Memlekette bazı gerçekler var ki, her ay yeniden sayıyoruz ne yazık ki. Erkek şiddeti mesela. Her ay kaç kadın öldürüldü diye bakıyoruz, isimlerini yazıyoruz, yarım kalan hayatlarını anlatıyoruz. Konuşuyoruz, tartışıyoruz, öfkeleniyoruz. Hep birlikte bir şekilde bu konuyu gündeme alıyoruz.
Memlekette en az erkek şiddeti kadar kendimize dert edeceğimiz bir gerçek daha var. Kadın yoksulluğu. Yoksulluk, bu ülkede kadınlar için öyle sayılarla, ekonomik durum tespitleri ile anlatılacak bir gerçek değik, başlı başına bir şiddet biçimi.
Ekmek ve Gül’ün 15 ilde, 2 bin 804 kadınla yüz yüze yaptığı “Türkiye’de Kadın Yoksulluğu Panoraması” çalışması tam da bunu anlatıyor. 1 Mayıs’a giderken kadınların hayatına yakından bakıyor. Ne azyık ki ortaya çıkan tablo hiç şaşırtıcı değil, fazlasıyla çarpıcı.
Ankete katılan kadınların %42,6’sı 35-50 yaş arasında. Yani tam da “çalışma çağında” dediğimiz kesim. Bir yandan da kadınların %32,6’sı 50 yaş ve üzeri. Bu iki veri birlikte şunu söylüyor: Kadınlar hayatın tam ortasında da, sonrasında da işgücü piyasasının dışında kalıyor.
Peki neden?
Çalışmayan kadınların %28,1’i tek bir şeyi söylüyor: “Çocuk, yaşlı bakımı ve ev işleri.”
Yani bildiğimiz, yıllardır konuştuğumuz ama hâlâ çözülmeyen mesele: bakım yükü.
Bir kadın şöyle anlatıyor:
“İşe başladığım gün kızımı memlekete göndermek zorunda kaldım. 3,5 yaşındaydı… Bir dönem mahallede bir bakkala bırakıp işe gidiyordum…”
Tabiki bu bir istisna değil bu kadınlara reva görülen sistemin ta kendisi. Kadın çalışmak istiyor ama çocuğunu bırakacak yer yok. Kreş yok, kamusal destek yok. O zaman ne oluyor? Ya işten vazgeçiyor ya da çocuğunu büyütme hakkını başkalarına devretmek zorunda kalıyor.
Anlayacağınız üzere mesele sadece çalışmayan kadınlar değil.
Bakım yükünü “istihdama engel” olarak gören kadınların %11’i zaten bir işte çalışıyor. Yani kadın çalışsa bile bu yük ortadan kalkmıyor. İşten çıkıyor, eve geliyor, ikinci mesai başlıyor. Üstelik görünmeyen, karşılığı ödenmeyen bir mesai.
Bir başka veri: Kadınların beşte biri, yani yaklaşık %20’si, istihdama katılmasının önündeki en büyük engellerden birinin “iş bulamamak” olduğunu söylüyor. Burada da tablo ikiye ayrılıyor.
Bir tarafta eğitimli genç kadınlar var. Okumuş, mezun olmuş, iş yok.
Diğer tarafta 50 yaş üstü kadınlar var. Onlar için de iş yok. Çünkü “yaşlı” bulunuyorlar.
Yani sistem kadınlara iki farklı yerden aynı şeyi söylüyor: “Sen burada fazlasın.” Bir de tüm bunların yanında iş bulanlar. Onlar için hayat daha mı kolay?
Onlar için de tablo parlak değil. Kadınların %21,4’ü ek iş yapıyor. Paketleme, temizlik, el işi…Yani bir iş yetmiyor. Maaş yetmiyor. Hayat zaten hiç yetmiyor.
Bu ne demek? Kadınlar daha fazla çalışıyor daha az kazanıyor. Daha fazla yoruluyor daha güvencesiz yaşıyor.
Bütün bu verileri yan yana koyduğumuzda karşımıza çıkan şey çok net:
Kadın yoksulluğu bireysel bir mesele değil. “Çalışsaydı”, “okusaydı”, “çabalasaydı” meselesi zaten değil.
Bu; bakım yükünün kadınlara yıkıldığı, iş bulmanın zorlaştığı, yaşın ve cinsiyetin ayrımcılık sebebi olduğu, çalışmanın bile yoksulluktan kurtulmaya yetmediği bir sistem meselesi.
Rapora yansıyan bir kadının anlatısı şöyle:
“Şu anda üniversiteyi bitirmiş oğlumla yaşıyoruz. Mühendis ama bulamadı. Üst düzeyde görüyorlar mühendisleri iş vermiyorlar. Emekliyim ve çalışıyorum. Benim maaşım dönüyor işte bu evde. Benim en büyük korkum ben çıkarsam nasıl geçineceğiz? Ben 20 bin lirayla nasıl geçineceğim?”
Bir başka kadın da şunu anlatıyor:
“Annem evin bir penceresinden dışarıyı izlerdi. Hayatı da tıpkı öyle izledi. Tek pencereden...Sağı solu, önü arkayı görmeden. Biz de bu alışkanlıkla büyüdük, tek bir pencereden baktık hep. Evlen-dim, çocuklarım oldu. Ardından boşanma zamanına gelince her şey değişti. Pencerem genişledi. Yoksullukla kavga ettikçe hayatta birçok şey öğrendim. İşte çalışmaya başladım, çocuklarıma bakabilmek için ayaklarım üstün- de durdum. Kadınların erkeğin eline bakmaması gerekiyor. Kadın-ar kendi ayaklarının üstünde durdukça daha da güçlü olur.”
Memleketin gerçeği bu cümlelerde saklı. Bir yanda “ben gidersem bu ev nasıl döner” korkusuyla yaşayanlar, diğer yanda hayata ancak yoksullukla kavga ederek tutunabilenler.
Ekmek ve Gül’ün hazırladığı raporun tamamını buradan, özetini şuradan okumak mümkün.
Özgür, eşit ve adaletli bir hafta olsun.
(EMK)







