Bazen bir konuyu anlatmak için yazarlar ve metinlerini seçerken, bazı hikayelere yeniden dönmek kaçınılmaz bir farkındalık yaşatıyor. Öykü üzerine bir atölyede Raymond Carver üzerine konuşacağım için Katedral öyküsünü yeniden okurken, tam da böyle bir durum yaşadım. Katedral, bir zamanlar kişisel bir aydınlanma hikâyesi gibi okuduğum bir metinken, bugün bana bambaşka bir şey söyledi: Görmenin, bakmanın, tanıklığın ve anlamın ne kadar kırılgan olduğunu… Belki de bu yüzden, o ilk farkındalığın çok ötesinde, yeni ve daha rahatsız edici bir farkındalık yarattı.
Katedral - Zamansız bir körlük hâli
Carver’ın Katedral’i yazdığı dönemde ne sosyal medya var ne sürekli akan ekranlar ne de bugünkü hız. Buna rağmen metin, bugünün okuruna şaşırtıcı biçimde tanıdık geliyor. Çünkü Carver’ın anlattığı şey döneme ait bir körlük değil; görmeye direnme hâli.
Öykü, isimsiz bir erkek anlatıcının sesiyle başlıyor: Karısının uzun zamandır yazıştığı kör bir adamın misafirleri olacağını öğreniyor. Bu ziyaret, anlatıcı için baştan itibaren bir rahatsızlık kaynağı. Körlük fikrine karşı hem bilgisiz hem de alaycı bir tutum içinde; kör bir insanla nasıl konuşacağını bilmiyor, onunla ilgili imgeleri klişelere dayanıyor.
Detaylarına girmeden anlatmayı deneyeceğim; anlatıcının karısı ile kör adam arasında geçmişe dayanan bir bağ var. Kadın, yıllar önce bir radyo istasyonunda çalışırken kör adam için sesli kitaplar okumuş, sonra da aralarında kasetler aracılığıyla mektuplaşma başlamış. Kadın bu süreçte evlenmiş, boşanmış, yeniden evlenmiş (anlatıcı bu ikinci koca); ama kör adamla olan bağı hiç kopmamış.
Kör misafir eve ilk girdiği andan itibaren anlatıcı, sürekli onu gözlemliyor: Bastonunu, sakalını, gözlüklerini. Kör adamın beklediğinden daha “normal” oluşu, kafasını karıştırıyor. Körlükle ilgili kafasında kurduğu dramatik ve acınası imge, gördükleriyle örtüşmüyor. Akşam yemeği yeniyor, içiliyor, sohbet koyulaşıyor. Kör adam daha rahat, anlatıcı daha içe kapanık, hatta kıskançlığı ve ortama yabancılaşması hissediliyor.
Ekrana sadece bakıyor muyuz?
Öyküde televizyon açık, katedraller hakkında bir belgesel yayınlanıyor. Anlatıcı, ekrandaki görüntüleri kör adama anlatmaya çalışıyor ama bunu beceremediğini fark ediyor. Kör adam ise sabırla dinliyor, sonra anlatıcıdan bir şey istiyor: Bir katedral çizmesini.
Buradan sonrasını anlatıp anlatmamakta kararsızım, çünkü o kadar derin bir anlatı var ki kör adamla, gören anlatıcının birlikte katedral çizişlerinde… En iyisi öyküyü siz okuyun, neden konuyu bakmak, görmek, hissetmek meselesine getirdiğimi daha iyi anlayacaksınız.
Öykü, olaydan çok farkındalık anını anlatıyor özünde; “kör” olan aslında fiziksel olarak görmeyen adam değil, anlatıcının kendisi. Buradan bakarsak körlük bedensel bir durum değil. Asıl mesele duygusal ve etik körlük.
Ya alt metne ne demeli? Katedral’de asıl hikâye, anlatıcının anlattıklarında değil, anlatmadıklarında gizli. Carver’ın anlattığı şeyin körlük değil de bakmaya direnme hâli olduğunu söylemiştim ya, anlıyoruz ki zaman değişse de bu direnç biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor.
Görmek, emek isteyen bir eylem!
Bugün daha fazla görüntüye, daha çok bilgiye ve daha hızlı iletişime sahibiz; fakat anlamla kurduğumuz bağ hâlâ kırılgan. Bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki Katedral, geçmişe ait bir metin değil; her dönemde yeniden okunan bir uyarı gibi: Görmek, her çağda ayrı bir emek istiyor!
Carver, edebiyatta “azla çok söylemenin” yazarı olarak anılıyor; süslü cümlelerden, büyük açıklamalardan bilinçli olarak kaçınmış. Katedral, onun bu suskun evreninde özel bir yerde duruyor, hatta Carver da kendi yazı yolculuğunda da bu öyküye özel bir önem atfetmiş.
Bu nedenle öykü, yalnızca okur için değil, yazarın kendisi için de yeni bir eşik: Dünyaya tamamen kapalı olmayan bir bakışın mümkün olabileceğini yoklayan bir metin.
Öykünün ilk yayımlanış yılı; 1983. Öyküde televizyonun varlığı tesadüf değil. O yıllarda televizyon, dönemin en güçlü görsel teknolojisi; sihirli kutu dünyayı eve taşıyor, uzak olanı yakın, karmaşık olanı basit hâle getiriyor.
