Irwin W. Sherman’ın Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık kitabında insanın bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığı, “düşman” kuvvetlerle nasıl mücadele ettiği, mekanizmanın nasıl da “akıllı” olduğunu okuduğumda çok etkilenmiştim. Olay insanın bedeninde geçse de benim zihnim kendine başka alemler yarattı. Bir sabah “Ben CTL hücresiyim!” diyerek neşeyle uyandım. Yeni öğrendiği kelimeyi cümle içinde kullanmak isteyen çocuk heyecanıyla tanıdığım bir enfeksiyon hastalıkları uzmanına da aynı şeyi söyledim. Kısacık durduktan sonra “estağfurullah” dedi.
Ben iyi bir şey söylediğimi zannederken gelen bu karşılık kafamı karıştırdı. Yeni kelimeyi cümle içinde kullanan çocuğun yanaklar al, al oldu. Ayol ben okuduğumu hiç mi anlamadım, yazarın gazına mı geldim, meseleyi anlayacağım hale getirirken disiplinden disipline geçişte aşırı tercüme mi yaptım, ne yaptım?
Hafif bozuldum, ama çaktırmadım. Bir yandan da neyi ne kadar yanlış anlamış olabileceğimi kafamın içinde tarttım. Bir cesaret ısrarcı oldum. “Ama onlar çok güzel mücadele etmiyor mu? Zararlı olanları bulup icabına bakmıyor mu? Ben de CTL hücresiyim işte!” dedim. Ne yapsın, benimle uğraşmak yerine çalıyı dolaşmaya karar vermiş olsa gerek “Eh, madem istiyorsun. Senin adın CTL hücresi olsun” dedi. Ben de sevindim.
Ne demişler, galat-ı meşhur lügat-ı beliğden evladır. Gerçi bu da tam böyle değil, ona da kızanlar çıkar, ama devam edelim. Sonuçta ben de kısa günün kârı, bir anlam kayması yarattım mı? Yarattım efendim. Oh, çok da güzel oldu. Üstüne üstlük yakın çevrede benim adım “CTL hücresi” kaldı.
Peki gündelik hayatta bununla neyi kast ediyorum? Kötülük görünce içine, içine üzülenler var. Kendisine yapılanlarla ilgilenmez de bir insanın nasıl bu kadar kötü olduğuna üzülürler aslında. Bir de yalan söyleyenlerle başa çıkamayanlar var. Karşılarında rahatça yalan söyleyenleri görünce öylece kalakalırlar. Terbiyeleri elvermez karşı tarafa yalan söylüyorsun demeye. İşte bencileyin “CTL hücrelerinin” görevi, bu iki grup arasındaki iletişimin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olmak. Kötüye kötü, yalancıya yalancı ve malum olan diğerlerini demek bizim görevimiz kısacası. Bu görevimizi seviyoruz. Sonuçta tanıdığımız, sevdiğimiz insanların gece tavana bakarak geçireceği süreyi azaltıyoruz. Bir tür kamu hizmeti anlayacağınız.
Bağışıklık sisteminden kalktık, nerelere geldik? Bir aşamada “Fen biliminden aşırdıklarımla kendime bu kadar oyuncak yarattığım yeter, biraz daha ciddi konulara eğileyim”, dedim. Dedim ama alan çok cazip, bırakamıyorum. Enfeksiyon hastalıklarından başka bir branşa geçtim ve Arnold van de Laar’ın Bıçak Altında-28 Ameliyatta Cerrahi Tarihi kitabını okumaya başladım. Kitabın ilk bölümü “taş kırıcılar” hakkında. Meğer mesane taşının tarihi yüz hatta bin yıllara dayanıyormuş. Demircinin biri bu dertten çok çekmiş. Taş kırıcıların kapısını aşındırmış, ama şifa bulamamış. O da ne yapsın? Kendi elleriyle yaptığı bıçağı alıp kendini kesip mesane taşını çıkarmış, iyi mi? “Sene olmuş 2026, insanlık Ay’a gitti de dönüyor, sen ne anlatıyorsun?”, diyenler çıkabilir. Ama yılda 1 milyardan fazla hastane başvurusuyla tüm zamanların rekorunu kıran bir topluluk bence bir aşamada bu hale gelebilir. Demedi demeyin!
Neyse gelelim asıl konuya. Mesane civarında dolaşıyoruz ne de olsa. Bu bölgenin oldukça meşhur bir derdi var. Kelimenin kökeni “pro-statós” imiş. Tam karşılığı “önde duran”. Önde durmaya alışıp bir milim yerinden oynamayanlar için de kullansak mı? Ben buradan başlarsam nerede dururum bilemem. O nedenle müsait bir yerde ineyim. Şu kardeşinizin bütün serbest çağrışımları da size feda olsun.
(ÖE/NÖ)







