2017’nin 21 Mart’ıydı; takvimde Newroz yazıyordu ama geceden beri Diyarbakır’ın üstünde ince bir ayaz dolanıyordu.
Malatya’daki evde mutfakta kısık ateşte demlenen çayın buğusu camlara vuruyor, annesi o buğuyu silerken oğlunun yüzüne bakıyordu. Kemal yirmi üçündeydi; konservatuvar öğrencisi, parmakları bir enstrümanın tellerine alışkın, kulakları ritmi hayatın uğultusundan ayırmayı bilen bir genç. O sabah yüz binlerin “barış” diyeceği meydana, kendi sesini de eklemek istemişti.
Secan Anne, kapının eşiğinde elini koluna koydu: “Oğlum, Kemal’im! Korkuyorum, gitme.” Kemal gülümsedi; o gülüşte hem mahcubiyet hem inat vardı. “Bahar gelmiş anne” dedi, “ben de bir selam vereyim.” Geceyi bekledi, evin horultusu düzene girdiğinde odasındaki perdeleri araladı, sırt çantasını sessizce omzuna aldı.
Ayakkabılarını eline alıp kapıya kadar yürüdü, sonra vazgeçti; herkes uyanır diye pencereye yöneldi. Demir parmaklıktan sarkıp kendini aşağı bıraktı; ayakları yere değer değmez, geceyi yarmış gibi hızlandı. Arkasında, yarı açık pencereden sızan sarı ışık sabaha kadar yanacaktı.
Yol uzun, otobüsler serindi. Camdan dışarı bakarken yollar birbirine ekleniyor, dağlar çekiliyor, ovalar açılıyordu. Diyarbakır’a yaklaştıkça gökyüzü genişledi; Newroz’un rengi, yol kenarındaki tezgâhlarda satılan fularlara, çocukların ellerindeki kurdelelere sinmişti.
Alan, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başlamıştı; davullar gerilmiş, zurnalar yağlanmıştı. Kemal kalabalığın kıyısında durdu önce, sonra ritim onu içeriye çekti. Omuz omuza bir halka, alkışların arasında yükselen sloganlar, göğüs kafesinde büyüyen o tanıdık çarpıntı… “Aşitî” dedi biri, “Azadî” dedi öteki; Kemal’in içi, ilk kez sahneye çıkacak bir öğrencinin heyecanıyla doldu.
Sonra her şey çok hızlı oldu. Bir kontrol noktası, bir bağırış, bir gerilim… Kemal’in üstünde ince bir tişört, elinde belki bir pet şişe, belki hiçbir şey; görüntüler sonradan flu. “Dur” dediler; o, anlaşılmak için kollarını açtı. Bir an, alanın uğultusu yarıldı; bir silah sesi, sonra bir daha.
Dizlerinin bağı çözüldü, gömleği rüzgârda savruldu. Yüz binlerin gözleri önünde, baharın daha açmamış çiçeği yere düştü.
Annesi o an Malatya’da, pencereden dışarı bakıyordu; çayın buğusu çoktan sönmüştü. Akşam haberlerinde bir fotoğraf döndü durdu: yarı çıplak bir genç, arkasında zırhlı bir araç, önünde koşan zaman. O kare, o meydanın ortasında, Kemal’in son nefesiyle birlikte dondu. Sonra mahkeme salonları, bilirkişi raporları, “kasten” ile “ihmal” arasında gidip gelen kelimeler… Kelimeler Kemal’i geri getirmedi.
O günden beri her 21 Mart’ta Diyarbakır’da rüzgâr biraz daha erken eser. Alana çıkan yollar, kontrol noktalarının gölgesini taşır.
Secan Anne, mutfakta çayı demlemeden önce perdeyi aralar, dışarı bakar; “Oğlum, Kemal’im!” der, sesi camın buğusuna karışır.
Kemal’in düştüğü o yerde rüzgâr bir an durur, sonra yine Secan Anne’nin çığlığı yükselir; her Newroz’da aynı yerden başlar ve kulaklarımızı ince ince tırmalar: “Sen baharın daha açmamış çiçeğisin Kemal!”
O sözler alanın uğultusuna karışmaz; üzerinden geçip gider, sonra geri döner, bir daha vurur göğsümüze. Çünkü göz göre göre işlenen o korkunç cinayeti hepimiz gördük. Kameraların önünde, yüz binlerin nefesinde, bir çocuğun kanlı gömleği rüzgârda savrulurken…
Ogün hepimiz gördük ve sustuk. Sessiz kaldık, tepkisiz kaldık. Affet bizi Kemal; hepimiz suçluyuz.
(FT/EMK)







