Omelas: Modern dünyanın bodrum katları…
“Bir an için düşün ki, ‘insanlığın kaderi’ denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da, sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır. Yalnız, bunu sağlamak için kaçınılmaz bir şekilde bir tek küçük varlığı, diyelim intikamı alınmamış, gözyaşları içinde minimini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!”
Bu sarsıcı soru Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri romanından; 5. kitap, 4. bölümde İvan Karamazov, kardeşine sorar. Alyoşa da “Hayır razı olmazdım” yanıtını verir.
Bir yazar gençlik yıllarında okuduğu bu bölümden çok etkilenir ama zaman içinde unutur. Yıllar sonra bu soru, başka bir yerde, başka bir şekilde karşısına çıkınca sarsılır ve “William James’in Bir Teması Üstüne Çeşitlemeler” diye ithafta bulunarak bir öykü yazar.
O yazar; Ursula K. Le Guin’dir, o öykü de “Omelas’ı Bırakıp Gidenler.”
Bu öyküde o soru apaçık yoktur, ancak sonuna geldiğimiz de zihnimizde kendiliğinden belirir ve bizi vicdani bir ikilem ortasında bırakır. Çünkü metin çok sade bir dille anlatılsa da hikaye oldukça serttir.
Klasikleri unutmak ve tabelaları tersten okumak
Yıllar sonra okuduğumda ilk okuyuşuma göre daha mutsuz, daha rahatsız olduğum bu öykünün felsefi derinliğine geçmeden önce, 2018 yılında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’i saygıyla anmak isterim. Neredeyse bütün külliyatını okuduğum, hem kaleminden hem de bakış açısından derinlemesine etkilendiğim Le Guin, 20. yüzyılın en önemli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu tanımı çok da eksik bulurum.
Çünkü Le Guin’in eserleri; felsefe, antropoloji, siyaset, anarşizm, feminizm, etik, dil, toplumsal yapı ve insan doğası üzerine derin düşünsel katmanlar taşıyor. Le Guin’in metinleri çoğu zaman “başka dünyalar” anlatıyor gibi görünse de aslında anlattığı tam da bizim dünyamız. Hem de çoğu zaman katı gerçekçi romanlardan bile daha sert…
“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” de öyle bir öykü. Ayrıntı Yayınları’ndan “Rüzgarın On İki Köşesi” adıyla yayımlanan kitapta Ümit Altuğ çevirisiyle yer alan öykünün girişinde yazar, kendine has ironisiyle şöyle bir açıklama yapıyor:
“Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin? Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu tabelalarını tersten okuyarak tabii ki. Başka ne olabilir?”
Evet Le Guin, Dostoyevski’yi okumuş, zihninin kıvrımları arasına saklamış ve “Omelas” ismini de “Salem” kelimesi tersten okuyarak türetmiş.
Salem, yani barış... Ne büyük bir ironi! Mutluluk, barış ve refah dediğimiz şeylerin altında görünmeyen bodrum katları olduğunu fark etmek...
Cennet gibi kusursuz bir kent!
Hikâye bir yaz şenliği ile açılıyor: Deniz kenarındaki parıldayan Omelas kentinde kırlangıçlar havalanıyor, bayraklar dalgalanıyor, rengârenk kıyafetler içindeki insanlar, müzisyenler ve atlar geçit töreninde yürüyor.
Omelas; kralı, köleleri, borsa spekülasyonları ya da gizli polisleri olmayan, insanların mutlak bir neşeyle, bilgelikle ve özgürce yaşadığı tam bir cennet. Yoksulluk yok, savaş yok, baskı yok.
Ancak bu görkemli tablonun elbette ağır bir bedeli var. Şehrin güzel binalarından birinin altında, penceresiz, kilitli ve pis bir bodrum katı bulunuyor. İçeride de bir çocuk! Bir kız da olabilir bir oğlan da! Altı yaşında gösteriyor ama aslında on yaşına yaklaşmış.
