Ercüment Akdeniz: Kardeşim Boro biraz da yeniden kardeşlik ihtimali
Uzun yıllardır göç, mültecilik, emek ve sınıf çalışmaları üzerine yazan gazeteci-yazar Ercüment Akdeniz, yeni kitabı "Kardeşim Boro" ile bu kez Türkiye’nin iç göç hafızasına odaklanıyor.
Varto’dan İskenderun’a, oradan İstanbul’a uzanan hikâye bir yanı ile kardeşlik anlatısı diğer yanı ile de Türkiye’nin son 60 yılına yayılan yoksulluk, yerinden edilme, emek sömürüsü ve aidiyet arayışının da panoraması.
Akdeniz’le “Kardeşim Boro”yu, göçün toplumsal hafızadaki yerini, mültecilik deneyimlerini ve bugün büyüyen göçmen düşmanlığını konuştuk.
“Bu kitap 29 yıllık bir serüven”
“Kardeşim Boro”nun kişisel bir hikâyeden toplumsal bir hafızaya dönüşmesini anlatan Akdeniz, kitabın aslında çok uzun yılların birikimi olduğunu söylüyor:
“Bu kitap son kâğıda dökülmeden önce 29 yıllık bir serüvene sahip. Kafamda yazdığım; usumda sürekli yazıp yırttığım, yeniden tasarladığım bir kitap oldu. Diğer yandan son 14 yıldır zaten göç haberleri ve göç kitapları yazıyordum. Kişi ve toplum hafızası üzerinden farklı mecralarda akan çalışmalarım bu kitapta buluştu ve ‘Kardeşim Boro’ olarak yayınlanmış oldu.”
Kitabı yazarken yalnızca bir bireyin hikâyesini değil, göçün evrensel gerçekliğini anlatmaya çalıştığını vurgulayan Akdeniz, şöyle diyor:
“Kitabın kahramanını evrensel göç gerçekliği ile birlikte anlatmak istedim. Böylece Kardeşim Boro, ‘kanatlarını göçte bırakanlar’ hikâyesi haline geldi.”
“Hangimizin tarihinde bir göç hikâyesi yok ki?”
Yıllardır Türkiye’ye gelen göçmenler ve mülteciler üzerine çalışan Akdeniz, bu kez Anadolu’dan büyük kentlere yönelen iç göçü merkeze alıyor. Ona göre iç göç ile bugünkü mültecilik deneyimleri arasında güçlü benzerlikler bulunuyor:
“Sınır aşan göçlerin elbette kendine özgü yanları var. Fakat yerinden edilme hikâyelerinde iç ve dış göçler birçok bakımdan ortak özellikler taşıyor.”
Akdeniz, kitabın temel meselelerinden birinin Türkiye toplumunun kendi göç geçmişiyle yüzleşmesi olduğunu belirtiyor:
“Bu kitapta vermek istediğim mesaj şuydu: Hangimizin tarihinde bir göç hikâyesi yok ki? Kürtlerin, Alevilerin, Çerkeslerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Avşar Türklerinin, Romanların ve en genel anlamda yoksulların göçü her birimizin tarih anlatısında saklı değil mi?”
Bu yüzleşmenin aynı zamanda bugünün mültecilerine bakışı değiştirebileceğini ifade eden Akdeniz şöyle devam ediyor:
“Kardeşim Boro, her bir okuru kendi göç tarihiyle yüzleşmeye doğru yolculuğa davet ediyor. Bu yolculuk aynı zamanda Türkiye’ye ülke dışından gelen mültecileri daha iyi anlamak, onlarla empati kurmak bakımından da yararlı olsa gerek.”
“Varto 60 yıl sonra yeniden göçe zorlanıyor”
Kitap boyunca hissedilen en güçlü duygulardan biri “yerinden edilme.” Akdeniz’e göre Türkiye’de göçü tek bir nedenle açıklamak mümkün değil:
“Varto özelinde depremler göçün ana nedenlerinden biri oldu. Şimdi de Varto’ya Amerikan şirketi tarafından JES projesi dayatılıyor. Yani insanlar 60 yıl sonra bir daha göçe zorlanıyor.”
Yoksulluktan siyasi baskılara kadar çok sayıda etkenin iç göçü büyüttüğünü vurgulayan Akdeniz, şunları söylüyor:
“Elbette yoksulluk, tarım politikaları, darbeler, siyasi baskılar, çatışmalı süreçler de iç göçü büyüttü. Çok katmanlı sorunların sebep olduğu çok kollu göç rotaları oluştu. Varto, İskenderun, İstanbul rotası da bunlardan biriydi.”
