Adlarını bilmediğim, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, öğrensem de aklımda tutamayacağım 168 küçük kızın yasını tutuyorum günlerdir. Çocuklar ölüyor ve buna savaş diyorlar! Oysa çocuklarla savaş olur mu? Çocukların kendi aralarındaki savaşta ölenler birkaç saniye sonra dirilir; “büyüklerin” savaşında çocuklar gerçekten ölüyor.
Yan yana kazılmış onlarca küçük mezar… Epstein adasında küçük çocukların nasıl gömüldüğünü bilmiyoruz henüz ama buradaki akranlarının kaderini ekranlarımızdan izliyoruz. Kaydırmadan önce donup kalıyoruz, bir süre.
Aklıma Elias Khoury’nin “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu - The Journey of Little Gandhi” adlı romanı geliyor. İsimler, isimler, onlarca isim... Onlarca ölü. Evet Khoury, romanı boyunca yüzü aşkın karakterin adını anıyor ve sarsıcı olan şu ki; bu isimlerin tamamı ölü.
Ne ilginç yıllar önce okurken, bitsin diye sayfalarını hızlıca çevirdiğim roman bir anda bugüne kadar okuduğum en güçlü savaş anlatılarından birine dönüşüyor. Khoury “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu”nda işgal altındaki Beyrut’u yazarken, aslında bütün savaşlarda olanı biteni özetliyor.
Bu romanda ne kahramanlar var ne de komutanlar… Bu hikaye ölüleri anlatıyor.
Döngüsel bir anlatıyla, tekrarlarla ilerleyen metnin sesini bu kez daha net duyuyorum. Şehrin yıkıntıları arasından gelen ses şunu söylüyor: Savaşın asıl dehşeti insanları birer istatistiğe, birer sayıya dönüştürmesi. Khoury’nin deyimiyle o uçsuz bucaksız “vesaire” boşluğuna hapsetmesi…
İsimlerin yok olduğu yerde başlayan hikaye
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Anlatmaya en sonundan başlayacağım çünkü, yazarın romanı üzerine inşa ettiği yer burası.
Elias Khoury hem Kur’an (Bakara 31) hem de Tevrat (Tekvin 2:19-20) üzerinden süzerek, her iki dinin ortak köküne, yani insanın “isim verme” kudretine yaslanırken, final cümlesiyle de “tersine yaratılış” tablosu çiziyor.
Kutsal kitaplarda insanın yer yüzündeki varoluşu isimlerin öğretilmesiyle başlarken, Elias Khoury inşa ettiği döngüsel trajediye müthiş felsefi bir kubbe inşa ederek finali şöyle yapıyor:
İsimleri bildiğimizde hikâye başladı;
isimler yok olduğunda da hikâye başladı.
Romanın en sarsıcı katmanı hiç şüphesiz bu isim oyunu… Khoury ölülerin hikayelerini anlatıp, romanını kutsal referansla bitirirken aslında bize bir paradoks sunuyor: İsimleri bildiğimizde, hayatın o neşeli ve düzenli hikâyesi başlıyor ama Beyrut’ta, Gazze’de, bugün İran’da ya da dünyanın başka bir yerinde isimler yok olduğunda başka bir hikaye başlıyor.
Adlarını öğrenemediğimiz o 168 küçük kız mesela… O isimsiz kızlar insanlığın ortak vicdanında kocaman bir çukur açıyor ve bize devasa bir hikaye bırakıyor.
Khoury’nin Küçük Gandhi’si gibi… Gerçek adı unutulsa bile, yok olan bir ismin bıraktığı boşluktan koca bir şehir hikâyesi doğuyor. Belki de edebiyat, tam da bu isimlerin silindiği o karanlık noktada, yeniden ad koyma çabamızdır sadece…
Khoury’nin anlatısında savaş isimleri sildiğinde, hikâyeyi anlatmaya devam etmek, o insanları “vesaire” olmaktan kurtarmanın tek yolu. Küçük Gandhi’nin hikâyesi aslında tarihin büyük anlatılarında yer bulamayan ama sokağın tozunu, tuzunu ve acısını taşıyan binlerce insanın kolektif hafızası…
Sonundan, ortasından derken biraz karışık anlattığımın farkındayım; çünkü roman da biraz böyle ilerliyor.
Aklınızı bu kadar karıştırdıktan sonra romanın konusundan söz edeyim: Pegasus Yayınları’ndan Tayfun Törüner çevirisiyle yayımlanan “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu” savaşı, askeri stratejilerin değil, silinmeye yüz tutmuş hayatların penceresinden anlatan devasa bir hafıza enkazı diyebiliriz.
