AKP’li yıllarda üniversiteler
Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) web sayfasındaki bilgilerine göre, İstanbul’da on iki, Ankara’da sekiz, İzmir’de altı, Eskişehir, Kayseri ve Konya’da üçer, 17 ilde ikişer diğer illerde de birer olmak üzere, Türkiye’nin 81 ilinde toplam 128 devlet üniversitesi var.
Ülke genelinde sayıları 74’e ulaşan vakıf üniversitesi yalnızca 12 ilde bulunuyor. Bu üniversitelerin 44’ü (yüzde 59,5) İstanbul’da, 13’ü (yüzde 17,6’sı) Ankara’da iken, 69 ilde vakıf üniversitesi yok.
AKP Hükümeti tarafından 20 Temmuz 2016’da OHAL ilan edildikten sonra kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) kapattıklarını saymazsak günümüzdeki vakıf üniversitelerinin 51’i (yüzde 68,9’u) 2003’ten bu zamana kadarki zamanda bilfiil AKP hükümetleri döneminde kamu kaynaklı “teşvikler” verilerek kuruldu.
Kurucu Neoliberal Hükümet = AKP
AKP’li yıllarda akademik ve idari kadro yetersizlikleriyle birlikte, fizik alt yapı yetersizliği de dikkate alınmadan her ilde en az bir devlet üniversitesi, İstanbul başta olmak üzere, gayrisafi yurtiçi gelirden aldıkları payın en yüksek olduğu illerde ise vakıf üniversitesi de kuruldu.
24 Ocak 1980 Kararları’nın yaşama geçiricisi, “Kurucu Hükümet”-AKP, toplumsal yaşantımızın bütün alanlarıyla (çalışma yaşamı, sağlık sistemi, eğitim, enerji, tarım, kentleşme vb.) beraber, üniversiteleri de neoliberal kapitalist ekonomik politikaların gereksinimi doğrultusunda yeniden yapılandırdı.
Toplumsal olaylara sessiz, toplumsal sorumluluğunu askıya bırakmış, öğrencilerinin muhalif siyasetle tanışamadan büyük oranda “düzene uygun kafalar” olarak siyasallaşmasının ve sosyalleşmesinin sağlandığı kurumlara dönüştürüldü.
Taşra üniversitelerine yakın plan: "AKP'nin arka kampüsü"
Her ile üniversite ve iktidarın kazanımları
Bu süreç gerçekleştirilirken beraberinde birkaç alanda da AKP hükümetlerin amaçları doğrultusunda kazanımlar sağlandı, eş zamanlı hedefler hayata geçirildi. “Her ilde üniversite” aynı zamanda “her ilde inşaat” ve “her ilde kent rantı” olarak gerçekleşti.
Üniversite kampüslerinin kurulacağı alanlar tayin edilirken aynı zamanda Anadolu’da her bir kentin “yeni” kentleşme, kentin büyüme alanı da belirlenmiş oldu. Beraberinde, iç piyasayı canlandıracak bina inşaatları ve demirbaş alımlarıyla bu sektörlerde geçici de olsa istihdam olanakları yarattı. Yalnızca il merkezlerinde değil, yaygın olarak her ilin hemen hemen bütün ilçelerinde kurulan fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu gibi üniversitelere bağlı birimlerde okumaya gelen yüzlerce öğrenci aracılığıyla Anadolu’nun en ücra köşelerinde özellikte küçük esnafta yarattığı ticari hareketliliği de sürecin iktidar için bir başka kazanımı oldu.
İktidarın bir başka kazanımı da konunun politik, siyasi propaganda yönüdür. Niteliğe bakılmaksızın, “isteyen herkese üniversite” mesajını ve olanağını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Seçmen yaşının da küçültülmesiyle, sandığa yansıyan anlamlı bir potansiyele yönelik doğrudan müdahalenin aracı olması da göz ardı edilmemelidir.
Bunların yanında, konunun ideolojik boyutu ise özellikle akademik kadro yetersizliğinin de katkısıyla; öğrencilerinin düşünerek, sorgulayarak zihinsel üretim gerçekleştirmek yerine, büyük bölümünün bilgi deposu olabilecek beyinler/öğrenciler üretilmesidir.
Günümüz üniversitelerindeki öğrencilerin en az dörtte üçü fakülte dışındaki okullara (yüksekokul ve meslek yüksek okulu) kayıtlı. Bu okulların büyük bölümü esasen meslek edindirmeye yönelik kurumlar olduğu için bu dönemde ilk üniversitelerin kurulduğu illerde çok sayıda açılmaları beraberinde toplumda yaygın olarak üniversitenin yalnızca bu özelliğiyle kabul edilmesini ve beklentilerin de bununla sınırlı olmasına yol açtı.
AKP’li yıllarla birlikte, üniversitelerdeki bilimsel üretimlerin neredeyse tamamı teknoloji alanıyla sınırlandırıldı. Üniversiteler, önce sanayi daha sonra da kendi kurdukları şirketleri için pazarda talep karşılama ve/veya yaratmaya yönelik teknoloji araştırmalarının yürütüldüğü ana alanlar olarak yapılandırıldı. Üniversite sanayi işbirliğinin ardından, teknoparkları hem ideolojik hem de ekonomik yönü kapsamında ele almak gerekir. Yine bu başlıkta ‘maliyet paylaşımı’ propagandasıyla harçların da neredeyse itirazsız uygulanmakta olduğu unutulmamalıdır.
Son başlık olarak, üniversitenin emek gücü piyasasıyla ilişkisine özet olarak değinmek gerekirse, günümüz koşullarında üniversiteler, işsizliği ertelemenin de aracı haline getirildi. Yaratılan toplumsal taleple birlikte, öğrenciler, para (harç) ödeyerek iş taleplerini ‘kendi rızalarıyla’ erteliyor. Mezuniyetlerinde de büyük çoğunluğu eskiden vasıf da gerektirmediği için üniversite diploması da sorulmayan temizlik, güvenlik vb. alanlarda iş bulabilmek için birbirleriyle yarışmak zorunda bırakılıyor. Bu grup aynı zamanda emek pazarının son dönemde öne çıkan “nitelikli ara emek gücü”dür. Ancak kural aynı. Talepten çok daha fazlası arz edilerek ve daha okula başlarken işsizler ordusunun gelecekteki üyeleri olarak.
Henüz bitmedi
Nerdeyse 60 yıl önce hem Avrupa’da hem de Türkiye’de toplumsal hareket üniversitelerde başlamıştı. Türkiye’de 70’li yıllarda toplumsal taleplerin merkezi de üniversiteler oldu. Seksen asker darbesi sonrasında yoğun bir tasfiyenin ardından doksanlı yıllarda üniversitelerin önemli bir bölümü öğrencileriyle, öğretim elemanlarıyla toplumsal muhalefetin içinde yer aldı. Ancak, üniversite(li)ler Gezi-Haziran İsyanı’nı selamlayamadı. Bunun bedeli, 2016-2018 yılları arasında başta Barış Akademisyenleri olmak üzere muhalif sendikal ve siyasi aktivist yüzlerce öğretim elemanı üniversiteden çıkartıldı, kamu yasaklısı yapıldı.
Ancak, “kavga” devam ediyor! Bugünlerde de güncelliğini koruduğunu düşündüğüm, onlarca öğretim elemanının yalnızca siyasi iradeyle hayat bulabilecek kadar yakın vadede gerçekleşebilecek üniversite tasavvurunu yansıttığını ön görebildiğim “Susmak Sorumluluk Doğurur” bildirisini de haftaya paylaşacağım.
(OH/HA)