Omelas’taki herkes - çocuklar dahil - bu mahzenin ve içerideki çocuğun varlığını biliyor. Kentin o uçsuz bucaksız refahının, sanatının, biliminin ve tüm insanlarının mutluluğunun tek şartı; bu çocuğun o karanlık odada acı çekmeye devam etmesi… Ona gösterilecek tek bir şefkatli kelime ya da gün ışığı, Omelas’ın tüm saadetini o anda yok edecek!
Gerçeği öğrendiğin an…
İnsanların çoğu bu gerçeği ilk öğrendiğinde ağlıyor, öfkeleniyor ama zamanla sistemin “kaçınılmaz bedelini” kabul ediyor. Fakat bazıları, o mahzeni gördükten sonra evine dönmüyor, sessizce Omelas’ı bırakıp gidiyor.
Öykü boyunca Le Guin’in yaptığı en etkileyici şeylerden biri de okuru Omelas’ın kurucusuna dönüştürmesi. Yazar sürekli bizimle konuşuyor: “Belki teknoloji vardır… İsterseniz trenler ekleyin… Buna inanmadınız mı?” derken Omelas’ı birlikte kuruyoruz.
Le Guin, bu minimalist ama postmodern hamlesiyle bizi sadece bir okur olarak bırakmıyor; yavaş yavaş Omelaslı birine dönüştürüyor. Ve sonra da bodrumdaki o çocukla karşılaştırıyor.
Tam kentin sefasını sürecekken sorulmamış bir soruya yanıt ararken buluyoruz kendimizi…
Dostoyevski soruyu felsefi bir tartışmanın içine yerleştirmiş, bana göre Le Guin daha ötesine geçip; bizi doğrudan bodrumun kapısına götürüyor. Elbette biz de Alyoşa gibi kati bir şekilde “Hayır” cevabını verebiliriz. Ancak biraz düşününce yanıtın o kadar da basit olmadığı anlaşılıyor.
Tek bir öykü, çoklu okuma
Omelas kısacık bir öykü ama üzerine çok farklı okumalar yapılabiliyor; kapitalizmden utulitarizm (faydacılık) eleştirisine, politik sessizlik ve suç ortaklığından psikolojik (Jungcu) bakış açısına kadar türlü şekillerde çıkarımlar mevcut.
Politik okumalarda, kötülüğü bilmesine rağmen günlük hayatına devam edenlerin totaliter rejimlerdeki sessizliği ve “Ben yapmıyorum, sistem böyle” sığınması eleştiriliyor. Jungçu okumada ise o çocuk, toplumun yüzleşmek istemediği tüm acıları, sefaleti ve günahları yüklediği ortak “gölgesi” olarak kabul ediliyor.
Hepsi kabulüm ancak modern dünya, sanırım hepsini birden harmanlıyor.
Yıllar sonra aynı öyküyü okuduğumda çok daha huzursuz, çok daha mutsuz oldum demiştim ya… Kesinlikle Omelas’ı Bırakıp Gidenler, yaş aldıkça etkisi artan bir eser. Çünkü kurgunun içinde duramıyorsunuz artık, modern dünyanın görünmez bodrum katlarında kimlerin yaşadığını biliyorsunuz.
Mesela; MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar, aylarca maaşlarını alamayan madenciler, güvencesiz çalıştırılan göçmen işçiler, siparişlerimiz gecikmesin diye kontrolsüzce trafiğe sürülen motokuryeler, lüks markalar için Asya’nın bir yerlerinde kötü koşullarda üretim yapan işçiler… Liste uzayıp gidiyor.
İşte bu noktada anlıyorsunuz ki Omelas’ta anlatılan sadece kişisel bir mesele değil. Sadece bireysel vicdan değil. Başkalarının acısı üzerinden mutluluk devşirmek zaten başlı başına korkunç bir mesele de Le Guin’in asıl işaret ettiği yer başka: Alışmak.