Cezaevinde yazılan bir hafıza kitabı
Akdeniz, kitabın önemli bir bölümünü Silivri Cezaevi’nde kalırken yazdı. Cezaevi koşullarının anlatının tonunu doğrudan etkilediğini anlatıyor:
“Silivri’deyken kitabın taslaklarını kâğıda dökmeye başladım. Harita metot defterlerine tükenmez kalemle çalıştım.”
O süreçte İlke TV için “Silivri’nin Kuşları” başlıklı bir yazı dizisi de kaleme aldığını belirten Akdeniz, kitabın kurgusunun zamanla cezaevindeki hayatla iç içe geçtiğini söylüyor:
“Kitabı akış halinde yazmaya başladığımda Silivri’nin kuşları ve mahpuslarıyla Boro’nun zamanına yolculuk kurguda iç içe geçti. Zaman ve mekân geçişleri duygu yoğunluğunu ve estetiği güçlendirdi, disipline etti.”
Akdeniz, aynı dönemde gazeteci Furkan Karabay’ın da cezaevinde kitap yazdığını hatırlatarak şu ifadeleri kullanıyor:
“Silivri’de aynı dönemde Furkan Karabay da ‘Bizim Burada Ne İşimiz Var’ kitabını yazdı. Böylece biri adliler diğer siyasiler koğuşunda yazılmış iki kardeş kitap yayınlanmış oldu.”
“Göçmen emeği patronları zengin ediyor”
“Kardeşim Boro” yalnızca göçü değil, emeğin görünmeyen yüzünü de anlatıyor. Demir-çelik işçilerinden konfeksiyon atölyelerine uzanan hikâyelerde sınıfsal eşitsizlikler dikkat çekiyor.
Bugünün Türkiye’sinde göçmen emeği ile yoksul yerli emek arasındaki ilişkiyi değerlendiren Akdeniz, mülteci emeğinin sermaye tarafından nasıl kullanıldığını şu sözlerle anlatıyor:
“Mülteci işçiler ucuz ve güvencesiz iş gücü olarak patronları zengin ediyor. Bu yedek iş gücü aynı zamanda yerli işçileri baskılamak, onlarla rekabeti kışkırtmak için kullanılıyor.”
Ancak bu rekabetin yeni olmadığını, geçmişte iç göçle kentlere gelen yoksulların da benzer süreçlerden geçtiğini belirtiyor:
“Kardeşim Boro’da görüleceği gibi; iç göç yoksullarının büyük kentlerde proleterleşmesi benzer bir rekabeti kentli/yerli göç toplumu arasında da gündeme getiriyor.”
Akdeniz’e göre çözüm, işçi sınıfının ortak hak mücadelesinde birleşmesinden geçiyor:
“Bu nedenle işçi sınıfının yerli/göçmen ayrımını bir tarafa bırakarak hak mücadelesinde birleşmesi gerekiyor.”
“Mülteciler ya acımanın ya nefretin öznesi oluyor”
Çocuk işçiliği, kent gettoları ve güvencesiz çalışma koşullarının bugün hem Türkiyeli yoksulların hem de mültecilerin ortak gerçeği haline geldiğini söyleyen Akdeniz, toplumun bu görünmeyen emeği ancak büyük facialar yaşandığında fark ettiğini belirtiyor.
Medyanın yaklaşımına dair de eleştiriler yönelten Akdeniz, şunları söylüyor:
“Göçmenleri/mültecileri özne değil nesne olarak gören, alt kültür olarak kalıplandıran reflekslerden vazgeçilmeli. Aksi takdirde mülteciler ya ‘acımanın’ ya da ‘nefretin’ öznesi haline gelebiliyor.”
Hakikatin ancak emeğin ortak sömürüsünü görünür kılarak anlaşılabileceğini ifade eden Akdeniz, gazetecilere de önemli görevler düştüğünü belirtiyor:
“Emeğin, emekçinin görünen ve görünmeyen sömürüsü birlikte ele alınırsa hakikat daha net ortaya çıkar. Burada elbette biz gazetecilere çok iş düşüyor.”
