Türkiye’de kadın olmak, eksik bir cümlenin öznesi olmaya benziyor. O cümle her sabah evde, sokakta, işyerinde yeniden kuruluyor. Çoğu zaman sonuna nokta değil, üç nokta konuyor. Çünkü failler bulunmuyor, dosyalar sessizce kapanıyor, isimler “faili meçhul” etiketinin arkasına itilip unutuluyor.
Takvim yaprakları değişiyor, tablo değişmiyor. Bir kadın öldürülüyor, ertesi gün bir başkası. Haber bir akşam konuşuluyor, sonra akışın içinde kayboluyor. Mahkeme salonlarında “haksız tahrik”, “iyi hal”, “takdiri indirim” sözleri, öldürülen kadının adından daha uzun yaşıyor.
Bir de kayıplar var. Ne mezar taşları var ne ölüm tarihleri. Aileler karakol, savcılık, valilik arasında aynı kapıları çalıp duruyor. Cevap hep aynı cümleye çıkıyor: “Soruşturma sürüyor.” Sürüp giden şey adalet değil, zaman. Yıllar geçiyor, dosyaların üstünü toz alıyor, toplumun hafızası yeni bir habere dönüyor.
Bu tablo münferit vakaların toplamı değil; bir iklim. Kadınlar her gün kendini savunmak, kendini ispatlamak, en basitinden hayatta kalmak zorunda. Devletin güvenlik zinciri ise çoğu zaman çığlık duvara çarpıp yankılandıktan sonra harekete geçiyor. Geçtiğinde de artık geç kalmış oluyor.
Gülistan Doku: O iklimin en yakıcı dosyası
Bu iklimin içinden bazı isimler çıkıp dosyadan soruya dönüşüyor. Gülistan Doku onlardan biri. Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan, 5 Ocak 2020’den beri yok. Ne bir iz var ne bir cevap. Onun yokluğunda konuşan tek bir ses var: Ablası Aygül Doku.
Bir cesaret timsali: Aygül Doku
Aygül Doku, altı yıldır kardeşi için adalet arıyor. Bir ablanın taşıyabileceği en ağır yükü omuzladı: Yasını içine gömüp acısını meydana çıkardı. Çalmadık kapı bırakmadı. Açılmayan kapının önünde bekledi, açılanın boş vaadine kanmadı. Her mikrofonda aynı cümleyi kurdu: “Kardeşim nerede?”
Kentte can güvenliğinden sorumlu silsile sustu. O, o suskunluğa rağmen direndi. Yoruldu ama yıkılmadı. Cesaretinin yanına aklını, sezgisini koydu. Kime nasıl gidileceğini, hangi suskunluğun ne anlama geldiğini öğrendi.
Onun inadı ve kente atanan bir kadın başsavcının ferasetiyle Gülistan’ın dosyası rafta sararıp unutulmadı. Ortaya saçılan iddialar korkunç olmakla birlikte, Gülistan ismi “faili meçhul” klişesinin içine gömülmeyecek gibi görünüyor.
Cesaret, kendi yasını erteleyip gerçeğin peşinden her sabah yeniden yola çıkmaktır. Bir sabah takvimden bir yaprak koparırken acısını içine gömüp kameraya konuşmaktır. “Elimizden bir şey gelmez” ezberini bozmaktır.
Aygül Doku altı yıldır şunu gösteriyor: Adalet dosyalarda değil, inatta yaşıyor. Kaybedileni aramak, geride kalanların boynunun borcu. O borcu ödemek bazen bir ömrü gönüllü rehin vermek demek.
6 yıl sonra gelen iddialar ve yeni sorular
Gülistan Doku’nun hikâyesi, altı yıl sonra yeniden ülkenin en sarsıcı gündemi. Çünkü dosyaya dair yeni iddialar kamuoyuna yansıdı.
Gülistan Doku’nun bir cinayete kurban gittiğine dair bulgular güçlenmiş durumda. Soruşturmada birinci zanlı olarak, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlunun adı geçiyor. Basına yansıyan haberlere ve kamuoyundaki tartışmalara göre, Sonel’in valilik gücünü kullanarak soruşturmayı etkilediği ve delillerin gizlendiği iddia ediliyor. Hakkında soruşturma açılması ve açığa alınması, sürecin artık iddia aşamasını aştığını gösteriyor.
Aygül Doku altı yıldır Dersim Adliyesi’nin önünden ayrılmadı. Yağmurda, karda, bayramda, tatilde aynı kaldırımda durdu. “Etkin soruşturma yapılmadı, faillerin üzerine gidilmedi” dedi. Dönemin valisine dair bilgilerin dosyaya girdiği ancak işlem yapılmadığı yönündeki beyanları da tutanaklara geçti.
Altı yılda gözaltına alınıp bırakılanlar, hiç alınmayan ifadeler, açılmayan kamera kayıtları… Ortaya çıkan tablo, kadın cinayetlerinin ve şüpheli kayıpların çarptığı o tanıdık duvarı gösterdi: Delillerin kaybolduğu, tanıkların sustuğu, dosyaların tozlandığı o kamusal duvar.
Aygül Doku o duvarı her gün yumrukluyordu. Bir ablanın altı yıl boyunca adliye önünü evi bellemesi, adaletin kendiliğinden gelmediğinin en çıplak kanıtı.
Bir isimden fazlası: Yüzleşme çağrısı
Gülistan Doku dosyası artık tek bir insanın kaybı değil. Kadına yönelik şiddetin, faili meçhulün, örtbas kültürünün sembolü. Aygül’ün direnişi sayesinde susturulmak istenen soru yeniden ortada duruyor:
Bir genç kadın, bir şehirde, gündüz vakti nasıl yok olur? Devletin bütün aygıtları altı yıldır bu soruya neden cevap veremez?
Ve son iddialarla birlikte yeni bir soru daha eklendi: Kamu gücünü elinde bulunduranlar, haklarındaki iddialar söz konusu olduğunda o gücü şeffaflık için mi, sessizlik için mi kullanıyor?
Bu soruların cevabı, yalnızca Gülistan’ın ailesini değil, tüm toplumu ilgilendiriyor. Çünkü adalet bir kişi için işlemediğinde, kimse için işlemiyor demektir.
Gülistan’ın adı bugün bir addan fazlası. Bir yüzleşme çağrısı.
Aygül’ün inadını gördükten sonra o çağrıya kulak tıkamak, hepimizin boynunun borcunu büyütür.
(FT/Mİ)