Ancak Carver, televizyonu bir bilgilendirme aracı olarak değil, görmeyi kolaylaştırırken anlamayı zorlaştıran bir ekran olarak kullanmış. Anlatıcı, görüyor ama anlatamıyor. Çünkü televizyon ona görmesi gerekenden fazlasını gösteriyor!
Ekranlar ve biz: Görüntü var, bağ yok
Carver burada erken bir sezgiyle şunu ima ediyor olabilir mi? Teknoloji arttıkça görme yetisi gelişmez; tam tersine anlam tembelleşir. Bu yönüyle Katedral, bugünün ekranlarla çevrili hayatına şaşırtıcı derecede yakın duruyor: Ne kadar çok şey gösterilirse gösterilsin, insan ancak durduğunda ve temas ettiğinde gerçekten görebilir.
Körlük çoğu zaman bedensel bir eksiklik gibi düşünülüyor. Görmeyen gözler, karanlıkta kalan dünya, eksilen bir duyu. Oysa Carver’ın Katedral öyküsü, körlüğün bedenle değil, bilinçle ilgili olduğunu gösteriyor. Carver’ın anlatıcısı gayet iyi bakıyor; televizyon izliyor, etrafına bakıyor, kör adamın, karısının hareketlerini izliyor. Ama görmeye isteksiz. Karısının duygularına, evine gelen misafirin varlığına, hatta kendi iç dünyasına bile mesafeli.
Onun körlüğü fiziksel değil; duygusal ve etik bir körlük. Görmek istemediği şeylerden gözünü kaçırabiliyor, rahatsız olduğu yerde alaya sığınabiliyor. İşte bu noktada Katedral, yalnızca bireysel bir hikâye olmaktan çıkıp, yaşadığımız çağla güçlü bir bağ kuruyor.
Carver’da nesneler sembol olmaktan çok bilinç taşıyıcısı. Katedral bu öyküde inancı, dini, mimariyi değil anlam kurma kapasitesini temsil ediyor. Anlamakta zorlanacağımız kadar büyük bir yapı katedral, belki de sistemin simgesi. Ve hiçbir şey gizli değil, katedral tüm görkemiyle ekran aracılığıyla evin içine sığabiliyor.
Tam da bu noktada öykü, dönemi aşan bir eleştiri üretiyor. Televizyon anlatıcıya dünyayı gösteriyor ama görmesi gerekenden fazlasını sunduğu için, görme yetisini ortadan kaldırıyor. Bugünden bakıldığında bu sahne, teknolojinin henüz masum sayıldığı bir çağdan gelen ama bugünün ekran yorgunluğunu şaşırtıcı bir berraklıkla tarif eden erken bir uyarı gibi…
Bu erken sezgi, bugün elimizde tuttuğumuz cep telefonlarında daha da görünür hâle geliyor. Bugün telefonlarımızla yalnızca konuşmuyoruz; sürekli izliyoruz. Akışlar, videolar, hikâyeler, canlı yayınlar… Görüntü hiç durmuyor. Ama izledikçe, dünyayla kurduğumuz bağ derinleşmiyor; aksine yüzeyselleşiyor.
Bugün gerçekten ne kadar görüyoruz?
Görsel bombardıman çağında yaşıyoruz. Her gün onlarca değil, yüzlerce görüntüyle karşılaşıyoruz: Yüzler, bedenler, acılar, felaketler ile başarılar, kutlamalar, mutluluk pozları peş peşe akıyor.
Gözümüz sürekli açık ama zihnimiz çoğu zaman kapalı. Görüyoruz ama durmuyoruz. Bakıyoruz ama bağ kurmuyoruz. Tanık oluyoruz ama sorumluluk almıyoruz.
Carver’ın anlatıcısı da tam olarak bunu yapıyor. Kör adam evinde, yanı başında ama anlatıcı, onu bir insan olarak görmek yerine bir “durum” olarak konumlandırıyor. Sadece körlüğe odaklanıyor, insana değil. Tıpkı bugün sistemin bize öğrettiği gibi: Hikâyeye değil görüntüye, bağa değil yüzeye bakıyoruz.
Görmek, bir tür tüketim eylemine dönüşmüş durumda. Bu yüzden Carver’ın öyküsünde asıl kırılma, bir ekran aracılığıyla değil de, temasta yaşanıyor. El ele değdiğinde…
Aşırı maruziyetin yorgunluğu
Sürekli izlemek, tanıklık etmek, bağ kurmak anlamına gelmiyor; çoğu zaman yalnızca maruz kalmakla yetiniyoruz. Bak. İzle. Kaydır. Bu kolaylık, zamanla bir yorgunluk yaratıyor: Dikkat dağılıyor, duygular köreliyor, anlam yüzeyde kalıyor.
Hatta her gün onlarca görüntüye maruz kalmak, dikkat değil duyarsızlık üretiyor. Acılar hızla geçiliyor, felaketler parmak ucuyla kaydırılıyor, hikâyeler tüketilip unutuluyor. Carver’ın anlatıcısı televizyon karşısında nasıl körleşiyorsa, biz de bugün ekranlara daha çok baktıkça, görmemeyi öğreniyoruz.
Can Yayınları’ndan Ayça Sabuncuoğlu çevirisi ile adını bu öyküden alan kitapta yer alan Katedral, bizi bakmaya değil görmeye çağırıyor. Ve şu soruyu bırakıyor geriye: Gözlerimiz bu kadar açıkken, biz neden hâlâ bu kadar körüz?
(NK/EMK)