Göç haberciliğinin daha yaygın hale gelmesi gerektiğini söyleyen Akdeniz, özellikle genç gazetecilerin teşvik edilmesi gerektiğini vurguluyor:
“Göç haberlerinde ve göç haberciliğinde daha çok meslektaşa ihtiyaç var. Bu konuda uzmanlaşmak isteyen genç meslektaşları teşvik etmek gerek.”
Ancak ona göre göç haberciliği yalnızca belirli bir uzmanlık alanı olarak görülmemeli:
“Her meslektaş, ‘Bu ay ya da bu yıl kaç göç haberi yaptım, kaç kez yazılarımda bu soruna eğildim’ diye sorabilse katkımız çok daha büyük olabilir.”
“Kaybolan kuşaklar hem dayanışmayı hem kırılmayı miras aldı”
Akdeniz’e göre göç eden ailelerin çocukları yalnızca yoksulluğu değil, parçalanmış aidiyetleri de miras aldı:
“Aslında hepsini. Kökten kopma, çözülme, aidiyet arayışı ve bir çıkış yolu bulmak; bunları da ekleyebilirim.”
“Göç artık geçici bir kriz değil”
Kitapta sürgünlük ve siyasi mültecilik deneyimleri de önemli bir yer tutuyor. Dünyadaki göç hareketlerine bakıldığında artık yeni bir döneme girildiğini söyleyen Akdeniz, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Küresel bir çatışma doğru giderken belki de bugüne kadar var olan göçlerin çok daha büyükleriyle karşılaşacağız.”
Göçün önümüzdeki yıllarda daha da merkezi bir mesele olacağını ifade eden Akdeniz, şöyle devam ediyor:
“Dolayısıyla göç konusu yüzyılın gerisinde kalan, önemi azalan bir konu değil. Tersine önemi daha da artan bir konu olacak. Otoriterleşme ve savaş ihtimali politik göçleri de beraberinde getiriyor.”
“Göçmen düşmanlığı işçi sınıfını zehirliyor”
Akdeniz’i en çok endişelendiren başlıklardan biri ise yükselen göçmen karşıtlığı ve ırkçılık. Dünyada aşırı sağın büyüdüğüne dikkat çeken Akdeniz, Türkiye’nin de bundan bağımsız olmadığını söylüyor:
“Aşırı sağın besin kaynağı göçmen düşmanlığı ve ırkçılık. Aşırı sağ ve yeni nesil ırkçılık ABD, Avrupa, Hindistan ve Latin ülkelerinde büyüyen bir tehlike. Bu politik rüzgârın Türkiye’yi etkilememesi mümkün değil.”
Bazı siyasi akımların göçmen düşmanlığını bilinçli biçimde körüklediğini belirten Akdeniz, bunun hem mültecilere hem de emek mücadelesine zarar verdiğini ifade ediyor:
“Bazı siyasi parti ve akımlar şovenizmi göçmen düşmanlığı üzerinden bilinçli bir politika olarak köpürtüyor. Göçmen düşmanlığı hem işçi sınıfını zehirliyor hem de linç kültürü olarak mültecileri eziyor.”
“En çok yeniden kardeşlik ihtimali”
Akdeniz, “Kardeşim Boro”yu bitiren bir okurun hangi duyguyla kitaptan ayrılmasını istediği sorusuna ise şu yanıtı veriyor:
“Galiba en çok; yeniden kardeşlik ihtimali.”
Söyleşinin sonunda ise tüm okurlara şu sözlerle sesleniyor:
“Röportaj için çok teşekkür ederim. Bütün kitapseverlere ve bianet okurlarına sevgi ve selamlarımı iletiyorum.”
Kitap künyesi
Kitap Adı: Kanatlarını Göçte Bırakanlar: Kardeşim Boro
Yazar: Ercüment Akdeniz
Yayınevi: Tekin Yayınevi
Sayfa Sayısı: 208
Tür: Tanıklık / Anlatı
Satış Noktaları: yaykoop.com, dijital satış platformları ve kitabevleri
(EMK)
Anneliğin "kutsanması" bekar anneleri nasıl etkiliyor?
Türkiye’de annelik baskısı: Anne olmayan kadın “eksik” mi?
KISIR GÜNÜNDEN VİCDAN MAHKEMESİNE
"Ev Yapımı Eylem": Cumartesi Anneleri’ne karşı kaldırımdan bakmak
Mabel Matiz hakkında beraat kararı verildi
ERKEK ŞİDDETİ ÇETELESİ NİSAN 2026
Erkekler Nisan'da 28 kadını öldürdü