AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in dün yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin kronikleşmiş meselelerine bakış açısındaki o tanıdık illüzyonu ifade etmesinden başka bir şey içermiyordu; ama süreç ekseninde iki bağlamın üzerinde duracağım. Gerçi Çelik’in sürece dair neredeyse tüm açıklamaları son derece negatif oldu. Sürekli buyuran, ödev veren, edilgen kılan bir dil kullandı. Dün de benzer bir tonda kalmaya devam etti. Bu açıklamasından bir cümleye özellikle eğilmek istiyorum. Ama öncesinden kısa bir ısınma bölümü…
Çelik diyor ki; “Türkiye, bölgedeki Kürtlerin refahını, onurunu her zaman önemsemiş ve onlara zor zamanlarında destek sunmuştur.” Tabii canım… Hem de ne destek!
Siyasette kelimeler gerçekleri örtmek için kullanılır ama bazı cümleler kendi ağırlığı altında ezilir. “Kürtlere zor zamanlarında destek olan devlet” fikri, kelimenin tam anlamıyla bir oksimorondur.
Çünkü o “zor zamanların” birincil müsebbibi, zaten devlet aklının pratikleridir. On yıllar boyunca asimilasyon politikalarıyla, kültür-dil yasaklarıyla ve inkarla sorunun kaynağı olan bir yapının, bugün o sorunun mağdurlarına hep destek olduğu ifadesi trajikomiktir. Yangını çıkaranın, elinde bir bardak suyla itfaiyeci madalyası beklemesi ne kadar inandırıcıysa, bu arkaik propaganda tezi de ancak o kadar inandırıcıdır.
Barışın ne olduğu meselesi
Esas meseleye gelelim.
Çünkü asıl yapısal sorun ve üzerinde durmak istediğim kısım, açıklamaların ikinci kısmında, yani çözümün sıralamasına dair ifadelerinde.
Çelik özetle, “Önce silahlar bırakılsın, sonra yasal adımlar atılır” dedi.
Bu her açıdan yanlış bir cümledir. Mantığı da zorlayan bir taleptir.
Felsefede bu mantık hatasına “Hysteron Proteron” deniyor; yani mantıksal ya da nedensel olarak arkadan gelmesi gerekenin başa konması. Çelik tam olarak buraya demir atıyor, hem de büyük bir inançla. Oysa dünyadaki çatışma-çözüm literatürüne baktığınızda durum genel olarak tersidir. “Siz önce silahı bırakın, biz sonra yasaya bakarız" gibi işlevsiz cümleler kurulmadı. Aksine, silahsızlanma adımları, yasal güvencelerin inşa edilmesiyle paralel ve eş zamanlı yürütüldü. Silah en sonda bırakıldı. Burada ise silah en başta bırakılmasına rağmen bu sözler söyleniyor.
Toplumlar durduk yere, yasal ve demokratik hakları güvence altındayken silaha sarılmazlar. Silah, yasal ve politik zeminin yokluğunun bir sonucudur. Çelik’in yaklaşımı ise nedensellik ilkesini yok sayıyor: Hastaya “Sen önce tamamen iyileş, bütün acılardan kurtul, ondan sonra sana ilacını yazacağız” demekten hiçbir farkı yoktur bunun.
Mesela bir inşaat işçisine “Önce 30. kata çıkıp çalışmaya başla, işi bitir, sonra sana güvenlik halatını vereceğiz” diyemezsiniz. Güvenlik halatı (yasal zemin) sağlanmadan, o riskli adım atılmaz. Çorabı ayakkabının üstüne giymezsiniz. Temeli atmadan çatıyı kurmazsınız. Bir iş sözleşmesi imzalamadan işe başlamazsınız.
Ama Çelik’e göre tüm bunlar olabilirmiş… Hatta olması gereken buymuş.
Evet, sıralama önemlidir. Fakat meseleyi sıralama meselesine de indirgeyemeyiz. Mesele, barışın ne olduğuna dair anlayış meselesidir. Barış, hukukun söze değil, sözün hukuka bağlandığı anda başlar. Bu açıdan doğru sıralama “Önce hukuk, sonra silahsızlanma”dır. Bunu tersine çevirmeye çalışmak siyasette işe yaramıyor, siyasetsizliktir.
Gerçekten sormak gerekiyor Çelik’e: Silah bırakma, hukukun ödülü müdür yoksa, hukuk sayesinde mümkün hale gelen bir sonuç mudur?






