Senarist ve Yazar Zehra Çelenk’in yeni romanı “Gece Unutkandır”, okurla buluştu. Kitap, okuru bir cinayete değil cinayeti mümkün kılan ilişkiler ağına da götürüyor.
Çelenk’in yazılarında ve önceki kitabında da izini sürdüğümüz travma, hafıza ve ilişkisellik meseleleri, bu kez güçlü bir romanın imkânlarıyla genişliyor. Kadın karakterleri merkeze alan, bakışın kendisini sorgulayan ve suçun yapısal boyutunu açığa çıkaran roman; parçalı kurgusu, atmosferi, temposu ve diliyle dikkat çekiyor.
Çelenk, “Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır” diyor ve soruyor: “Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir.”
Çelenk’le son kitabı üzerine konuştuk.
Gece Unutkandır fikri ilk nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi yazmaya sizi iten temel duygu neydi?
Bu romanın çıkış noktası tek bir olay ya da an değil. Uzun süredir hem kurmacayla hem de suçun gerçekliğiyle iç içe düşünüyordum. Polisiye benim için bir türden çok bir imkân; gerçeğe yaklaşmanın, ilişkileri ve yapıları görünür kılmanın bir yolu.
Özellikle kadınlık ve erkeklik meseleleri, suçun toplumsal boyutu ve giderek artan şiddet meselesi zihnimde zaten vardı. Bunları daha özel, daha özgün bir kurgu içinde bir araya getirmek istedim. Gece Unutkandır biraz bu birikimin, biraz da uzun süreli bir iç gözlemim, mesele etmenin kurgusal sonucu.
“Suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum”
Roman bir cinayetin izini sürerken aynı zamanda onu mümkün kılan ilişkiler ağını da açığa çıkarıyor. Sizin için suç bireysel bir eylem mi, yoksa toplumsal bir yapı mı?
Suçu yalnızca bireysel bir eylem olarak düşünmek bana hep eksik geliyor. Elbette bir fail var, bir karar anı var. Ama o kararın mümkün olduğu zemin de var ve çok önemli.
Bu romanı yazarken asıl ilgilendiğim şey buydu: Bir suç nasıl mümkün hale gelir? Hangi ilişkiler, hangi suskunluklar, hangi küçük ihlaller, görmezden gelme ve örtbas etmeler bir araya gelir de o son noktayı doğurur?
Ben suçu daha çok bir süreç olarak görüyorum. Erkek şiddeti dediğimiz şey yalnızca fiziksel olanla sınırlı değil. Değersizleştirmekle, görmezden gelmekle, sıradanlaştırmakla başlıyor. Hatta tam da bu yüzden mümkün ve yaygın hale geliyor.
Bugün toplumda kadından çocuğa uzanan şiddetin bu döngü içinde ilerlediğini görüyoruz. Bu anlamda suç hem bireysel hem de derin biçimde yapısal.
“En çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler”
Serin karakteri üzerinden genç kadınların kırılganlığına ve görünmezliğine dair nasıl bir hat kurmak istediniz?
Serin’i yalnızca bir “kurban” olarak kurmak istemedim. Onun varlığı, yokluğu kadar önemli.
Kadınların yaşlarından görünümlerine mümkün her düzeyde etiketlendirilip kategorilendirilmeye çalışıldığı, hem çok görünür hem de aslında kolayca silinebilir olduğu bir düzlemde yaşıyoruz. Bir yandan sürekli göz önünde, bir yandan hikâyeleri çok hızlı kapanabiliyor. Bir arzu ve tahakküm rejiminin içinden kuruluyor kadına dair yaygın bakış.
Çocuklukla kadınlık arasındaki Serin bu gerilimin tam içinde duruyor. Hikâyesi, sadece ona ne olduğuyla değil, etrafındaki herkesin ona nasıl baktığıyla da ilgili.
Bu bakışın kendisi ve yayılımı da aslında mesele. Bir de bu bakışın nasıl kurulduğu meselesi var. Eril bakış yalnızca erkeklerin kadınlara nasıl baktığını belirlemiyor; kadınların kendilerine ve birbirlerine nasıl baktığını da biçimlendiriyor. Kadınlar arası kışkırtılan rekabetten, kuşak ve ebeveyn çocuk ilişkilerine, kendini sürekli ölçme ve yetersiz hissetme hâline kadar uzanan bir alan bu. Serin’in etrafındaki dünya biraz da bu bakışın içinden kuruluyor.
“Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı?”

