Akıllanan makinenin gölgesinde: İtaatkâr aklın inşası
Bir teknolojiyi konuşurken çoğu zaman onun ne olduğunu sorarız; oysa daha yakıcı soru, o teknolojinin kimin için, kim tarafından ve hangi toplumsal düzeni yeniden üretmek üzere tasarlandığıdır. Yapay zekâ tartışması da tam burada başlıyor. Sanat çalışmalarından Hollywood stüdyolarına, üniversite amfilerinden plazalara kadar her alanı saran bu yeni araç, sıradan bir verimlilik aygıtı gibi sunuluyor.
Zamandan kazandırır, maliyeti düşürür, hayatı kolaylaştırır. Bütün bunlar doğru. Ama eksik. Çünkü yapay zekâ, kendinden önceki araçlardan farklı olarak öğrenebilen, kendini yenileyebilen ve karar süreçlerine etki edebilen bir aygıt. Tarihte ilk kez bir alet, kullananı dönüştürmekle kalmıyor; onun yerine düşünmeye, onun yerine seçmeye talip oluyor.
O hâlde meseleyi yalnızca "yararlı mı, zararlı mı" ikileminde tartışmak yetersiz. Yapay zekânın asıl niteliği, içine doğduğu üretim ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Bu yazıda savunulan tez basit: Bugün yapay zekâ dediğimiz şey, salt bir teknolojik atılım olarak değerlendirilemez. O, sermayenin yeni birikim rejimidir ve bu rejim, bilgiyi, emeği ve hatta düşünmeyi yeniden bölüştürürken itaatkâr bir özne tipi üretme riski de taşımaktadır.
Aracın değil, sahibinin sorusu
Yapay zekâ modellerini eğiten devasa veri merkezleri, milyarlarca dolarlık çip altyapısı ve enerji şebekeleri yeryüzünde rastgele dağılmıyor. Modelleri kuran, eğiten ve kiraya veren şirketler bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu yoğunlaşma, bir teknik tercih değil yapısal bir gerçek. Çünkü yapay zekânın hammaddesi olan veri, ancak ölçek büyüdükçe değer üretiyor; ölçek büyüdükçe de yalnızca çok büyük sermaye grupları oyunda kalabiliyor. Her ne kadar etrafta küçük yatırımlar görsek de bunlar büyük teknoloji devlerinin sunduğu alt yapıları kendi ihtiyaçlarına uyarlayanlar.
Bu noktada kavramı ters çevirmek gerekiyor: Yapay zekâ bir araç değil, bir mülkiyet biçimidir. Onu kullanan herkes, aslında belirli bir mülk sahibinin altyapısına bağlanır. Bedavaymış gibi görünen her sorgu, karşılığında veri verir. Her veri, modeli daha da değerli kılar; her değer artışı, mülkiyetin yoğunlaştığı yere akar. Klasik kapitalizmde işçi emeğini satıyordu. Bugün kullanıcı, çoğu zaman bunu fark etmeden, bilişsel emeğini ve dikkatini bağışlıyor.
Yanis Varoufakis’in ifadesiyle algoritmaların hizmetlerinden yararlanmak için çevrimiçi olduğumuz her seferinde, sahipleriyle Faustvari bir anlaşma yapmaktan başka seçeneğimiz olmuyor. Algoritmaların sağladığı kişiselleştirilmiş hizmetleri kullanmak için verilerimizin toplanması, aktivitelerimizin izlenmesi, içeriklerimizin görünmez bir şekilde düzenlenmesine dayalı bir iş modeline boyun eğiyoruz… Davranışlarımızı tahmin eden, tercihlerimizi yönlendiren, kararlarımızı etkileyen, fikrimizi değiştiren, dikkatimizi eğiten davranış kalıplarını sağlayan ücretsiz hizmetkarlara dönüşüyoruz[1].