Kahramanlıktan arındırılmış bir karakter: Abdülkerim
Romanın merkezinde, 1982 İsrail işgali sırasında Amerikan Üniversitesi yakınlarında boya kutusunun üzerine yığılarak ölen ayakkabı boyacısı Abdülkerim var. Mahalleli ona “Küçük Gandhi” diyor.
Ancak bu lakap, tarihsel Gandhi gibi dünyayı değiştiren bir lideri değil; köpeklerle ilgilenen, mahalle meselelerine koşan “sıradan iyiliği” temsil ediyor. İma edilen bir Hüsn’ün oğlu ve bir Hüsn’ün babası Abdülkerim’in iyi niyetli, sakin ve yardımsever kişiliği.
Khoury, Abdülkerim’i bir kahraman olarak değil, “milyonlarca insan gibi yaşayan ve ölen” biri olarak kurguluyor. Küçük Gandhi’nin ölümü başlangıç noktası ama roman bir cinayetin çözülmesi ya da tek bir hayatın anlatılması üzerine değil. Küçük Gandhi’nin ölümü, Beyrut’ta yaşayan onlarca insanın hikâyesini ortaya çıkaran bir anlatı ağının merkezi haline geliyor.

Parçalanmış anlatı ve hafızanın labirenti
Roman klasik bir olay örgüsüne sahip değil. Her bölüm Küçük Gandhi’nin ölümünü yeniden hatırlatarak başlıyor. Bu tekrarlar, travmatik hafızanın bir olayı sürekli yeniden yaşamasına benziyor.
Aynı cümlelerle başlayan, farklı bölümlerde hikaye birbirine bağlanıyor ve sürekli yeni karakterler ortaya çıkıyor. Böylece dalga dalga genişleyen bir yapı oluşuyor.
Romanda anılan yüzden fazla karakterin her biri Küçük Gandhi’nin hayatına ya doğrudan dokunmuş ya da onun hikâyesinin kenarından geçmiş. Bu yapı sayesinde roman yalnızca bir karakterin hikâyesi olmaktan çıkıyor, kolektif bir hikâye oluyor.
Karakter gibi dönüşen bir şehir
Metinde Beyrut, sadece bir dekor değil; değişen, parçalanan ve kendini yok eden canlı bir organizma. Roman ilerledikçe bunu çok net görüyoruz: Küçük Gandhi’nin hikâyesi arka planda kalıyor. Şehirde yaşayan, işçiler, öğrenciler, fahişeler, mülteciler, milisler, sıradan mahalle insanlarının hikayeleri anlatılıyor. Hikâyeler birbirine bağlanarak savaşın ortasındaki bir şehrin karmaşık ve parçalanmış hayatını ortaya çıkarıyor.
Khoury savaşın askeri yönünü değil, gündelik hayatı nasıl bozduğunu anlatıyor. İnsanların küçük hayatları savaşın ortasında kırılıyor, darmadağın oluyor.
Peki anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış? Bu sizin neye inanmak istediğinize bağlı. Elbette romanda bir anlatıcımız var ama anlatıcımızın olayları dinlediği kişi güvenilmez bir anlatıcı. Hikâyelerin ana kaynağı, yaşlı fahişe Alice. Yaşlı kadın abartıları, çelişkileri, anlattıkları ve anlatmadıklarıyla savaşın “gerçek” kavramını nasıl paramparça ettiğini bize hissettiriyor.
‘Yüzü olmayan insanlar’ ve ‘Tuz yağmuru’
Romanın ruhunu özetleyen çok güçlü imgeler var. Bunlardan biri, yüzü olmayan insanlar. Alice’ın söylediği cümle çok önemli: “İnsanların yüzleri yok artık.”
Bu çok güçlü bir metafor. Öyle ya savaşta insanlar, kimliklerini kaybeder, bireyselliklerini kaybeder, sadece kalabalığın parçası olur. Roman savaşın bu psikolojik yıkımını bize; maskeler, yüzsüz insanlar, boş sokaklar metaforları ile gösteriyor.
Romanın en etkileyici metaforlarından biri de; tuz yağmuru. Bir sabah Beyrut sokakları beyaz tuzla kaplanıyor. Sanki gökten tuz yağmış. Ama yağmur yok. Şehir, tuzla kaplı.
Yazar burada ayrıca İncil’e bir gönderme yapıyor: “Siz yeryüzünün tuzusunuz.”