Komiser Vedat ve Hale karakterleri, yasla farklı biçimlerde baş ediyor. Bu iki karakteri kurarken nasıl bir psikolojik zemin düşündünüz?
Vedat ve Hale aynı zamanda iki farklı yas biçimini temsil ediyor, evet.
Vedat daha sezgisel, daha içgüdüsel ilerleyen bir karakter. Kokuyla hatırlaması da biraz bununla ilgili. Doğrudan, dolaysız bir temas kuruyor olanlarla.
Hale ise daha kontrollü, daha mesafeli. Yasını da o mesafe üzerinden taşımaya çalışıyor. Aynı zamanda kendisiyle yüzleşiyor, anneliğini sorguluyor, kaybın şokunu ve acısını yaşıyor. Çok zorlu bir süreçten geçiyor.
Bu iki karakteri kurarken şunu düşündüm: Yas herkeste aynı şekilde çalışmaz. Ama her durumda bir şeyi açığa çıkarır. Vedat da Hale de kendi yöntemleriyle o açığa çıkma halini taşıyor.
Romanda açıkça hissedilen bir düşünce var: bazı ölümler istatistiklere sığmaz. Sizce hangi ölümler unutulmuyor—ya da unutturulamıyor?
Aslında en çok unutulanlar, istatistiğe dönüşenler. Bir sayı haline geldiğinde, ölümle kurduğumuz ilişki değişiyor. Mesafe koyuyoruz. Ama bazı ölümler var ki o mesafeyi reddediyor. Bir şekilde geri dönüyor, bir yerde takılı kalıyor, kapanmıyor.
Bu roman biraz da o kapanmayan yerlerle ilgili.
Eserde arzu, iktidar ve suskunluk iç içe geçiyor. Bu üç kavramın birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz?
Arzu, iktidarla çok kolay temas eden bir şey. Ve çoğu zaman o temas, eşitsiz bir zeminde gerçekleşiyor. Bu eşitsizlik de beraberinde çoğunlukla hem şiddeti hem de suskunluğu getiriyor.
Arzu yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda bir güç ilişkisi. O güç ilişkisi çoğu zaman konuşulamayan, bastırılan, ertelenen şeylerle birlikte var oluyor.
Burada özellikle ilgilendiğim şey, bu ilişkilerin nasıl normalleştiği. Ne zaman sorgulanmaz hale geldiği ve hangi noktada şiddetin bir parçasına dönüştüğü.
“Gece unutur ama insan unutmaz” fikri romanın omurgasını oluşturuyor. Sizin için hafıza bir yük mü, yoksa bir direnme biçimi mi?
İkisi de… Hafıza bazen ağırdır, taşınması zordur; insanı geriye çeker, tekrar tekrar aynı yere götürür. Ama tam da bu nedenle bir direnme biçimidir. Çünkü unutmak çoğu zaman yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil, aynı zamanda toplumsal olarak da teşvik edilen bir şey.
Çok büyük acıların üst üste yaşandığı ve bunlarla hem gerçek hem de kurmaca düzeyinde çok az yüzleşebilen bir toplumuz.
Bizden beklenen çoğu zaman şudur: devam etmek, kapatmak, normalleşmek. Oysa bazı şeyler kapanmaz. Kapanmaması gerekir. Hafıza bu anlamda sadece geçmişe ait değildir; bugünü ve geleceği de biçimlendirir. Neyi hatırladığımız kadar, neyi unuttuğumuz ya da neyin bize unutturulduğu da belirleyicidir.
Bu romanda hafıza biraz da bir yüzleşme alanı. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir yüzleşme. Bir şeyi gerçekten hatırlamak, onunla temas etmek demektir. Ve o temas çoğu zaman rahatsız edicidir. Ama belki de tek imkân budur.
Unutmamak bazen, sadece bir yük değil, aynı zamanda bir itirazdır.

Köşe yazılarınızda ele aldığınız toplumsal meseleleri bu romanda kurguya taşımak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Köşe yazısında daha doğrudan, daha açık konuşuyorsunuz. Kurgu ise dolaylı bir alan açıyor. Daha katmanlı, daha belirsiz, bazen de daha sert.
Polisiye türü de bu açıdan benim için önemli. Çünkü suçun izini sürerken, aslında bakışın kendisini de görünür kılıyor.
Kadınların bu türde güçlü bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Belki de detaylara, ilişkilere, eşitsizliklere ve o görünmeyen bağlara daha fazla dikkat kesildiğimiz için. Bu roman biraz da o bakışın içinden kuruldu.
Ben aynı zamanda daima hibrit türlere, yapılara ilgi duyan biriyim. O nedenle polisiye ve gerilim öğelerini güçlü biçimde kullanan ama türle sınırlı kalmayan, başka katmanlar açan bir yapı da kurmak istedim. Romanı kurarken hem mesele hem de biçim üzerine çok düşünmemi gerektirdi bu ve bundan da memnunum.
Okurun romanı bitirdiğinde zihninde hangi soruların kalmasını istersiniz?

“Ne oldu?”dan çok “nasıl oldu?” sorusu.
Ama belki daha önemlisi şu:
Bu hikâye bizim gerçekliğimizin neresinde duruyor?
Gündelik hayatla, zihnimizle, birbirimizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl biçimlendiriyor?
Çünkü bu tür hikâyeler çoğu zaman bizden uzakmış gibi anlatılır. Oysa tam tersine, çok yakındırlar. Bakışlarımızda, suskunluklarımızda, küçük ihlallerde, görmezden gelişlerde…
Ben okurun romanı bitirdiğinde yalnızca hikâyeyi değil, o hikâyeyi mümkün kılan zemini de düşünmesini isterim. Kendi hafızasını, kendi unutma biçimlerini, kendi temas ve kaçınma alanlarını…
Bir anlamda şu soruyla baş başa kalmasını: Biz neyi hatırlamayı seçiyoruz, neyi unutmayı? Neyi görüp neyi görmezden gelmeyi seçiyoruz? Ve o seçimler, bizi nasıl bir yere götürüyor?
(EMK)
*Gece Unutkandır, Zehra Çelenk, Everest Yayınları, Nisan 2026