Hatırlayalım; Omelas halkı doğrudan işkence yapmıyor. Ama sistemi sürdürüyor.
Modern toplum da çoğu zaman böyle işlemiyor mu?
Evet biz kötülüğü doğrudan üretmiyoruz ama… Tam bu noktada, öykünün en büyük etik illüzyonuyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Suare Öykü Kulübü’nde bu öyküyü konuşurken hemen hepimiz istisnasız aynı şeyi söyledik: “Ben kesinlikle Omelas’ı terk edenlerden olurdum.” Yıllar evvel ilk okumamda ben de kendimden çok emin bir şekilde söylemiştim bunu. Gitmek, bizi o suçluluk duygusundan arındıran, vicdanımızı temize çeken edebi bir sığınak çünkü.
Mesele sadece bir gitmek ya da kalmak meselesi olsa keşke… Hadi gidelim…
Ama peşinden hemen başka sorular geliyor. Mesela; gidenler gerçekten bir ahlak abidesi mi?
Çocuk hâlâ bodrumdayken…
Onlar yalnızca arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar. Bu yüzden bazı yorumcular gidenleri; pasif vicdanlılar, sistemden kaçan entelektüeller ya da bireysel ahlakçılar olarak tanımlıyor. Tabii bu durumda yine o etik açmazın ortasında debelenip duruyoruz: Kendi vicdanımızı aklamak için kötülükle bağımızı kesmek ve bilinmeyene yürümek bir başkaldırı mı, yoksa sorumluluktan kaçarak alanı egemenlere bırakmak mı?
Le Guin’in öyküsündeki en rahatsız edici şey de bu zaten: Kimse tamamen masum değil.
Kalanlar suç ortaklığı yapıyor. Gidenler sistemi değiştirmiyor. Okur ise öyküyü bitirdikten sonra kendi hayatına dönüyor.
Dostoyevski, Le Guin ve Cemal Süreya
Sık sık hatırlatıyorum; belki de edebiyatın en önemli işlevlerinden biri bizi huzursuz etmesidir. Çünkü güçlü metinler çoğu zaman hayatı ve konfor alanlarımızı sorgulamamıza neden oluyor. Edebiyata böyle görev atfetmek istemem, doğası gereği böyle oluyor.
‘İyi’ edebiyatın kalıcılığı da bu yüzden olabilir. Okur kitabı kapattığında hikâye bitmiyor, zihninin içinde yaşamaya devam ediyor. Hatta kurgu ‘gerçek’ dünyaya sızdıkça ‘hakikat’ netleşiyor. Bu nedenle Omelas yalnızca bir ütopya eleştirisi olarak değil modern dünyanın görünmeyen bodrum katlarını gösteren bir vicdan metaforu olarak okunmalı.
Okuyun, okutun, bu öykü aklınızın bir kenarında hep dursun. Le Guin nasıl Dostoyevski’yi unutmuş ve sonra dönüp bu öyküyü yazmış… Belki de bir gün Omelas’ı Bırakıp Gidenler ile Omelas’ı Bırakıp Gidemeyenler buluşup, kendi ortak hikayelerini yazabilir.
O güne kadar usta şair ve yazar Cemal Süreya gibi hissetmeye devam:
“1937 yılında annem öldü... 1944 yılında Dostoyevski'yi okudum. O gün bu gün huzurum yoktur... Biyografim bu kadar.”
(NK/HA)
Kâtip Bartleby: Wall Street’ten modern köleliğe sessiz bir direniş
Piyango: Eğer herkes suçluysa, hiç kimse suçlu değildir!
Ve Balık Onu Yuttu: Tüm ‘Yunuslar’ın öğütülmüş hayatı
Küçük Gandhi’nin yolculuğu: Savaşlar, ölüler ve isimler
Carver’ın Katedrali’ne bakmak: Kör kim, gören kim?