Ama romanda bu ifadenin anlamı tersine dönüyor. Beyrut sokaklarını kaplayan gizemli tuz, “yeryüzünün tuzu” olması gereken insanların değersizleşmesini, gözyaşının kurumasını ve şehrin lanetlenmiş bir harabeye dönüşmesini simgeliyor.
‘Savaş Sisi’ ve ‘büyülü gerçekçilik’ yanılgısı
Bu kadar güçlü metaforlar barındıran, bu kadar ilginç bir kurguyla yazılan romanı zamanında okurken neden sıkıldığımı da sorguladım elbette. Yaptığım araştırmalar gösterdi ki, bu konuda tek değilmişim. Meğer bunun nedeni anlatım biçimiymiş.
Romanın anlatım biçimi “savaş sisi” denilen bir durumu yansıtıyormuş. Savaşlarda; gerçek ile söylenti birbirine karışır, olayların kesinliği kaybolur, farklı kişiler farklı versiyonlar anlatır dururmuş. Khoury’nin karmaşık anlatı yapısı da bu belirsizliği bilinçli olarak yansıtıyormuş. Bunu öğrenince romanı daha çok sevdim ve yazarın ne yaptığını daha net anladım.
Bu arada roman bazen büyülü gerçekçilik gibi sınıflandırılsa da Khoury buna karşı çıkmış. Ona göre Lübnan’daki gerçeklik zaten o kadar tuhaf ve kaotikmiş ki büyülü gerçekçiliğe hiç gerek kalmamış. O gerçekleri anlatmış, tabii birazcık hayal gücünü kullanmış.
Yazarın reddi üzerine romana büyülü gerçekçi diyemem ama gerçek ile fantastik unsurları aynı düzlemde birleştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Elias Khoury’nin tekniğini anlayınca iki farklı edebiyat damarını birleştirdiğini görüyoruz. Bir yandan Borges’e yakın olan parçalı anlatı, diğer yandan Latin Amerika romanlarını hatırlatan şehir ve hafıza anlatısı. Khoury gerçek bir şehri anlatıyor ama bu Beyrut, sürekli değişen yapısıyla bize Gabriel García Márquez’in Macondo’su (Yüzyıllık Yalnızlık) ya da Juan Carlos Onetti’nin Santa María’sı (Kısa Hayat) gibi kurgusal şehirleri hatırlatıyor. Şehir değiştikçe insanların hayatı da değişiyor.
Bunca inceliğin, detayın, edebi oyunun arasında bana kalırsa roman aslında tek bir büyük soru soruyor: Tarih kimin hikâyesini yazıyor?
‘Büyük’ liderlerin mi? Yoksa ‘isimsiz’ insanların mı?
Khoury’nin cevabı çok net: Asıl hikaye tarihi figürlere değil, Küçük Gandhi gibi ayakkabı boyacılarına yani ‘sıradan’ insanlara ait.
Romanı anlatmaya sonundan başlamıştım, bitirirken başına dönmek istiyorum, asıl meselemiz olan ölülere ve isimlere. Savaşın anonimleştirdiği hayatlara…
Abdülkerim, Alice, Suad, Rahip Amin, Amerikalı Davis, köpek, berber, şapkalı Spiro, Salim Ebu Ayun, Doktor Atıf, Doktor Nasib, impresaryo Ebu Cemil, Teğmen Tannus ez-Zaim, ikinci köpek, Madam Nuha Aun, Hüsn, Ralph, Ghassan, Lillian Sabbagha, Konstantin Mihbat, Ebu Said el-Munla, “Lider”, Fevziyye, Abdülkerim’in oğlu Hüsn, Hüsn’ün oğlu Abdülkerim, Asurlu Habib Malku, Aitany’nin oğlu ve el-Askeri, vesaire vesaire… ve Beyaz Rus kadın, vesaire… hepsi öldü. Hepsi o “vesaire” denilen yere gitti ve geri dönmedi.
Necat’ın ölüp ölmediğini bilmiyorum ama yaşlı fırıncı Reşid’in kesinlikle öldüğünü biliyorum. Diğerlerinin ise bilmiyorum. Hatta bütün hikâyeyi başlatan Abdülkerim’in ölümü bile kesin değil. Onun öldüğünü görmedim. Aslında öldüğünde orada bile değildim. Sonra evine gitmeye çalıştım ama hiçbir iz bulamadım. Ne onun izini, ne karısının, ne kızının, ne de berberin.
Zaten onları aramadım da.
(NK/NÖ)







