evdeki sessizliklerimiz onunla yeniden kuruldu.
KONDA’nın “hakkımızda” bölümünde Bitter için şöyle yazıyor:
“1 Haziran 2018’de Bodrum’da doğdu. Bir süre sokakta yaşadıktan sonra kendini bir barınakta buldu. Zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi. Kendisini sahiplenen Erdem Ailesi sayesinde KONDA ekibine katıldı. 2023 yılından bu yana KONDA’da motivasyon uzmanı olarak görev yapıyor. İnsanları çok seviyor.”
Bu cümleleri ilk okuduğumda en çok “zor koşullara rağmen içindeki sevgiyi hiç kaybetmedi” kısmında kaldım. Bazı canlılar bunu nasıl yapar? Kötü bir deneyimden, terk edilmişlikten, korkudan, belirsizlikten geçip de hâlâ sevmeye nasıl devam eder? İnsan bazen bir kırgınlığın arkasına yıllarca saklanırken, bir köpek bütün geçmişine rağmen başını dizinize koyabilir. Üstelik bunu unutkanlıktan değil, belki de hatırladığı halde yapar.
Güvenin sessiz emeği
Bitter Ocak ayında eve geldi. Önce birbirimize biraz uzaktan baktık. Yetişkin bir köpekle yaşamak, özellikle geçmişinde bilinmeyen acılar, alışkanlıklar ve korkular taşıyan bir köpekle yaşamak, insana sabrın en gerçek halini öğretiyor. Sevgi bazen yaklaşmak değil, yaklaşmamak demek. Beklemek demek. Elini uzatmadan önce izin istemek, gözünü kaçırdığında ısrar etmemek, bir adım geri çekilmeyi de bağ kurmanın parçası saymak demek.
Evde bir de sarman kedimiz Memo vardı. Bitter zaten genelde kedili evlerde yaşamıştı. Buna rağmen her şeyin kendiliğinden ve kolay olacağını sanmadık. Her sabah, her akşam yeniden denedik. Aynı evin içinde yürümeyi, birbirimizin sınırlarını okumayı, aynı odada durmayı, birlikte susmayı öğrendik.
Bitter bize güvendikçe, ona biraz daha yaklaşmamıza izin verdi. Bize güvendikçe, bedeninin hikâyesini de yavaş yavaş anlattı. Sırtına doğru bir noktadan daha önce ısırıldığı için oraya dokunulmasından inanılmaz çekiniyordu. Bazen ağlama ile havlama arası bir sesle kendini kapatıyor, cenin gibi büzülüyordu. Bir gün bunu ikimiz evde yalnızken yaşadık. O an aniden ağlamaya başladım.
Çünkü birbirimizde çok acıyan bir yere dokunmuştuk.
Bu yalnızca fiziksel bir acı değildi. Daha çok ruhumuzda kalmış bir güvensizliğin, bir zamanlar bize iyi davranmamış dünyanın bıraktığı tortunun karşı karşıya gelmesiydi. Onun sırtındaki dokunulmaz yerle benim içimdeki dokunulmaz yer birbirini tanımıştı sanki.
Sevmek bazen iki canlının birbirine yaklaşması değil, birbirinin sınırını incitmeden yanında kalabilmesidir. Bitter’le birbirimizi böyle sevdik. Birbirimizin üzerine yürüyerek değil, birbirimize alan açarak. Israr ederek değil, bekleyerek. “Artık geçti” demeden, “geçmesi için buradayım” diyerek. Güven, bir anda verilen bir söz değil, tekrar tekrar tutulması gereken küçük sözlerden oluşuyor.
Oradan buraya saatler, günler, haftalar, aylar geçti.
Bir zamanlar vücudunun bazı yerlerine dokunulmasına izin vermeyen Bitter, artık her zerresini kaşıyıp sevelim diye önümüze seriliyor. Sırtını, karnını, boynunu, patilerini, kulaklarının arkasını bize emanet ediyor. Bedenini tekrar sevilebilir bir yer olarak hatırlıyor. Belki de güven dediğimiz şey biraz da budur: Bir zamanlar acıyan yerin, bir gün sevgiyle temas edilebilir hale gelmesi.
Birbirimize benzemeye başlarken
Günün sonunda birbirimize benzemeye başladığımızı fark ettim. Sabah neşelerimiz, uzun yürüyüşlerden sonra yorgun ama memnun eve dönüşlerimiz, her şeyi kutlama isteğimiz, evimizin kalabalık sofralarından duyduğumuz huzur, nerede bir güneş ışığı varsa burnumuzu oraya dayamamız hepsi benziyor.
Bağ kurmak zaman ve emek vermekti. Bir canlının size doğru attığı her küçük adımı fark etmek, o adımı asla hafife almamaktı. Bitter, bana bunu öğretti. Sevginin coşkulu tarafını da, güvenin sessiz emeğini de.
Bir hayatın anahtarı
Şimdi geriye dönüp baktığımda, Tuğçe ile bir gün önce yaptığımız o heyecanlı konuşma, yemeği getiren kuryenin yanlış bahçeye girmesi, Bitter’in kendini sokağa atması bunları tesadüf gibi düşünemiyorum. Belki bazı yollar gerçekten yanlış kapılardan geçerek doğru yere varıyordur.
Ve ben hâlâ bazen o ilk kaldırıma dönüyorum zihnimde. Elimde bir parça peynir, yanımda kapının açılmasını bekleyen Bitter. O an bilmiyordum ama meğer ikimiz de aynı şeyi bekliyormuşuz: Bir kapının değil, birbirimize açılacak bir hayatın anahtarını.
(NÖ/HA)
Açlık grevindeki öğretmen: 11 yıllık öğretmenim, 40 bin lira maaşla geçinemiyorum
Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü: “Kendi mahallemizden çıkmak gerekiyor”
CUMHURİYETİN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ KONFERANSI
Tuncer Bakırhan: Cumhuriyetin demokratikleşmesi ertelenemez
Ecem Ra: Kürt kadını böyle olamaz diyenlere müziğimle cevap veriyorum
12 HAZİRAN ÇOCUK İŞÇİLİĞİYLE MÜCADELE GÜNÜ
MESEM’li öğrenci: İş öğrenmek için gittiğimiz yerde köleleştiriliyoruz