Kolaylığın bedeli: bilişsel borç
Sermayenin tarihsel başarısı, yalnızca üretim araçlarına değil, üretim öznesinin alışkanlıklarına da hükmedebilmesinden gelir. Eğer siz bir ihtiyacınızı markanın ismiyle anmaya başlıyorsanız bu yatırımın zaferidir[2]. Yapay zekâ tam burada yepyeni bir cephe açıyor ve günlük dilin yanı sıra günlük yaşam pratiğine de sızıyor. Daha fazla kaynaktan beslenirken kullanıcısı olanlara yarattığı etki üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Silikon Vadisi'nin ChatGPT gibi büyük dil modeli tabanlı sohbet botlarını her şeyin kaçınılmaz geleceği olarak agresif bir şekilde pazarlamaya başlamasının üzerinden neredeyse üç yıl geçti ve bu baskıyı en çok hisseden grup Z kuşağı oldu. Bu konuda yapılan araştırmaların sonuçlarını almaya başladık.
MIT Media Laboratuvarında yakın tarihli bir çalışma, araştırma sırasında yapay zekâya yaslanan öğrencilerin EEG ile ölçülen beyin aktivitelerinin belirgin biçimde düştüğünü gösterdi[3]. 54 lisans öğrencisi rastgele dağıtılarak yapay zekâ ile, arama motoruyla veya kendi başlarına, birer makale yazmaları istendi ve bu sürede EEG taramaları yapıldı yani beyinlerindeki elektriksel aktivite ölçüldü. Yapay zekâ ile yazanların beyin aktivitesinde azalma olduğunu gözlendi ve yapay zekâ kullanan öğrencilerin çoğu daha sonra yazdıklarından bir cümleyi bile kelimesi kelimesine alıntılayamadı. Hatta dört ay boyunca, yapay zekâ kullanıcıları nöral, dilsel ve davranışsal düzeylerde sürekli olarak düşük performans gösterdi.
Araştırmacılar bu duruma çarpıcı bir ad verdi: bilişsel borç[4]. Bugün kazanılan kolaylık, yarın faiziyle ödenecek bir borç olarak biriktiriliyor. Yapay zekâ kısa vadede performansı yükseltiyor, ama uzun vadede azmi, sebatı ve bağımsız problem çözme kasını eritiyor. Yardımsız çalışmaya geçildiğinde insanlar zorlanıyor. Çünkü beyin, "bir güçlüğün altından kendi başına kalkma" deneyiminden mahrum kalıyor.
Literatürde bunun yanına iki kavram daha eklendi: bilişsel körelme ve bilişsel teslimiyet. Genç yetişkinlerin yaklaşık üçte ikisi artık bilgiye arama motorları üzerinden değil, doğrudan bir yapay zekâ asistanı üzerinden ulaşıyor. Yakın zamanda yapılan Harvard- Gallup araştırmasına göre[5], ankete katılan gençlerin (1997-2012 arasında doğanlar) %74’ü ayda an az bir kez sohbet robotu kullandığını söylüyor. (Başka bir araştırma ise ABD’deki üniversite öğrencilerinin yarısından fazlasının haftalık olarak ders çalışmaları için bu araçları kullandığını ortaya koydu.)
Z kuşağı, yapay zekanın kullanımının üç önemli uygulamayı ortadan kaldıracağından endişe ediyorlar: yaparak öğrenme, eleştirel düşünme ve başkalarından öğrenme. Yaparak öğrenme ya da öğrenme becerisini yapay zekâ devralıyor ya da akranlar ve mentorlar da dahil olmak üzere insanlardan öğrenmenin yerini alıyor. Ancak en önemlisi fikirler ve bilgilerle derinlemesine veya eleştirel bir şekilde etkileşim kurmayı engelliyor.
Oysa yapay zekâ asistanların ürettiği özetlerin önemli bir kısmı —bazı ölçümlere göre yüzde on ile yüzde yirmi sekiz arasında— hatalı veya yanlı. Yılda trilyonlarca sorguyu düşününce, sorgulanmadan dolaşıma giren yanlış bilginin ölçeği kavranabilir. Daha da önemlisi, yalnızca bilgiyi değil, düşünme eylemini de dışarıya devrediyoruz. Yapay zekâ sonuçlarını eleştirmeden "olduğu hâliyle" kabul ediyoruz.
