TARLABAŞI SOKAKLARI’NDAN İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ’NE
Ali Öz: Fotoğrafın değil, insanın peşinden koştum
Nasıl ki haberciliğin bir yanı görünmeyenleri görünür kılmaksa, fotoğrafçının işi de saklı kalanı, gündeme gelmeyeni görünür hale getirmek. Kimi zaman Diyarbakır’da Newroz’un kalabalığında, kimi zaman İstanbul’un Tarlabaşı sokaklarında…
Belgesel fotoğraf sanatçısı Ali Öz, 45 yılı aşkın meslek hayatı boyunca Türkiye’nin toplumsal hafızasına tanıklık etti. Savaşlardan grevlere, sokak hareketlerinden yoksulluk hikâyelerine, zorunlu göçlerden kayıp yakınlarının mücadelesine kadar pek çok tarihsel ana objektifiyle eşlik etti.
Öz’ün yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı sokaklarında yaşayarak hazırladığı “Tarlabaşı – Kayıp Şehir” kitabı, ilk baskısının kısa sürede tükenmesinin ardından yenilenmiş baskısıyla yeniden okurla buluştu.
Dünyanın saygın arşivlerinden İskenderiye Kütüphanesi’nin koleksiyonuna giren kitap, kentsel dönüşümle değişen bir semtin ve orada yaşayan insanların hikâyesini belgeleyen önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.
Yaklaşık 50 bin kare fotoğrafla bir dönemin sosyal tarihini kayıt altına alan Ali Öz, fotoğraf anlayışını, Tarlabaşı’nın dönüşümünü ve yeni projelerini bianet’e anlattı.
“Tarlabaşı – Kayıp Şehir” nasıl ortaya çıktı?
İlk kitabı yaklaşık 10 yıl önce çıkardık. Bin adetlik değil, 2 bin adetlik baskı yaptık ve çok kısa sürede tükendi. Fotoğraf tarihinde en hızlı tükenen kitaplardan biri oldu diyebilirim. Hatta yayınevine gidip depoda kalan, eskiyen kitapları bile kendi paramla satın aldım. Çünkü elimde kalsın, saklayayım istedim. Yıllarca insanlar “Kitap ne zaman yeniden basılacak?” diye sordu ama bunun mümkün olacağını bilmiyordum.
Sonra çok önemli bir şey oldu; İskenderiye Kütüphanesi kitabı almak istedi. Yayınevinde kitap kalmamıştı, bana ulaştılar. O dönem kitabın fiyatı 40 liraydı. Söylemeye çekindim ama söyledim. Onlar da “Olmayan kitaba bu fiyat mı söylenir?” diyerek şaşırdılar ve kendi değer biçtikleri bir ücretle kitabı aldılar. Buradaki önemli nokta şu: Bu kitap dünyanın önemli kütüphanelerinden birinin koleksiyonuna girdi ama Türkiye’de birçok kütüphanede yok. Bu da aslında Türkiye’nin kültürel hafızaya yaklaşımıyla ilgili bir mesele.
“Tarlabaşı benim için sadece bir mahalle değildi”

Tarlabaşı ile yolunuz nasıl kesişti?
Mesleğe başladığım yıllarda İstanbul’da ev bulamadığım için Tarlabaşı’nda ev tuttum. 1983-1985 arasında yaklaşık altı ay orada yaşadım. Oranın kendine özgü bir havası vardı; fotoğraf için çok güçlü bir yerdi. Daha sonra gazetecilik, üniversite hayatı, yoğun haber temposu derken uzaklaştım ama hep yolum oraya düştü.
Tarlabaşı Bulvarı’nın yıkımı sırasında yine oradaydım. Bir insan evini yaktırmamak için üzerine benzin dökmüştü. Yanına giden tek gazeteci bendim, onu ikna ettim. Sonrasında kendisine başka bir yerde ev verildi. O dönem Tarlabaşı kendi kaderine terk edildi. Oysa çok özel bir mimari dokusu vardı. Şair Sennur Sezer’in deyimiyle “Venedik’in susuz haliydi.” Çok değerli bir yerdi.
Bu kitap sadece fotoğraflardan oluşan bir albüm değil. Bu kitap; kaybolmuş bir mahallenin, orada yaşamış insanların, umutlarının ve acılarının tanıklığı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Tarlabaşı’nda dolaştım. Sabahın ilk ışığından gecenin en karanlık saatlerine kadar oradaydım.
Düğünlere de tanıklık ettim, cenazelere de. Çocukların oyunlarını da gördüm, yıkılan evlerin sessizliğini de. Yaklaşık 50 bin kare fotoğraf çektim. Amacım tarihe küçük bir not düşmekti. Çünkü biliyordum; bir gün bu sokakların büyük bölümü olmayacaktı.
“Fotoğrafın gerçek değeri hafızayı korumasıdır”

Fotoğrafın sizin için anlamını tek bir cümleyle anlatabilir misiniz?
Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, ben insanın peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde sevinç de vardır, acı da, adaletsizlik de, umut da… 45 yıl boyunca objektifimi hep insana çevirdim. Fotoğraf benim için estetikten önce vicdandı; haberden önce tanıklıktı.
Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük mutluluğum, çektiğim fotoğrafların bir dönemin hafızasına dönüşmüş olması. Çünkü fotoğrafın gerçek değeri, insanlara ve zamana tanıklık edebilmesidir.
2010’da başlayan kentsel dönüşüm sürecini nasıl gördünüz?
Ben ona soylulaştırma değil, “soysuzlaştırma” diyorum. Çünkü oradaki insanları yerlerinden ederek, evlerini düşük bedellerle alarak başlayan bir süreçti. İnsanlar bir gecede yok olmaya başladı; Arnavutköy’e, Hacıahmet’e gittiler. Oysa Tarlabaşı çok kozmopolit bir mahalleydi. Romanlar, Kürtler, Rumların mirası, sonrasında Suriyeliler… Çok farklı gruplar bir arada yaşıyordu.
Yoksul insanlar orada kendi hayatlarını kuruyordu. Pilav yapıyorlardı, midye satıyorlardı, mısır satıyorlardı. Özellikle kadınlar çok ağır koşullarda çalışıyordu. Rutubetli evlerde günlerce midye hazırlayan kadınlar vardı. Ben bütün bunları belgelemem gerektiğini düşündüm.
Tarlabaşı’nda fotoğraf çekmeye başladığınızda nasıl bir amaçla yola çıktınız?
Belgelemek istedim. Ama sadece fotoğraf çekmek değildi mesele; bu insanların sesini duyurmak istedim. Çünkü fotoğraf sadece görüntü değildir, arkasında bir hayat vardır. Bir insanın hikâyesi vardır. Ben oradaki insanların yaşadıklarını görünür kılmak istedim.
Ben zaten uzun yıllardır düzenli bir gazetede çalışmayan bir gazeteciyim. Sosyal medyayı kullanarak bu hikâyeleri anlatmaya çalıştım.
Neden gazetecilik kurumlarının dışında kalmayı tercih ettiniz?
Aslında tercih değil, biraz da koşulların sonucu. İş yoktu. Bir de ben hep aykırı bir adam oldum. Çalıştığım dönemlerde de kimse bana sansür uygulayamadı. Beni habere göndermedikleri zaman kendim giderdim.
Zonguldak’ta grizu faciası olduğunda haber müdürümü aradım, “Gitmek istiyorum” dedim. “Gitme, ekip gitti” dedi. Ama Türkiye’nin gündemi buydu. Ben gazeteye uğramadan, para almadan Zonguldak’a gittim. Günlerce orada çalıştım. Gazetecilik benim için masa başında beklemek değildi, hayatın olduğu yere gitmekti.
Gazetecilik anlayışınız hep böyle miydi?
Evet, mesleğe başladığım ilk yıllardan beri böyleydi. Nokta Dergisi’nde çalışırken Kırkpınar’a gitmek istedim. “Gerek yok” dediler. Ben de hafta sonu kendi imkânlarımla gittim, fotoğrafları getirdim ve o çalışma ödül aldı. Çünkü bazen gazetecinin görevi kendisine söyleneni yapmak değil, yapılması gerekeni görmektir.
Sonra Güneş Gazetesi, Milliyet, Aktüel, Cumhuriyet, Tempo, NTV gibi birçok yerde çalıştım. Ama hiçbir zaman sadece verilen görevi yapan biri olmadım.
Cumartesi Anneleri fotoğrafları da bu anlayışın bir parçası mıydı?
Kesinlikle. Tempo’da çalıştığım dönemde Cumartesi Anneleri’ni çekiyordum. Bazen istemiyorlardı, ben yine gidiyordum. Sonra fotoğrafların gücü nedeniyle yayımlamak zorunda kalıyorlardı. Bir gün yazı işleri müdürü “Bu kadınları basmayacağım” dedi ama o hafta iki tam sayfa yayımlandı. Çünkü fotoğrafın gücü burada ortaya çıkıyor.
Bir tarafta iktidara yakın annelerin görüntüleri, diğer tarafta Cumartesi Anneleri… İki fotoğraf yan yana geldiğinde aslında bir dönemin gerçeği ortaya çıkıyordu. Fotoğraf bazen bir cümleden daha güçlüdür.
“45 yıldır Türkiye’nin politik belgeselini çekiyorum”
Meslek hayatınız boyunca savaşlar, toplumsal olaylar, grevler, direnişler çektiniz. geriye dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şöyle düşünmek lazım: Dünyada belki çok az örneği vardır. 45 yıl boyunca bu ülkenin politik belgeselini çeken bir insanım. Gezi’de vardım, TEKEL işçilerinin direnişinde vardım, 1 Mayıs’larda, grevlerde, sokaklarda vardım.
