Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin düzenlediği “Muhalif Medya’nın Açmazları” başlıklı panel, önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Katkı sunan herkese bu ortak düşünme zemini için teşekkür etmek gerekir.
Ancak bu tartışma, beraberinde daha temel bir soruyu da zorunlu kılıyor:
Gazetecilik tam olarak nerede durur?
“Muhalif medya var mı?” sorusu sıkça soruluyor. Ama belki de asıl mesele bu değil.
Çünkü gazeteciliği yalnızca “muhalif” ya da “yandaş” gibi sıfatlarla tartışmak, onun toplumsal rolünü eksik tarif etmek anlamına geliyor. Bu kavramlar bir gerçekliğe işaret etse de, gazeteciliğin özünü açıklamıyor.
Hiç düşündünüz mü…
Neden “muhalif hekim” demiyoruz?
Çünkü bazı meslekler vardır; onları siyasal konumla değil, etikle tanımlarız.
Hekimlik gibi…
Ve aslında gazetecilik de böyledir.
Gazetecilik, yasama, yürütme ve yargının yanında duran bir güç değildir. Aksine, bu erkleri denetleyen, onları izleyen ve gerektiğinde sorgulayan bir kamusal işleve sahiptir.
Ama biz yıllardır başka bir dili normalleştirdik:
“Muhalif medya”, “yandaş medya”, “ana akım medya”…
Bu kavramlar ilk bakışta tanımlayıcı gibi duruyor. Ama fark etmeden gazeteciliğin ruhunu değiştiriyor.
Çünkü gazeteciyi yaptığı işle değil, kime karşı durduğuna göre tarif ediyor.
Türkiye’de “muhalif medya” dediğimizde aslında neyi kastediyoruz?
Çoğu zaman şunu:
İktidarın dışında kalan, eleştiren, sorgulayan medya.
Bu, bir gerçekliğe işaret ediyor. Ama bu bir tanım değil.
Daha çok bir boşluğun adı.
Çünkü gazeteciliği olması gerektiği gibi kuramadığımızda, onu tanımlamak için bu tür kavramlara sığınıyoruz.
Sonra da fark etmeden şunu kabul ediyoruz:
Sanki gazetecilik ikiye ayrılırmış gibi…
Bir tarafta iktidara yakın olanlar, diğer tarafta “muhalif” olanlar.
Oysa gazetecilik böyle işlemez.
Gazetecilik ya vardır…
ya da yoktur.
Hakikatin yanında durmak
Dünyanın neresine bakarsanız bakın, gazeteciliğin temel ilkeleri değişmez:
Doğruyu aramak,
bağımsız kalmak,
kamunun bilgi edinme hakkını korumak.
Gazeteci bir tarafın sesi değildir. Ama gücü denetlemek zorundadır.
İktidarı da…
muhalefeti de…
Çünkü gazetecilik, birilerine karşı değil, hakikat adına yapılır.
Gazetecilik yalnızca haber aktaran bir alan değildir. İktidarın adaleti sağlama, kamu kaynaklarını nasıl kullandığı ve toplumu nasıl bilgilendirdiğini görünür kılan bir kamusal denetim mekanizmasıdır.
Bu nedenle gazetecilik, tüm güç odaklarından bağımsız olmak zorundadır. Görünmez kılınanların sesi olmak, hak odaklı etik ve politik olarak sorumluluk taşımak gazeteciliğin asli koşuludur.
Gazetecilik, yalnızca haber aktaran bir alan değil; aynı zamanda iktidarın adaleti sağlama, kamu kaynaklarını adil dağıtma ve toplumu doğru bilgilendirme yükümlülüklerini görünür kılan temel bir kamusal denetim mekanizmasıdır.
Aynı zamanda bir dil kurma meselesidir.
Savaş haberlerinde ölümün sıradanlaşması, acıların sayılara indirgenmesi, insanın hikâyesinin kaybolması…
Bu sadece iktidara yakın medyanın sorunu değil.
Kendini “muhalif” olarak tanımlayan medya da çoğu zaman aynı dili yeniden üretiyor.
Bu dil yalnızca haber vermez. İnsanı da dönüştürür.
Kutuplaştırır.
Uzaklaştırır.
Yabancılaştırır.
Evet, Türkiye’de medya üzerindeki baskı gerçek.
Bunu inkâr etmek mümkün değil.
Bu noktada belki de şunu hatırlamak gerekir:
İktidarların ve düzenleyici kurumların sorumluluğu, medyayı baskı altına almak değil; onun bağımsızlığını güvence altına almak ve denetim işlevini özgürce yerine getirebileceği bir ortamı sağlamaktır.
Ama başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:
Eğer: haber doğrulanmıyorsa, dil sertleşiyorsa, duygu bilgiye ağır basıyorsa… orada gazetecilik zayıflar.
Hangi tarafta olduğundan bağımsız olarak.
“Bizim medya” dediğimiz anda bile aslında bir mesafe kaybı başlar.
Çünkü gazetecilik “bizim” olmaz.
Gazetecilik kamunundur.
“Muhalif medya” dediğimizde, asıl soruyu kaçırıyoruz.
Soru şu değil:
Bir medya kuruluşu kimin yanında ya da karşısında duruyor?
Soru şu:
Hakikatin neresinde duruyor?
Gazetecilik, muhalefetin değil; hakikatin mesleğidir.
İktidar değişir.
Dengeler değişir.
Ama etik değişmez.
Günümüzde bir haberin ne kadar insana ulaşacağına çoğu zaman gazeteciler değil, algoritmalar karar veriyor.
Ve algoritmaların bir derdi var:
hakikat değil, ilgi.
Daha çok öfke… daha çok tıklama… daha çok görünürlük…
Kimse bu düzenin dışında değil.
Bir hekim olarak şunu özellikle vurgulamak isterim:
Yanlış bilgi artık sadece bir iletişim sorunu değil, bir toplum sağlığı sorunu.
Ve bu sorun büyüyor.
Medyanın nerede duracağı bir tercih değil, bir sorumluluktur.
(Nİ/Mİ)