Bu görüntü ekonomi-politik açıdan masum değil. Çünkü eleştirmeyen, sorgulamayan, ne okuduğunu kendi süzgecinden geçirmeyen bir özne, herhangi bir iktidar için en uysal muhataptır. Aydınlanma düşüncesinin temel kazanımı olan eleştirel akıl, tarihte hiçbir zaman kendiliğinden var olmadı. Uzun bir okuma, yazma, tartışma ve yanılma pratiğinin ürünüydü. Şimdi tam da bu pratiğin altyapısı —duraksamak, geri dönmek, doğru kelimeyi aramak, yanılıp düzeltmek— sessizce devre dışı bırakılıyor. Bir önceki teknolojik kuşakta kes-yapıştır (cut-copy) ile yapılan başka bir metnin tekrarına dayalı araştırmalar bile öğrenmeye dolaylı olarak hizmet ediyordu. Çünkü neyi alıntılayacağını seçmek için en azından okumak ve okuduklarının arasından elemek zorundaydın. Bugün ona da gerek kalmadı.
Eleştirel ve felsefi düşünebilen bir akıl yerine, teknolojik araçların sunduğu hızı ve işleyişi kabul eden, amaca ulaşmak için en pratik yolu seçmeye odaklanan dar bir "araçsal akıl" ortaya çıkar. Bu da algoritmalar ve veri analitiği yoluyla insan davranışlarını, inançlarını ve kararlarını yönlendirmesine olanak sağlar. Günümüzde bu süreç, bireylerin kendi özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sanırken aslında sistemin belirlediği sınırlar içinde kalmalarını yönetiyor.
Aracın değil, ilişkinin eleştirisi
“Bir şeyi ne denli az anlarsan, o denli çok saygı gösteriyor, onun karşısında boyun eğiyorsun." [6]
Bütün bunları söylerken niyetim yapay zekâyı yermek değil. Mesele aracın kendisi değil, araçla kurduğumuz ilişki ve bu ilişkinin içine yerleştiği iktidar haritasını görebilmek. Bir teknolojiyi politik kılan, taşıdığı silikon değil, içinden geçtiği mülkiyet, emek ve bilgi rejimidir.
Bu yüzden iki düzeyde birden düşünmek zorundayız. Bireysel düzeyde, yapay zekâyı bir yardımcı olarak yanımıza almak ile düşünme işini yavaşça ona devretmek, arasındaki farkı korumak gerekiyor. Beyin de bir kastır. Ağırlığı kaldırmadığın yerde erir. Toplumsal düzeyde ise mesele çok daha geniş. Bu modelleri kim eğitiyor, hangi veriyle eğitiyor, kimin denetimine açık, hangi kamusal çıkarı gözetiyor? Kimi görüyor? Kimi dışarıda bırakıyor? Yapay zekânın geleceğini birkaç şirketin yönetim kurulu odasına bırakmak, demokrasinin önümüzdeki on yıldaki en sessiz kaybı olabilir.
Akıllanan makinenin gölgesinde, asıl soru hâlâ aynı: Biz neyle besleniyoruz? Yönergelere hâkim ama bağımsız düşünce üretemeyen bir kuşak mı yetiştiriyoruz? Foucault’dan yola çıkarak belki de tercihlerimizde özgür olduğumuz yanılsaması ne kadar yönetilebilir olduğumuzun ifşasıdır. Yapay zekâyı kullanalım ama düşünmeyi ve dolayısıyla yönetilme biçimimizi seçme hakkını ona devretmeyelim.
Karşı hareket
Bugün yapay zekanın en çok etki sahasında olan gençler ve öğrencilerin büyük bir kısmı kendilerine zorla dayatıldığını düşündükleri yapay zekâ merkezli geleceğe karşı derin bir öfke ve hatta kızgınlık duyuyor.
Gençlerin yapay zekâ ilgisi devam etmekle birlikte şüphecilik artıyor. Gallup’un 1572 kişilik bir örneklemle gerçekleştirdiği araştırma bulgularına göre[7], yapay zekâyı en aktif kullananlar bile, bir yıl öncesine kıyasla (2025) bu konuda daha az olumlu düşünüyor. Z kuşağı, 2025'e kıyasla yapay zekanın öğrenme ve görev tamamlama verimliliğini artırdığına daha az inanıyor. Yapay zekâ araçlarının işleri hızlandırmaya yardımcı olabileceğine katılan veya kesinlikle katılan Z kuşağının oranı 2025'e göre 10 puan düşerken, yapay zekanın öğrenmeyi hızlandırabileceğine dair görüş birliği de yedi puan azalarak %46'ya geriledi.