2003’te işsiz olduğum dönemde Irak Savaşı sırasında canlı kalkanlarla birlikte bölgeye gittim. 1 Mart tezkeresi döneminde insanların ellerindeki dövizlerde benim fotoğraflarım vardı. Bergamalı köylülerin yürüyüşlerinde, insan hakları mücadelelerinde, toplumsal olaylarda fotoğraflarım kullanıldı. Ben aslında bir dönemin hafızasını kaydetmeye çalıştım.
Bu kadar uzun süre boyunca sizi ayakta tutan neydi?
İnsan. Ben hiçbir zaman fotoğrafın peşinden koşmadım, insanların peşinden koştum. Çünkü insanın olduğu yerde hayat var, sevinç var, acı var, adaletsizlik var, umut var. Benim için fotoğraf estetikten önce vicdandır. Haber olmadan önce tanıklıktır.
“Fotoğraf benim için kendimi ifade etme biçimiydi”

Fotoğrafla ilişkinizi nasıl tarif edersiniz?
Fotoğraf benim için yaşamak demek. Ben çok konuşkan bir insan değildim, kendimi anlatmakta zorlanırdım. Annem bile “Oğlum biraz konuşsan” derdi. Fotoğraf benim can simidim oldu. Kendimi en iyi ifade edebildiğim alan fotoğraf oldu.
Ankara Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksekokulu’nda öğrenciyken başladım. İlk fotoğraf sergimi de o dönemde açtım. Sonrasında sosyal-politik hayatla tanıştım. Sendikalar, köy örgütlenmeleri, toplumsal mücadeleler… Bunlar benim bakışımı değiştirdi. Fotoğraf benim için yalansız, dolansız bir anlatım diliydi.
“Bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar”
Yapay zekânın fotoğraf alanındaki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Büyük bir endişe duyuyorum. Çünkü fotoğrafın temel gücü gerçeğe dayanmasıdır. Ama bugün fotoğrafa yalan söyletiyorlar. Bir insanın fotoğrafı alınabilir, hiç yaşanmamış bir görüntünün içine yerleştirilebilir ve o kişi kendisini aklamakta zorlanabilir. Bu çok tehlikeli bir durum.
İnsanlar yapay zekâyla roman yazıyor, şiir yazıyor. Ama sanal dünya ile gerçek hayat arasında büyük fark var. Sokaktaki insanın sıcaklığı, yüzündeki ifade, yaşadığı an başka hiçbir şeyle aynı değil.
“Hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım”
Fotoğraf çekerken kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Ben hiçbir zaman sınıfıma yabancılaşmadım. Fotoğrafını çektiğim insanlara yukarıdan bakmadım. Tarlabaşı’nda onları hissederek yaşadım. Acılarına, sevinçlerine ortak oldum. Bazen eve gidip başımı yastığa koyduğumda ağladığım zamanlar oldu.
Cumartesi Anneleri’nde de aynı şey geçerliydi. Ben oradaki insanların yanında oldum. Emine Ocak’ın, Berfo Ana’nın hikayelerinde benim fotoğraflarımın yer alması benim için çok büyük bir anlam taşıyor. Çünkü ben insanları görüntülemek istemedim; onların tanıklığını yapmak istedim.
“Yeni hayalim Türkiye politik belgeseli kitabını yapmak”
Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?
Öncelikle 1980’ler Türkiye’sinin siyah-beyaz fotoğraflarından oluşan yeni bir kitap yapmak istiyorum. SALT Araştırma’nın koleksiyonuna aldığı çok önemli bir arşiv var. O dönemin Türkiye’sini anlatan bir çalışma olacak.
Ama asıl büyük hayalim “Türkiye Politik Belgeseli” kitabını hazırlamak. 45 yıllık bir arşivden söz ediyoruz. Demokrasi, insan hakları, işçi hareketleri, toplumsal mücadeleler… Hepsi var. Ben bu arşivin bir yere ulaşmasını istiyorum. Çünkü artık bu yükü tek başıma taşımak istemiyorum. Bir kurumun, bir belediyenin, bir arşivin bu hafızayı sahiplenmesini istiyorum.
(EMK/NÖ)
MAHPUS GRUP YORUM EMEKÇİSİ ANLATTI
8,5 metrekarede 22 saat: "Dar Hücre" uygulamasına karşı açlık grevi 90. gününde
Tutuklu öğrenci Busenur Öztürk: “Sesimi duyurun, duruşmama gelin”
Kadınlar mücadele ediyor, erkek şiddeti yargılanıyor
ERKEK ŞİDDETİ ÇETELESİ TEMMUZ 2026
Erkekler Temmuz’da 28 kadını öldürdü
Kadınlardan Cem Tekinoğlu'na tepki: “İddiaları araştırmak yerine gazeteciler hedef alınıyor”