Yapay zekanın risklerinin faydalarından daha fazla olduğunu düşünen Z kuşağı çalışanlarının sayısı da geçen yıla göre 11 puan artarak neredeyse %50'ye ulaştı. Ve %56'sı bu araçların işlerini daha hızlı bitirmelerine yardımcı olduğunu söylese de, her 10 kişiden 8'i yapay zekayı bu şekilde kullanmanın gelecekte gerçek öğrenmeyi daha da zorlaştırdığını kabul ediyor. Z kuşağı çalışanları, yapay zekâ destekli çalışmalardan (28%) ziyade yapay zekâ olmadan tamamlanan çalışmalara (69%) daha fazla güven duyuyor.
Çalışma hayatındaki genç kuşak, kayıpların çok daha farkında. Silikon vadisini güçlendirmek yerine kendi becerilerimizi ve üretken emeğimizi geliştireceğiz söylemi yayılıyor. Bu hareket bilim emekçileri, akademisyenler arasında da büyüyor. Örneğin Hollanda, Danimarka, Almanya ve ABD'deki üniversitelerden bilişsel bilimciler ve yapay zekâ araştırmacılarının önderliğindeki bir grup, eğitimcileri ve yönetimleri kurumsal yapay zeka ürünlerini reddetmeye çağıran sert bir bildiri yayınladı. “Akademide Yapay Zekâ Teknolojilerinin Eleştirel Olmayan Benimsenmesine Karşı” başlıklı bildiride yazarlar, “Yapay zekâ teknolojisi endüstrisi söz konusu olduğunda, onların çerçevelerini reddediyor, bağımlılık yaratan ve kırılgan teknolojilerini geri çeviriyor ve hem bir kurum hem de bir değerler bütünü olarak üniversitenin kutsallığının yeniden tesis edilmesini talep ediyoruz” diye yazıyorlar[8]. Bir diğer örnek ise Fransa. Fransa’nın önde gelen üniversitelerinden biri Sciences Po, öğrencilerin herhangi bir ödev veya sunum hazırlamada chat gbt kullanımını yasakladı. Bendeniz ise en azından kendi dersim için benzer bir çabayı benimseyerek pdf bazlı makaleleri değerlendiren bir akış belirledim.
Yapay zekanın insan emeğinin, insan düşüncesinin ve insan-insan etkileşiminin yerini alan, sürekli gelişen bir unsur olmasından endişe duyan insanlar var. Araştırmalar bize bu endişelerin kesinlikle geçerli olduğunu gösteriyor. Yapay zekâyı bir araç olarak yanımıza almak ile düşünme işini sessizce ona devretmek arasındaki fark, bireysel bir dikkat meselesi olduğu kadar siyasi bir tutum meselesidir. Bu modelleri kim eğitiyor?, hangi veriyle, kimin denetimine açık? bu sorular sorulmadığı sürece teknolojik ilerleme, iktidarın yeniden dağılımından ibaret kalır. Eleştirel akıl tarihte hiçbir zaman kendiliğinden var olmadı; uzun bir okuma, yazma, yanılma ve düzeltme pratiğinin ürünüydü. O pratiği ayakta tutmak, makinenin gölgesinde hâlâ mümkün olan en özgür eylemdir.
(ÖB/EMK)
[1] Yanis Varoufakis, Tekno Feodalizm, Çev. Mustafa Güdük, Diplomat Yayınları, (2026)
[2] Coca-cola ve selpak gibi markaların dildeki etkisi için bunu söyleyebiliriz.
[3] https://arxiv.org/abs/2506.08872
[4] https://www.media.mit.edu/publications/your-brain-on-chatgpt/
[5] https://hbsp.harvard.edu/inspiring-minds/how-gen-z-is-using-ai
[6] Wilheim Reich, Dinle Küçük Adam, Cem yayınevi (2022)
[7]https://news.gallup.com/poll/708224/gen-adoption-steady-skepticism-climbs.aspx
[8]Against the Uncritical Adoption of 'AI' Technologies in Academia
https://www.bloodinthemachine.com/p/cognitive-scientists-and-ai-researchers, https://zenodo.org/records/17065099
https://www.reuters.com/technology/top-french-university-bans-use-chatgpt-prevent-plagiarism-2023-01-27/